19 MAYIS`TA NELER OLDU ? İŞTE GERÇEKLER:

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

19-05-2020

SAMSUN YOLUNDA

PUSULASIZ GEMİ

Galata[1] Vapur İskelesi üzerinde 8-9 kişilik bir grup... Grup içinde avcı elbisesinden tutun da golfçü pantolonu giyenlere kadar çeşit çeşit tip... Aralarından bazıları askerî üniformalı... Kiminin başında fes kiminde ise “kalpak” ismi verilen bir şapka… Deniz yolculuğu için hazırlanmış bekliyorlar… Çevrelerinde onları yolcu etmek için gelmiş olan bir topluluk daha bulunuyor. Dışarıdan bakan biri için yolcularla onları uğurlayanları ayırmak oldukça kolay… Lakin bu yolcu grubunun mihrak şahsiyeti henüz ortalarda görünmüyor. Bu önemli şahsı uzunca bir süredir bekleyenlerin tükenen sabırlarının memnuniyetsizlik ifadesi yüzlerinden okunuyor. 

Beklenen şahıs sonunda geldi. Kumral tenli, yaklaşık kırk yaşlarında, üzerinde kum renkli ceketi ve başında şapkası vardı. Bu gelen, Osmanlı Devleti’nin tümgeneral kademesine atamış olduğu Mustafa Kemal Paşa’dan başkası değildi. Az önce onu bekleyen eller, ona doğru tek tek uzandı. Mustafa Kemal Paşa her biriyle tek tek tokalaştı. 

Mustafa Kemal Paşa, Doğu Anadolu ordularından birine müfettiş olarak atanmıştı. Bu yeni görevine başlaması için, iskelede kendisini beklemekte olan emrindeki subaylarıyla beraber, kendisi için tahsis edilmiş gemiye binip Samsun’a doğru bir yolculuk yapması gerekiyordu. Onun komutan kadrosu arasında, Genelkurmay Başkanı Yarbay Kazım Bey(General rütbesini aldıktan sonra, İzmir Valisi olarak atandı), Yarbay Rıfat Bey (Milli kuvvetin başında yer alan Rıfat Bey General rütbesine atanarak İstanbul'a geldi), Doktor Refik Bey (kendisi önce Başkan Yardımcısı, sonra Sağlık Bakanı olmuş, daha sonra Başbakanlığa atanmıştı), Yarbay Arif Bey (suikast sonucu İzmir’de öldü), Kurmay Binbaşı Hüsrev Bey (Başkan Yardımcısı ve Büyükelçi olarak atandı), Doktor İbrahim Tali (Başkan Yardımcısı oldu) gibi önemli kişiler yer almaktaydı. 

Bu isimlerin her birinin yaverleri de yolculukta onlara eşlik edeceklerdi. Mustafa Kemal, “Gemi iskelenin yanında değil mi?” diye sordu. Yanındakiler “Hayır” dediler; “Gemi bizi denizin ortasında bekliyor.” Mustafa Kemal gökyüzü gibi mavi gözlerini yaklaşmakta olan yaşlı gemiye doğru çevirdi. Gemi Kız Kulesi açıklarındaydı. "Bandırma" isimli bu buhar gemisi, Vapur Yolculuğu İdaresi’ne bağlı, küçük ve biraz da çöküntüsü olan eski bir gemiydi. “Öyleyse tekneye bineceğiz” dedi Mustafa Kemal. Onun emriyle tekneye bindiler ve deniz yolculuğuna çıktılar.

Birinci Cihan Harbi’nin getirdiği durgunluktan henüz çıkmış olan vapur iskelesi o gün, bandıralarında yabancı ülkelerin bayrakları dalgalanan pek çok gemiyle dolup taşmıştı. En dikkat çekici nokta ise Beşiktaş’tan Kız Kulesi’ne kadar uzanan şeritte, düşman tarafında yer alan savaş gemilerinin bulunmasıydı. Gemilerdeki toplar, tıpkı masallardaki gibi, şaşkınlıktan ağzını kocaman açmış, sanki camileri ve kaleleri ile beraber İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna kanını emmeye hazırlanan efsanevi sülükler gibi görünüyorlardı. Böylesi gemilerin yanında mütevazı bir yolcu gemisi olan Bandırma, oldukça miskin ve gariban gözüküyordu. Hilal ve yıldız simgeli sarı bacalarından siyah dumanlar yükselen bu küçük ve miskin vapur kalkmak üzereydi. 

Bu noktada biz hiçbir hayâle ve edebî tasvire yer vermeden sözü Mustafa Kemal’in kendisine bırakıyoruz:

"Bandırma isimli buhar gemisi Galata İskelesi’ndeydi. Bize böyle haber vermişlerdi. Komutamızdaki kişilerin belirlenmiş saatte iskelede toplanacakları söylenildi. Araba evin önündeydi. Ben evdekilerle vedalaşmayı bitirmek üzereydim ki, tam da bu sırada, arkadaşlarımdan biri olan Rauf Bey geldi. Beni görev yerine götürmek üzere gelirken, kendisine ulaşan bir bilgiyi benimle paylaşmaya başladı. Ona ulaşan bilgiye göre, karşı taraf ya benim seferime engel olacak, ya da Karadeniz’de bindiğimiz vapuru batıracaklardı. O an sanki üzerime gökten yıldırımlar düşmüş gibi hissettim. Daha sonra yanıma bir kişi geldi (kendisi daha sonra benimle beraber uzun vâdeli çalışacak olan Genelkurmay Başkanı’ydı) ve o da Rauf Bey’in söylediklerinin aynılarını, Sultan’ın yanında çalışan hısımlarının birinden duyduğunu belirtti. Gerçekten de o an düşmanların elinde olduğumu hissettim. Durum böyleyken onlar bana istedikleri her şeyi yapabilirlerdi. Bana söylenenlerden sonra bir ân zihnimde canlandırdıklarım korkunç şeylerdi. Beni hapsedebilir veya sürgüne yollayabilirlerdi. Ancak beni öldürebilmeleri için Karadeniz’in coşkun dalgaları üzerindeyken beni tutuklamaları gerekirdi. Bu mantıklı bir ihtimaldi. Ama ben öyle bir durumun içindeydim ki, benim için hapis de sürgün de ölmekten farksızdı. Bundan dolayı derhal kararımı verdim ve arabaya binip Galata İskelesi’ne gittim.

İskelenin yanında durması gereken vapurun, bulunması gereken yerden uzak bir mesafede durduğunu gördüm. Oraya tekne kullanarak gittik. Buna rağmen kaptana kalkış emrini verdim. Çok sürmeden Kız Kulesi yakınlarında yapılan kontrole yakalandık. Bütün bu olanlar birkaç yabancı asker ve subayın bizi kontrol edeceği anlamına mı geliyordu? Onların gelişlerine ve rahatlıklarına bakan bir kişinin, “Acaba bu gelenlerin aralarında ya da güzergâh üzerindeki şehirlerde istihbarat elemanı var mı?” diye sorması gerekirdi. Şayet bununla beni tutuklamak istemiş olsalardı tüm bu olanlara hiç ihtiyaç kalmazdı. Artık sıkılmaya başlamıştım. Burada tereddüt ihtimali olabilirdi. Bu ihtimalden yararlanarak kaptana kalkış için hızlı hareket etmesini söyledim. Yirmi yedi senelik tecrübe sahibi olan yaşlı kaptan emrime uydu. Ben kaptanın yanındaydım. Askerler ve subaylar çıktılar. Harekete geçtik. Karadeniz boğazına çıktığımızda kaptana, başımıza gelebilecek olan tehlikeli durumları anlattım. Bana dönen kaptan “Şu şansızlığa bakar mısın? Ben bu denizi iyi bilmem ve pusulamızda da bazı problemler var” dedi. Bunun üzerine kaptana gemiyi gücünün yettiği kadar sahile yakın sürmesini teklif ettim. O ân aklımdan geçen tek şey Anadolu’nun herhangi bir kuru toprağına ayak basabilmekti. Böylece Sinop’a varana kadar sahile yakın devam ettik. Şehre vardığımda oradaki bazı kişilerle istişare ettim. Ardından onlara Samsun’a giden en güvenilir yolun hangisi olduğunu sordum. Ancak, güvenilir bir yol olmadığını öğrendim. Konuştuğumuz kişiler, yolda büyük sıkıntılarla karşılaşacağımızı, günlerce bekleyebileceğimizi ve buna şimdiden hazırlıklı olmamızı söylediler. Her zaman gelebilecek tehlikelere tahammül edebilmeyi, vakit kaybına tercih eden biri olarak,  neden Samsun’a ulaşmak için bu kadar acele ettiğimi anlayamıyordum. Daha sonra tekrar Bandırma gemisine döndüm. Böylece Samsun’a varana kadar daha önceden çizdiğimiz rotamızı takip ettik."[2]

Bu sözlerdeki, basit, mühimsenmeyen, fakat hakikat elbisesine büründürmek istedikleri bazı hadiselerin üzerinde durabilir ve bir dokunuşla bu hakikat görünümlü elbiseyi diktatör ve benzerlerinin üzerinden düşürebiliriz. Çünkü bundan sonraki davamızda esas faktör olan çok önemli bir teşhise işaret etmek istiyoruz.

Mustafa Kemal’in kendi sözlerinden, onun Samsun’a gidişinin İngiltere’yi kızdırmış olduğunu anlamaktayız. Bir efsane elbisesi giydirilmiş olan bu hadise, kendilerinin mübalağa yaparak tasvir ettikleri, İngiltere savaş gemilerinin, Karadeniz’de Bandırma isimli buhar gemisine saldırı düzenlediğine dair hikâyedir. Fakat biz (vesikalarla kendilerinin vasfetmiş oldukları) kesin kaynaklara dayanarak, Bandırma Gemisi hadisesinin, İngiltere’nin uygulamış olduğu baskı altında değil, bilakis İngiltere’nin murakebesi altında gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Daha sonra bu hadisenin gerçek yüzünü, “Lozan Anlaşması” başlığı altında, İngiltere’nin bu korumayla neleri amaçladığını anlatarak açıklığa kavuşturacağız. 

Az önce açıkladığımız gibi bir İngiliz tehdidi veya İngiliz takibi söz konusu değildir. Mustafa Kemal, Kız Kulesi’ne yakın bir alanda yabancı kıyafetli asker ve subaylar tarafından kendilerine yapılan kontrole karşı koyduklarını söylüyor. O sırada birkaç defa gidip gelmelerin yaşandığını ve kendileriyle ilgili istihbarat haberlerinin dolaştığını belirtiyor. Ancak daha sonra ne olduğunu anlatmıyor. Yani ne oldu da bu askerler onların sefer etmelerine izin verdiler? Mustafa Kemalsadece, bu izin meselesine hiç dokunmadan, kendilerinin vapurla nasıl yola koyulduklarını söylüyor. Mantık bize oradaki İngiliz subayın, kontrol yapmak için vapura çıkan yabancı subayların arasında olduğunu söylüyor. Şöyle ki, İngilizler o sırada işgalci güç konumundaydılar. Samsun’a giden yolda, Bandırma isimli vapurun içinde, orduda müfettiş ve kurmay yardımcısı görevinde olan Mustafa Kemal’in kimliğinin İngiliz subaylar tarafından bilinmemesini sizin mantığınız alıyor mu? Hem de şehirdeki işgalci güçlerin, tüm gidenler, dönenler ve yüksek mevkidekilerle irtibatlarının oldukça sağlam olmasına rağmen? 

Malum yolcuların seferlerine devam edebilmeleri için izin verildi. Tüm askerler tereddüt içindeyken sonunda en küçük subaya üstten emir geldi: “Gidebilirler.” Yani üzerinde durduğumuz bu hadise, kesinlikle İngilizlerin izinlerinin ve rızalarının varlığına işaret ediyor.  Çok sayıda kaynak ve o gün orada olanların şahitliğinden yola çıkarak, İngilizlerden oluşan heyetin Galata İskelesi’nde Mustafa Kemal’i uğurlayanlar arasında bulunduğunu söyleyebiliriz. 

Peki, bunun izahı nedir? Farz edelim ki İngilizler ilk ânda bundan habersizlerdi. Biz ne kadar farz etsek de, onlar yine de Karadeniz’e savaş gemilerini gönderdiler. Ama nasıl oldu da hızı 30-35 mil olan bu gemiler, hızı 6-7 mili geçemeyen eski bir vapuru yakalayamadı? Peki, bunun izahı nasıl olacak? Bu hadiseyi insanlara istedikleri gibi açıklamak isteyenler, hadisenin tüm teferruatları üzerinde durmuyorlar. Bu sebeple hadiseyi “gidebilirler” emrini mühimsemeden açıklamaya çalışıyorlar. Onları, bir İngiliz tehdidinin ve İngiliz baskısının olduğunu söylemeye iten sebep, hakikatte İngilizler tarafından sağlanmış gizli bir muhafazanın varlığıdır. Yani bu manipülasyon, hakikatin açığa çıkmaması için gösterilmiş bir çabadan ve İngilizlerle olan düşmanlığı kışkırtmaktan başka bir şey değildir. Bu taktik, en azından, gerçeklerin altında sakladıkları bir sırrın varlığı konusundaki düşünceleri destekliyor. Allah’ın takdiri olarak, adamın yapmış olduğu manevra ve bizzat kendisinin düzenlediği taktik bu sırrı açığa çıkardı. Bu sırrı çözecek tek şey ise Mustafa Kemal’in, Birinci Cihan Harbi’nde ve Suriye’deki Yedinci Ordu Komutanlığı görevine atandığından bu yana İngilizlerle ittifak halinde olmasıdır.

Bu esrarlı ittifakın ne mânâya geldiği, Lozan Anlaşması konusuna geldiğimizde tüm teferruatıyla, kat’i vesikalarıyla beraber açıklanacak.  Şimdi Bandırma isimli vapurumuza geri dönelim. Vapur, rüzgârlı bir günde, coşkun denizin şiddetli dalgaları arasında, uzaktan görünen sahile, yani Samsun’a doğru yoluna devam ediyordu. Kemalizm'in en büyük fikir babalarından birisi olarak bilinen, önceleri komünist daha sonra oportünist olan Şevket Süreyya, üç kısımdan oluşan “Tek Adam Mustafa Kemal” isimli meşhur kitabında şu satırlara yer veriyor:

"… Önemli olan denizdeki dalgalar değil. Bakışlar saldırının nereden geleceğini anlamak için ufka yönelmiş. Böyle bir durumda Mustafa Kemal’in kaptana vermiş olduğu emir şöyle oluyor: 'Devamlı, sahile yakın hattı takip et'.

Vapurun sahile yakın güzergâhta gitmesi, ufuktan gelecek olan tehlikeyi savuşturmak ve karaya kolay çıkabilmelerini sağlamak içindir. Ama 27 senelik tecrübesi olan muhterem kaptan İsmail Hakkı Dursun, kendisini rahatsız edecek kadar önemli görmediği bir şeyi açıklıyor. Nitekim vapurdaki küçük sıkıntı herkesin bilgisi dâhilindeydi. Kaptan, Mustafa Kemal’e bu denizleri iyi bilmediğini ve bir de vapurun pusulasında arıza belirlendiğini söylüyor. Yolculuğun başında oluşan girdap Mustafa Kemal dışında tüm yolcuları rahatsız etmeye başlıyor. Herkes kendi odalarına geçerken, Mustafa Kemal bir köşeye çekilip, direğe yaslanarak, gözlerini ufka dikmiş, kendisini düşüncelere bırakmış öylece duruyordu. Vapurun güzergâhını belirlerken de, içinde bulunduğu bu büyük sorumluluğunun bilincindeydi. Çünkü kaptanın görevi sadece onun vermiş olduğu emirleri uygulamaktan ibaretti. 

Kaptan İsmail Hakkı Dursun, göz alıcı üslubuyla hatırasında kalan bu yolculuk hadisesini bize; "Paşa, direklerden birine yaslanarak oturduğunda derin düşünceler içindeydi. Bu düşünce, onun sağlam fıtratının ve tuhaf şeyleri kaldırabilme yapısının esasını oluşturuyordu.” cümleleriyle anlatmaktadır. Sonunda İnebolu’yu aştıktan sonra Sinop Limanı’na vardılar.  Başlarından geçen türlü tehlikeler ve başlarına gelebilecek olan tüm tehlikeli ihtimallere rağmen, kara yoluyla Samsun’a ulaşabilme imkânlarını arıyorlardı. Lakin Sinop’taki karşılamadan sonra almış oldukları cevap, “Gidebileceğiniz hiçbir yol yok, yardımcı olabileceğimiz hiçbir şey yok” cümlesinden başka bir şey olmadı. Bu cümle karşısında Paşa onlara; “Ey arkadaşlar! Gördüğünüz gibi tehlikenin yaklaşmasına tam bir gecemiz var ve bunu beraber kaldıracağız. Vapura geri dönüyoruz ve yolculuğumuza devam edeceğiz.” dedi.  O gece, büyük bir gerginlik içerisinde geçti. Ertesi günün fecri doğduğunda, artık Bandırma isimli vapur Samsun’a ulaşmıştı. Mustafa Kemal bu yolculuk ve varış hadisesini, yapmış olduğu büyük konuşması sırasında şöyle anlatıyor: "19 Mart 1919 (1335 Hicri yılı) Samsun’a vardım."[3]

Bu adam kim?

Mısır püskülü sarılığında sarı saçlı, gök renkli mavimsi gözleri olan bu adam kim? Kaşının bittiği yer bozuk, bıçak yarası gibi ince ağızlı... Yüzü çıkıntılı, geniş alınlı ve çene kısmı dörtgen, arkaya doğru uzun kafalı (Dolikosefal kafatası yapılı) bir adam… Kimdir, Türk ırkından kimseye benzemeyen bu çehredeki adam?.. O sıralar otuz dokuz yaş civarında olan bu şahıs, Osmanlı paşalarından biriydi. Yaşı genç olmasına rağmen önemli rütbelere ulaşmış bir askerdi.  Hatta Birinci Cihan Harbi’nin acılarla dolu yıllarında bazı ordu birliklerine komutanlık bile yapmıştı. 

Selanikliydi, suyun öte tarafında yaşamını sürdüren Rumeli Türklerindendi. Rumeli Türkleri, Anadolu’nun Türklerinden maddi ve manevi yönden farklıdırlar. Kaynayan bir kazan olan Rumeli’de, dışarıdan gelen kötü tesirler vardır. Peki, bu ne anlama gelmektedir? Suyun öte tarafında olanlar her şeye rağmen halis Türklerdi. Hatta çoğu zaman Anadolu Türklerinden daha iyilerdi. Öyleyse bu kişi onlardan biri değil mi? 

Yani bu adam Türk değil miydi? 

Hiç kimse bunun aksini iddia edemez. Fakat tam bir eminlikle ve ilmi değerlendirmeler kaynak alınarak (antropolojik ve aile yapısı yönünden), Türklüğü hakkındaki şüphelerin giderilmesi de imkânsız olan bir meseledir. 

1880’de ismi Zübeyde olan bir kadından doğdu. (Kimisi onun doğum tarihinin 1881 yılı olduğunu söyler, fakat nüfus defterindeki tescil kaydına dayanılarak, Mustafa Kemal’in doğum tarihi, Hicrî 1296’dır ve Miladî 1880 tarihine denk gelir.). 

Babasının adını doğrudan veremediğimiz için üzgünüz. Bunun nedeni açıklandığında, belki… Baba ismini hangi nedenden dolayı veremediğimizi söyleyemediğimiz için de özür dileriz. Bu durumla ilgili anlatılan hikâyelere göre o zamanlar Zübeyde Hanım, yirmi yaşlarında, güzel bir hanımdı. İhtiyarlık fotolarını ilmi araştırma yaparak gözden geçirenler derler ki Zübeyde Hanım’ın taşımış olduğu yüz çizgileri ve dış görünüşü, aynı oğlununki gibiymiş. Oğlundan farklı olarak sadece Zübeyde Hanım’ın ten rengi kumral değilmiş. Bilakis Zübeyde Hanım -kuvvetli olmayan ve kesin bilgi içermeyen rivayetlere dayanılarak denilmiştir ki- önceleri Konya’dan veya Aydın’dan Rumeli’ye göç etmiş Yörük Türklerinden olan Türkmenlerdendir. 

Mustafa Kemal’in babası olduğu veya ona babalık yaptığı iddia edilen (bu konuda kesin bilgiye hâlâ ulaşılamamıştır), Zübeyde Hanım’ın kocası Ali Rıza Efendi'ye gelirsek... O, Kanun-i Esasî'nin ilan edildiği dönemde, Selanik’te 1876 senesinde kurulmuş “Asakir-i Mülkiye” saflarında üsteğmen rütbesiyle yer alıyordu. Ondan kalma, mensup olduğu taburdan alınmış olan yegâne fotoğraf tetkik edildiğinde, bu şahsın da kumral tenli olmadığı fark edilecektir. Bundan daha önemlisi, Ali Rıza Efendi olarak gösterilen bu adamın fotoğrafı Mustafa Kemal’e gösterildiğinde, o da bu şahsın babası olduğunu bizzat inkâr etmiştir. 

Mustafa Kemal’in yanından ayrılmayan ve kendi ağzından Mustafa Kemal’in hatıralarını yazıya geçiren Falih Rıfkı, bu konuyla ilgili “Çankaya” isimli kitabında şöyle yazmıştır: 

“Şark'ta büyümüş kimselere çok defa hanedanımsı bir kütük uydurmak isteyenler çıkar. Mustafa Kemal kendinden öncesine meraklı ve pek bağlı değildi. Gerçi 1876'da, ilk Kanun-ı Esasi'nin ilân edildiği güne raslıyan 23 Aralıkta Selânik'te kurulmuş Asakir'i Milliye Taburundaki gönüllü subaylardan biri babası olarak öne sürülmüştür. Resmi ötekilerden ayrılarak büyütülmüştür. İstanbul hürriyetçilerine yardım etmek için toplanan bir millî kuruluşta babasının da bulunmuş olması Mustafa Kemal'in hoşuna gidecek bir şeydi ama inanmış mıdır, sanmıyorum. Hatta bir gün alaylı bir dille:

- Bu bizim peder değildir, dediği kulağıma gelir.”

Yazar sadece “Mülkî Askerler” ibaresi yerine “Millî Askerler” ibaresini kullanırken hata yapmış olabilir. Fakat oğlu için de, tüm insanların nazarında da, Mustafa Kemal’in babasının meçhul bir şahıs olduğunu açıklamasında asla hata etmemiştir. Muhtemelen yazar, yapmış olduğu bu açıklamadan sonra, ortaya çıkan neticenin böyle bir cihete varacağını tahmin bile edememiştir. Belki de Mustafa Kemal, küçüklüğünde annesinin ona çizmiş olduğu baba resmini, hayallerinde sakladığı baba suretini bu fotoğrafta bulamamıştır. Ali Rıza isimli, babası olduğu iddia edilen bu adam, maddi ve manevi sıkıntılar sonucu feci bir şekilde öldüğünde, Mustafa Kemal 6-7 yaşlarındaydı. Dahası, babası öldüğünde onlara kendisini hatırlatacak hiçbir şey bırakmamıştı. Muhtemelen Mustafa Kemal’in gerçek babası o zamanlar hayattaydı. Fakat nerede olduğu bilinmiyordu. Falih Rıfkı’nın Mustafa Kemal’in kendisinden duymuş olduğu bu hikâyeyi ve Mustafa Kemal’in “Bu adam kesinlikle benim babam değil” sözünü aktardıktan sonra, Şevket Süreyya’nın “Tek Adam Mustafa Kemal” isimli kitabının birinci kısmındaki bu meseleyle ilgili yerleri okuyalım:

“Şimdi biz yine Ali Rıza Efendi'ye dönelim. Zübeyde ile evlendikten sonra Ali Rıza Efendi'nin hayatında olağanüstü bir olaydan bahsedilir. Bu da 1876 Türk-Rus harbinde onun bir gönüllü olarak, Selânik’te kurulan bir yardımcı askerî birliğe katılmasıdır. O zaman bu birliklere “asakir-i muavine” yani yardımcı askerler veya “asakir-i mülkiye” derlerdi. On dokuzuncu asrın başlarında (1829) yeniçeriliğin kaldırılmasından sonraki harplerde bu yardımcı birliklere zaman zaman başvurulmuştur. Ali Rıza Efendi'nin katıldığı tabura “asakir-i mülkiye taburu” denildiği anlaşılmaktadır. O sırada Ali Rıza Efendi'nin Selânik evkaf dairesinde kâtip olarak çalıştığı, bu gönüllülük dolayısıyla yapılan araştırmalarla anlaşılmaktadır. Harp dolayısıyla kurulan yardımcı askerler birliğine katılınca, okuryazar olduğu için onu, geçici olarak üsteğmen rütbesiyle vazifelendirmişler. Zübeyde’nin kocası ve Mustafa’nın babası Ali Rıza Efendi'nin elde kalan tek resmi, yardımcı askerler taburu üsteğmeni elbisesiyle çekilen resmidir.” 

Görünen o ki, Şevket Süreyya bu fotoğraftaki kişinin Mustafa Kemal’in babası olduğu yönünde tam bir kanaat içindedir. Bu sebeple hep aralarında bir benzerliğin olduğunu araştırma peşinde olduğunu görmekteyiz. Bu konuyla alâkalı olarak “Tek Adam Mustafa Kemal” isimli kitabında şunları söylemektedir:

“Bu resimde Ali Rıza Efendi, başında aziziye denilen alçak, geniş kalıplı fesi, tek sıra düğmelerle iliklenen sırma yakalı, sırma apoletli ve askerî kemerli uzun ceketiyle hazır ol vaziyetinde görülür. Pantolonu, o devrin üniformalarında olduğu gibi şalvar biçimindedir. Sol eliyle kılıcının kınını tutar; sağ eliyle kılıcını çekmiş selâm duruşundadır. Duruşu ve haliyle bir muharipten ziyade, zaten bütün hayatında olduğu gibi uysal, kendi halinde, terbiyeli bir memuru canlandırır. Yüz hatlarını, hele gözlerini, şaşılacak bir benzerlikte oğlu Mustafa’ya intikal ettirmiştir.”

Sonra aynı sayfada, yazar Falih Rıfkı’nın anlatmış olduğu hikâyenin tam aksini anlatarak, bir gün geleceğini ve Mustafa Kemal’in bu resimdeki kişiyi babası olarak nasıl kabul edeceğini açıklar: 

“Nitekim bir gün gelecek, Mustafa, babasının bu resminden, baştaki fes kısmını kestirerek yüz kısmını büyüttürecek ve kendisiyle benzerliğini karşılaştıracaktır. Şu farkla ki, Ali Rıza Efendi'de ancak kendi halinde sakin bir memuru canlandıran bu hatlar ve gözler, bir gün gelecek, oğlu Mustafa’da, bütün dünyayı büyüleyecek derin, iradeli mânâlar alacaktır.”

Önce şu iki yazı arasındaki tezada dikkat edin, daha sonra ikinci satırdaki yazıda anlatılan dahili tezada iyice bakın. Önce, “Nitekim bir gün gelecek Mustafa babasının bu resminden, baştaki fes kısmını kestirerek yüz kısmını büyüttürecek ve kendisiyle aradaki benzerliği karşılaştıracaktır” ifadelerine yer veriyor, daha sonra ise, Mustafa KemalAli Rıza Efendi'de ancak kendi halinde sakin bir memuru canlandıran bu hatlar ve gözler, bir gün gelecek, oğlu Mustafa’da, bütün dünyayı büyüleyecek derin, iradeli mânâlar alacaklardır” diyor. 

Şimdi başka bir alay konusuna gelelim. Şevket Süreyya şu üç ciltten oluşan kitabının birinci cildinin sonunda, Mustafa Kemal’le ilgili büyük bir soyağacının varlığından bahsediyor. Bu soyağacı Zübeyde Hanım ve Ali Rıza Efendi’nin soyunu aşağıya doğru peş peşe tam bir şekilde sıralıyor. Ama onlardan yukarıda sadece tek kişiye ulaşılıyor, sonra da bu şecere kopuyor. Bu yazar bir şeyi de unutuyor ki, bize göre Zübeyde Hanım’ın ve Ali Rıza Efendi’nin torunları önemlilik arz etmiyor. Bizim için önemli olan, Zübeyde Hanım ve Ali Rıza Efendi’nin kendi kimlikleridir. Yani açıkçası bu tuhaf deneme konusunda ilim diliyle söylenebilecek en hafif söz, bu yaptığının aldatmaca ve hayâl ürünü olmasıdır.

(Mustafa Kemal’in baba olarak kabul etmediği) Ali Rıza Efendi’nin elde kalan tek fotoğrafı ve ölüm hikâyesi, bu zavallı adamın (Mustafa Kemal’in babası değil, Zübeyde Hanım’ın kocası olan şahıs) Zübeyde’nin, ona çektirdiği acıları ve kalbine attığı düğümü ifşa ediyor. Ali Rıza Efendi, Zübeyde Hanım’la evlendiğinde gümrük idaresinde memur idi. Sonra farklı görevlerde çalıştığı olmuştu, hatta bir dönem kerestecilik yaptı ve bir zaman sonra Ali Rıza Efendi, Selanik’teki Ahmet Subaşı Mahallesi’ndeki üç katlı, pembe boyalı ünlü evini kiralamış oldu. (Mustafa Kemal’in doğduğu evin bu ismi geçen ev olduğu söyleniyor.). Deniliyor ki, daha sonra Ali Rıza Efendi ticarî durgunluk ve iflas nedeniyle içki tiryakisi oluyor ve böylece üzüntüsünden ve kahrından ölüyor.

Falih Rıfkı’nın bu olayı kendi kitabında, aynı sayfada hızlı bir şekilde hülasa olarak anlattığını görüyoruz. Diyor ki: 

“Yolun başında Ali Rıza Efendi’nin kazancı ve kârı çok iyiydi. İşte bu dönem zarfında Islahhane adlı mıntıkada üç katlı, pembe boyalı evini inşa etti. Daha sonra hali kötüleşti ve 1886 senesinde iflası ve fakirliği nedeniyle öldü.”

Şevket Süreyya ise “Tek Adam Mustafa Kemal” isimli kitabının 40-41. sayfalarında bu hadiseyi, maddi ve manevi moral bozukluğu olarak vasfediyor: 

Ali Rıza Efendi'nin bir sarsıntı devresinden sonra, bu defa daha küçük bir iş çerçevesi içinde, tuz ticareti yapmaya karar verdiği anlaşılmaktadır. Fakat gene anlaşıldığına göre, bu sefer de açtığı mağazada veya tuz deposundaki tuzları elden çıkaramadı. Hatta kızı Makbule’nin çok daha sonraları anlattığına göre bu tuzlar toptan eridi. İşte o zaman hem kendisine güvenini, hem ticaret ümitlerini kaybetti. Yeniden ve ne olursa olsun küçük bir memuriyet peşinde koştu, fakat bir iş bulamadı. Tabiî çöküntü başladı. Son dayanaklarını da kaybeden Ali Rıza Efendi kendini içkiye verdi. Bunu hastalık izledi, bağırsak veremine tutuldu. Ali Rıza Efendi üç sene süren mihnetli, fakat verimsiz bir ölüm kalım bocalamasından sonra, galiba 47 yaşında öldü. 

Zübeyde, kocasının son günlerinden bahsederken şöyle konuşmuştur: Merhum son günlerde işinin fena gitmesinden çok müteessir oldu. Kendisini salıverdi. Daha sonra da derviş meşrep bir hal alarak eridi, gitti. Kocamın hastalığı büyüdü. Artık yaşayamazdı. Ben dul kaldığımda yirmi yedi yaşında bir genç idim. Bana iki mecidiye (40 kuruş) dul maaşı bağladılar…”

Farklı kişilerin kalemlerinden aktarılan nakillerden -hatta Mustafa Kemal’in kendisinden-, Ali Rıza Efendi ve karısı Zübeyde Hanım arasında dönüp duran zorlu tartışmalardan açıkça anlamış oluyoruz ki, Ali Rıza Efendi’nin,Zübeyde’ye karşı beslediği derin tutkusu onu ölüme sürüklemişti. Eğer bazıları bu söylediklerimizle Mustafa Kemal’i küçük düşürdüğümüzü ve bunların uydurma bir iddiadan ibaret olduğu hususunda kuşku içindeyse, acaba Şevket Süreyya’nın anlattıklarını da mı uydurma olarak isimlendiriyor? Halbuki o, Mustafa Kemal’i yüceltmekten başka bir amaç gütmemiştir. Bunun ispatı, mezkûr kitabının birinci cildinin 41. sayfasındaki kendi itiraflarıdır:

Ali Rıza Efendi'nin fizik bakımından olduğu kadar moral bakımından da tam bir çöküntü içinde hayattan göçtüğünü kabul etmek yerinde olur. Bu çöküntüde maddi şartların temel etkileri yanında ruh düşkünlüğünün de aynı derecede etkili olduğunu anlamamak mümkün değildir. Çünkü kendi halinde bir kimse olan Ali Rıza Efendi, çok güzel ve kendisine göre çok genç olan Zübeyde’de, bahtının beklenmeyen yıldızını bulmuştu. Fakat onu dileğince mutlu edememişti.

Ama mesele Ali Rıza Efendi’nin hanımını mutlu edememesi değil, bilakis Zübeyde’nin cilveli bir kadın olması ve Ali Rıza Efendi’nin de onun bu halini kaldıramaması ve kendisine mâledilmek istenen çocuğu kabul etmek zorunda bırakılmasıdır. Nihayet bu üzüntü onun sonunu getirdi. 

Zübeyde Hanım’ın mutaassıp bir kadın olmadığı, neredeyse o dönem herkes tarafından bilinen, geçmiş neslin hepsinin üzerinde şahitlik ettikleri bir şeydir. Bu meseleyle alakalı Şevket Süreyya’nın telif etmiş olduğu kitabından birkaç misal gösterelim. Adı geçen kitabın 21. sayfasında Şevket Süreyya şöyle diyor:

Zübeyde’nin, daha yaşlıca kadınların âdetlerine uyarak pudra, allık sürdüğü de bilinir. Ama bunlara hakikaten ihtiyacı yoktu. Fakat bunlarla süslenmek; kadın hayatının tamamen kapalı geçtiği, kadının yalnız kendi erkeği için yaşadığı bütün Müslüman şehirlerinde olduğu gibi, o zamanki Selânik kadınlarının da vazgeçilmez âdetlerindendi.

Aynı kitabın 23. sayfasında şöyle geçiyor: 

“Bütün Doğu şehirlerindeki Müslüman mahallelerinde olduğu gibi, Ahmet Subaşı mahallesinde de akşam saatleri yaklaşırken, her tarafı kapalı evlerinde genç Müslüman kadınlarının heyecanlı meşgaleleri başlardı: Süslenmek… Süslenmek, onların kapalı hayatının, düşünmek ve tahayyül etmekten sonra, en zaman alıcı meşgalesiydi.”

Araştırmamıza doğrudan tesir etmeyen bu mesele üzerinde etraflıca durmamızın sebebi, genel âdeti açıklaması ve araştırmamızın esasına uygun bir mânâyı izah etmesidir. Bu konuyla alâkalı elimizde sabit bir belgenin varlığının söz konusu olmamasına rağmen, araştırmamızdaki meçhul alametlerin çözülmesi için, delillerin ve vesikaların bir araya toplanması ve tertibine dair hiçbir ihlal yapmadığımıza ve ilmi yoldan sapmadığımıza inanıyoruz. Burada hakiki menşeinden uzak olduğumuz bazı rivayetlere işaret edeceğiz. Hiçbir ehemmiyeti olmamasına rağmen, sadece rivayet olması hasebiyle bunlara değineceğiz.

Rivayetler diyor ki, Zübeyde Hanım, Lankaya’da (Selanik’in bir kısmı) yakın akrabası olan Hüseyin Ağa’nın çiftliğinde çalışan işçilerden birinden hamile kaldı. Kendisinden hamile kaldığı bu kumral tenli, mavi gözlü kişinin kimliğiyle ilgili farklı rivayetler var. Bu kişi, kimi söylentilere göre Bulgar, kimilerine göre Sırp ve kimilerine göre de Roman'dır. Daha sonra bu çocuk Ali Rıza Efendi'nin çocuğuymuş gibi gösterildi. İlk başlarda Ali Rıza Efendi, bu çocuğun varlığına alışamadı, hayatının son dönemlerinde çocuk onun için dayanılmaz birisi haline geldi. Hatta üzerinden babalık kaydının düşürülmesi için Selânik’teki -kendisi ile beraber büyük ihtimalle Şeriat Mahkemesi’nden meşhur şahıslar da vardı- Nüfus Müdürlüğü’ne başvurdu. Bazı rivayetler diyor ki, Ali Rıza Efendi bunu fiilî olarak resmi kayıtlarda tescil ettirmiştir, fakat bu kayıtlar daha sonraları kaldırılmış. Ali Rıza Efendi’nin hayatı boyunca Zübeyde Hanım’ın huysuzluğuna dayanamaması, onu, sabah akşam içkiye ve sarhoşluğa mahkûm etti. Onun sakin tabiatı bu kadını boşamaya izin vermedi (bazı rivayetler Ali Rıza Efendi’nin onu filen boşadığını söylemiş olsa da) ve böylece ölümüne kadar kırgın bir şekilde hayatını sürdürdü.

Bu rivayetlerin hepsi ihtimallerden oluşuyor ve mevzumuzu destekliyor, ama bununla ilgili kesin ispat ve yeterli delil bulunmuyor. Bu nedenle biz, Doktor Rıza Nur’un[4] (Rıza NurMustafa Kemal’in çok yakın dostu ve seneler boyu verdiği mücadelede ona yardım eden kişidir) kıymetli hatıralarında bu hususu ele alan satırlar görmekteyiz. Bu hatıralar, hiçbir ilmi tarafı olmayan çeşitli rivayetlerden oluşuyor.

Doktor Rıza Nur hatıralarından oluşan “Hayat ve Hatıratım” adlı kitabında, 3. cilt, 57. sayfada şunları söylüyor: 

Selânik’te Ali Rıza Efendi adında Gümrük kolcusu birinin üvey oğlu Mustafa Kemal, Harbiye mektebine geliyor. Mustafa Kemal’in babası hakkında çok rivayet var: Kimi bir Sırp, kimi bir Bulgar’dır diyor. Güya anası bunların metresi imiş. Yeni çıkan “20. Asır Larousse”[5]Pomak'tır diyor. İhtiyar Tesalya’lıların rivayeti şudur: Mustafa Kemal’in anası, Selânik’te kerhânede imiş. Yenişehir Tırnovasından ve oranın ileri gelen kabadayılarından Abdoş Ağa Selânik’e gelir, bu kadını görür, alır götürür. Orada babasız olarak Mustafa Kemal doğar. Mustafa beş yaşlarında iken Abdoş ölmüş, anası oğlu ile Selânik’e gelmiş. 12 yaşında iken Mustafa, Tırnova’ya gidip miras istemiş ise de p..liğini söylemişler geri göndermişler. Mustafa, mektebe girmiş. Anası Gümrük kolcusu Ali Rıza ile evlenmiş. Çok tuhaftır: Mustafa Kemal anasından bahseder, fakat babasından bir defa bile bahsetmemiştir. Hâsılı rivayetler çok. Hangisi doğru? Bir şeyde ki rivayet çoktur; o şey belli değildir. Nitekim fende, ilimde, tarihte hangi bahis hakkında çok nazariye veya rivayet varsa o bahis malum değildir. Demek Mustafa Kemal piç değilse bile babası malum değildir. Benim tahkikatıma göre onun Rıza adında Gümrük kolcusu bir üvey babası olduğu muhakkaktır. Mustafa Kemal babasından kendi bahsetmediği gibi diğer birinin bahsettiğini işitirse ona düşman olur. Buna dair vukuat vardır.”

Doktor Rıza Nur, kitabının başka bir yerinde, bir defasında Mustafa Kemal’in müttefiklerinden birine, kendisinin Slav olduğunu söylediğini aktarıyor. Her şeye rağmen önceki satırlar birkaç önemli hususu açıklıyor: Mustafa Kemalbabasından kendi bahsetmediği gibi başka birinin bahsetmesine de izin vermezdi, babasının kimliği konusunda farklı rivayetler ve kelamlar vardır ve biz bunlardan hangisinin doğru olduğunu bilmiyoruz. Ama şunu da söyleyelim ki, burada Ali Rıza Efendi’nin Mustafa Kemal’in kendi babası olması ile alakalı hiçbir delile de rastlayamıyoruz. Şunu da belirtelim ki, önceki satırların göstermiş olduğu şey, “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” misali gibidir. Yoksa mesele sadece rivayetleri açıklamak ve tefsir etmekten ibaret değildir. Bizim takip ettiğimiz yol ise (Atatürk tarafından iltizam edilen asıllara ek olarak), çürütülmesi çok zor olan ilmî delillerle meseleyi vuzuha kavuşturmaktır. 

Konuyla ilgili delillerimizi beş noktada hülasa edebiliriz:

1- Antropolojik yönden Mustafa Kemal’in aşırı kumrallığı, mavimsi gözleri ve özellikle de (Dolikosefal) kafatası yapısı ile Slav ırkından olduğu ortaya çıkıyor. Bu tipte birisinin Türk asıllı olması oldukça uzak bir ihtimaldir.

2- (Brakisefal) kafatası türünden olan ebeveynden (Dolikosefal) kafatası türlü kişinin türemesi imkânsız bir şeydir. Fotoğraflarlar başın ve kafatasının hangi türden olmasını açıklamak için yeterlidir. Anasının öz annesi olması sabitse de babasına nispet edilmesi yönü imkânsız derecede zor ve kuşku içeriyor. 

3- Babasının yaşamış olduğu hayat, sakinlikten ve aile huzurundan uzak olan maddi ve manevi yoksunluğunun tezahürüdür. Bu da gösteriyor ki, onu bu istikrarsızlığa, evladı olmayan birinin babası olmaya zorlanması sürüklemiştir.

4- Anasının hayatı ve meşhur olması tüm şüpheleri kuvvetlendirir.

5- Son olarak ise, Mustafa Kemal’in kendi babası ile ilgili şüpheli suskunlukları, (kendisinin böyle bir duruş sergilemesi mutlaka bildiği bir şeylerin varlığını gösteriyor), tüm şüpheleri desteklemiş oluyor.

Belki de değindiğimiz bu noktalar tek tek ilmî bir ispat ifade etmez. Lakin bu noktalar bir araya toplandığında, artık elle hissedilen, gözle görülen maddi ispata ihtiyaç da duyulmaz. Mustafa Kemal’le ilgili şüphe içeren bu mesele, bir mağaranın önünde, yeni yağmış kar üzerindeki ayak izlerine benziyor; nitekim ayak izlerini gördüğümüzde bu mağarada vahşi bir hayvan olduğu kanaatine varırız.

Bütün bu delaletlerden şu neticeye varabiliriz: Adamın Türk olması oranı yüzde elliden daha az bir ihtimal, babası olduğu öne sürülen kişinin babası olmaması ise yüzde doksandan daha fazla ihtimal içeriyor. Hal böyle iken “Atatürk” isminin ihtiva etmiş olduğu mânâ “Türklerin Atası” demek oluyor. Mustafa Kemal çok meşhur şu sözün de sahibidir: “Ne mutlu Türküm diyene!”

Şimdi inceliklere geçelim…

Üzerinde bu kadar ısrarla durduğumuz bu araştırmadaki maksat nedir ve ne gibi faydaları vardır? Az önce bunun faydasını açıkladık. Fakat asıl mevzumuza doğrudan tesiri olmayan bir meseleyi araştırmaya bizi sevk eden saik nedir? 

Velhasıl bu meseleye mutlaka yeni bir mânâ vermek gerekiyor; yoksa dünyanın neredeyse her tarafında ve her sahada devasa izler bırakmış gayri meşru ilişkiden doğmuş çocuklar var. Acaba gayri meşru yolla dünyaya gelen bir insanın geniş çapta dünyaya eserler bırakmasına veya vatan kurtarıcısı derecesine ulaşmasına engel var mıdır? 

Öyleyse yeni bir mânâ: Bu ilahî adaletin tezahürüdür! 

Gerçekten Mustafa Kemal’in gayri meşru yoldan doğmuş bir çocuk olması, adaletli bir şekilde değerlendirilirse, bunun hem maddi hem de manevi zaviyeden büyük bir mânâ ihtiva ettiği görülür. Düşünün ki bu düşük ruh, aynı şekilde maddede de sefil bir asla dayansın. Ruhtaki ve maddedeki bu sefalet, hakikatte Mustafa Kemal’in Allah’a ve Resûlü’ne düşman olmasını açıklıyor. Mustafa Kemal, ismini taşıdığı Resul-i Ekrem’e, Hazreti Âdem evladının en hayırlısı olan ve nesebi Hazreti İbrahim’e kadar dayanan Peygambere (bu nedenle de Mustafa, yani “seçilmiş” olarak kendisini isimlendirmiştir) hayatı boyunca düşmanlıktan başka bir maksat benimsememiştir.

Mustafa Kemal’in nesebi ile ilgili bildiklerimiz, gerçek anası ve babası olduğu iddia edilen soydan sadece bir halkanın var olmasından ibaret. Bunun dışındaki rivayetlerse, kimlikleri belli olmayanların karanlıklarına kadar uzanıyor. Yabancı bir kana nispet edilmesi şüphesi de kabul görmemiş bir mesele olarak kalıyor. 

Birinci Cihan Harbi döneminde, Mustafa Kemal 34 yaşına varmıştı. Ali Rıza Efendi’nin ölümünden sonra anası Zübeyde Hanım'la beraber Lanka civarında bir çiftliğe, yani belki de kendisinin annesinin rahmine konulmuş olduğu mekâna gidiyorlar. Lanka’da başlamış olan hayat daha sonraları Çankaya’da[6] bitecek. 

Orada, çiftlikten sorumlu olan dayısı Hüseyin Ağa’nın himayesi altında, Mustafa Kemal hayatının ilk çocukluk yıllarını geçiriyor. Hüseyin Ağa, Mustafa Kemal’i işçi olarak çiftliğinde çalıştırıyor ve ona mahsulü kuşlardan koruma vazifesini veriyor. 

Daha sonraları -Cumhurbaşkanı olduğu dönemde- Mustafa Kemal bu hatıralarını anlatır, bunları dinleyenler şaşkınlık ve hayret içinde kalırdı. Hatta bu anlatılan şeylerin hayretinden “Estağfurullah” derlerdi. Şöyle anlatırdı: 

“Evet! Gerçekten de durum budur. Ben de diğerleri gibi doğdum ve büyüdüm. Şayet doğmamla ilgili herhangi bir hususiyet veya ayrıcalık varsa o sadece benim Türk olmamla sınırlıdır.”

Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” isimli kitabının 18. sayfasından harfi harfine aktarmış olduğumuz bu cevabın mânâsı nedir? 

Bu şahsı lider olarak görüyorlar! Doğumuyla ilgili söylemiş olduğu, hususiyeti veya farklılığı Türk olmasıdır, öyle mi? Hem de diğer Türklerin lideri olarak mı? Böyle bir durumda başka hangi fark kalıyor ki? Tabiî gidişat gereği, Mustafa Kemal’in kendisi ile ilgili hususiyet ve farklılığı açığa çıkarmak için söylemesi gereken söz şu olması gerekmiyor mu: 

- “Öyleyse doğmamla ilgili var olan tek farklılık ve ayrıcalık Türk olmamamdan kaynaklıdır.”

Acaba Mustafa Kemal etrafındakilerin değil de sadece kendisinin mi Türk olduğuna inanıyordu? 

Doğru… Eğer o Türkse Türklerden hiç kimse Türk değildir. 

Mustafa Kemal’in hatıralarını nakledenlerin çoğu, bazı sözleriyle, sarhoş iken, önemsemeden söylediği sözlerin hangi tehlikeli mânâlara gelebileceğine dikkat etmemişler, sadece harfi harfine söylediklerini kaydetmişler. Belki de onun söylemiş olduğu cümleleri -mânâsını gözetmeden nakletmeyi- olduğu gibi aktarmayı ibadet gibi çok zaruri bir iş sanmışlar. Tabiî ki bu metinler bize, tahlil ettiğimiz mevzumuz hakkında bazı açıklamalar veriyor.

Mustafa Kemal, annesinin ısrarı sonucu, geleneksel ve dini eğitim veren Mahalle Mektebi’ne gider. Daha sonra Ali Rıza Efendi’nin isteği ile o zamanlar, Şemsi Efendi’nin açmış olduğu modern okula devam eder. Ali Rıza Efendi’nin vefatından sonra Zübeyde Hanım oğlu Kemal ve kızı Makbule’yle beraber zor durumda kalarak dayısı veya büyük ağabeyi Hüseyin Ağa’nın çiftliğine gider, ona sığınırlar. (Falih Rıfkı’ya göre Hüseyin Ağa, Zübeyde Hanım'ın büyük ağabeyidir, Şevket Süreyya’ya göreyse dayısı oluyor). 

Son olarak görüyoruz ki, dayısı ona itina göstermiş ve okulunu bitirmesi için Selânik’e göndermiş. Çiftlik hayatından sonra Selânik’e gelen Mustafa, Mülkiye Askeri Rüştiyesine başlamıştır. Buraya kadar başka anlatılması gereken bir şeye lüzum yoktur. Daha önce sadece Mustafa ismini taşıyan bu şahıs, Mülkiye Askeri Rüştiyesinde Mustafa Kemal ismini alıyor. Bir gün matematik hocası olan Mustafa Efendi ona şu ifadelerle hitapta bulunuyor: 

"İkimizin ismi de Mustafa. İkimizin arasında bir fark olması için isminin sonuna “Kemal” ilave edelim ve sen Mustafa Kemal ol."

Ve böylece Mustafa Kemal oluyor. Mustafa Kemal on beş yaşında Askeri Rüştiye’ye başlıyor. Buradan da Mânâstır Askeri İdadisi’ne devam ediyor. Tam bu dönemde evlatlarından hiç kimseye haber etmeden annesi (kendisi o zamanlarda otuz beş yaşlarında olgun bir dul kadındı) ikinci kez evleniyor. Annesinin bu evliliğine karşı çıkan Mustafa Kemal evi terk edip annesinin kocası olan Ali Rıza Efendi’nin kız kardeşinin evine gidiyor. Bu nedenle de validesiyle olan bağları zayıflıyor, aralarındaki ziyaretleşmeler azalıyor. 

Mustafa Kemal’de Askeri İdadi yıllarında edebiyata ve şiire merak uyanıyor. Mustafa Kemal’i en çok etkileyen arkadaşlarından biri olan Ömer Naci, ona edebiyat ve şiir merakını aşılıyor. Ömer Naci daha sonraları İttihat ve Terakki’nin hatibi olacaktır. “Çankaya” eserinin yazarı, kitabın 20. sayfasında Mustafa Kemal’in şöyle dediğini aktarıyor: 

“Edebiyat diye bir şey olduğunu o zaman öğrendim. Şiire heves ettim. Eğer kitabet hocam alay emini Mehmet Asım Efendi imdadıma yetişmeseydi şair olup çıkacaktım. Asım Efendi bir gün beni çağırdı, bak oğlum, dedi, şiiri edebiyatı bırak, sen iyi bir asker olmalısın, öteki hocaların da benim fikrimde, sen Naci’ye bakma, hayalperest bir çocuk o, ileride iyi bir şair ve kâtip olabilir, fakat iyi asker olamaz dedi. Gerçekten de hocamın dediği çıktı. Ömer Naci çok istediği halde kurmay olamadı.”

Mustafa Kemal’in bilhassa merakı matematik ve tarihti. Mağrur tabiatıyla arkadaşları arasında dikkat çekiyordu. Bir defasında çocukluğunda arkadaşlarıyla beraber zıpzıp oynarken, eğilme sırası ona geldiğinde eğilmemiş ve bunun nedeni sorulduğunda şöyle cevap vermişti:

"Hiçbir zaman eğilmeyeceğim! Eğer zıplamaya gücünüz yetiyorsa, ben ayaktayken zıplayın."

Mustafa Kemal’in çocukken yaşamış olduğu bu hadiseler, Mustafa Kemal’i metheden ve onu bir kahraman gibi gösteren kişiler tarafından uydurulmuş olamaz. Muhakkak kendisi anlatmıştır ki, bu hatıralar onun kendini beğenmişliğini ve nefsine tapmasını göstermek için yeterlidir. 

18-19 yaşlarında İstanbul’daki Mektebi-i Harbiye-i Şahane'ye giriyor ve edebiyatı bırakıyor, ama hitabet merakını devam ettiriyor. Mektebi Harbiye’de öğrenciler arasında düzenlenen hitabet ve güzel söz söyleme yarışmasına katılıyor. Sonra Harbiye ve Tıbbiye öğrencileri arasında o günlerin modası olan siyasete bulaşıyor. O dönemin sathi aydınları, aralarındaki fısıldaşmalarda toplu şekilde şu nağmeyi okur dururlardı: "Ülke bozulma yolunda yürüyor… Diktatörlük nefesleri kesmiştir… Hürriyet!  İhtilal!"

Harbiye Okulu'nda, sabah düdüğüne rağmen diğer öğrenci arkadaşları gibi sabah erkenden kalkamıyordu. Sadece görevli subayın gelerek yatağını sallamasından sonra kalkmayı başarıyordu. Arkadaşları ona, sabah erkenden uyanamamasının sebebini sorduklarında şöyle cevaplardı: 

"Her gece sabaha kadar uyuyamıyorum. Tam kestirmeye başladığım sırada sabah düdüğü çalınıyor."

Tasavvur ve hikâye icat etme kabiliyetine sahip olanlar, bu mevzuya işaret ederek diyorlar ki, güya Mustafa Kemal’in uyumadan sabaha kadar düşünmüş olduğu meseleler vatan ile ilgilidir. Mustafa Kemal -onların zannında- ta o zamandan vatanı kurtarmak için hazırlıklar yapıyormuş. Deniliyor ki o, Harbiye Okulu'nda ve aynı şekilde Harp Akademisi yıllarındayken el hattıyla yazmış olduğu bir dergi yayınlıyor ve bu dergiyi arkadaşları arasında elden ele okutuyor. Şu an elimizde bu derginin hiçbir nüshasının olmaması nedeniyle muhtevasının ne olduğunu bilemiyoruz. Ama biz, onun yayınlamış olduğu derginin - merak duyduğu bazı edebiyat, tarih ve askeriyeyle ilgili çabaları dışında- muayyen siyasi konular veya kıymetli düşünceler ihtiva ettiğine inanmıyoruz. 

Mustafa Kemal’in mektep arkadaşı Fethi Bey’e (soyadı Okyar, sonradan Mustafa Kemal uzun yıllar boyu onu Büyükelçi olarak istihdam ettirmiş, sonra Başbakan, sonra da ana muhalefet lideri olarak görevlendirmiştir) gelirsek o, siyasî faaliyetlerinin sonucu olarak İttihat ve Terakki kurumundayken, Mustafa Kemal’den daha üstün bir rütbeye sahip olabilirdi. Diğer sınıf arkadaşı, Cumhuriyet döneminde Genelkurmay başkanı olan Asım GündüzMustafa Kemal’in okulda iken Fransızcasını ilerletmek için yabancı bir hanımdan ders aldığını, sonra Paris’teki hürriyetçilerin gazeteleri ile Fransızca gazeteler getirdiğini ve bunu gizli odalarda kendi arkadaşlarına anlattığını aktarıyor. Asım GündüzNamık Kemal’in “Vaveylâ”sı ile “Hürriyet Kasidesi”ni ondan dinlediğini söylüyor. 

Mustafa Kemal arkadaşları ile Beyoğlu eğlence yerlerine giderdi. İstanbul’a gelinceye kadar biradan başka içki kullanmamıştı ve bu içki onun hayatını değiştiren biricik dostuydu. Hayatının sonuna kadar da alkol bağımlısıydı. Şimdi hep beraber Falih Rıfkı’nın “Çankaya” eserinin 31. sayfasında anlatılanlara kulak verelim:

“Bir gün arkadaşı Ali Fuat’la (Cebesoy) beraber Büyükada’ya gitmişlerdi. Ne lokantada yiyip içecek ne de otelde geceleyebilecek paraları yoktu. Ali Fuat bir şişe rakı, bir şişe bira, ekmek ve yemiş almış, çamlığa yürümüşler. Mustafa Kemal bir şişe birayı bitirince: "Şimdi ne yapacağım?" demiş. İlk defa rakıyı o akşam denemiş. Başı bir hoş dönmüş. Güneş batmak üzere; sigara paketinin altına resimler çizmiş, sonra: "Fuat", demiş, "ne iyi içki imiş bu… İnsanın şair olası geliyor." Bu ağır ve sert içki bir daha yakasını bırakmamıştı.”

Mustafa Kemal, 1904 senesinde Harp Akademisi'ni bitirip kurmay yüzbaşı diplomasını aldığında, onun İslâm’a karşı içinde saklamış olduğu kinini ve düşmanlığını hiçbir tartışmaya gerek kalmayacak kadar bariz bir şekilde görmekteyiz. O zamanlar Mustafa Kemal 24 yaşındaydı. Alın size bunun delili... Aslında bu delil kendi itirafıdır. Harp Akademisi’ni bitirip, kurmay yüzbaşı diplomasını aldığında arkadaşlarına

- “Çocuklar şimdi her birimiz bir Osmanlı paşasının yanına gideceğiz. Bütün İslâm âlemi gaflet içindedir. Olanca kaynaklarımızı Anadolu'da toplamalıyız,  diyordu.” [7]

Burada dikkat edilmesi gereken nokta Mustafa Kemal’in “Osmanlı paşalarının yanına gideceğiz” sözleridir. Bu sözü bir yabancı veya mürted dışında kimse söylemez. 

Bazıları iddia ediyorlar ki, Mustafa Kemal İstanbul’da, Yenikapı’nın mahallelerinden birinde arkadaşları ile beraber bir evin odasına yerleşiyorlar. Burası onun fikir arkadaşları ile toplantı yeri idi. Sonradan onların bu gizli teşkilatlanma hadisesi Saray’a ulaştığında hepsi Şam’a sürgün edildiler. Hayır, bu bir yalandır. Kurmay yüzbaşı rütbesiyle akademiyi tamamlayan Mustafa Kemal o yıllar arasında Şam’da 5. Ordu emrinde görevlendirilmişti. Onun hayatı ve kişiliği hakkında buraya kadar aktardıklarımız kâfidir. 

Mustafa Kemal, Şam’da 30. Süvari Alayı’nda staj yapmak için görevlendirildi ve bu onun askerî eğitimini tamamlaması içindi. Kendisi şık bir zabitti. Onun bu itina gösterdiği şıklığı ta çocukluk yıllarından, hayatının sonuna kadar giymiş olduğu elbiselerde kendini gösteriyordu. Öldüğünde de kefenlenip kefenlenmediği konusu meçhuldür. İstanbul’da akademiyi zabit olarak bitirdikten sonra vaktini Beyoğlu mıntıkasında boş eğlence ve soytarılıkla geçirmeye koyuldu. Fakat Şam’a görevli olarak atandığında, orada da eğlence peşine düşse de, aradığını bulamadı. Vaktini ya karargâhta, ya evde geçiriyordu. Geceleyin mazotla çalışan lamba ışığında kendini yazı ve içkiye kaptırıyordu. Nefsi ihtiyaçlarını eğlenerek geçiriyor, evlere kapıdan, pencereden fırlayarak giriyor ve içeridekilere; “Nedir bu yaşamış olduğunuz hayat yahu? Hadi dışarı çıkın da hep beraber tef eşliğinde eğlenelim, hayatımızın tadını çıkaralım” sözlerini yüksek sesle bağırarak söylüyordu. Burada gerçekten de yapmış olduğumuz vasıflandırmada aşırıya kaçmadığımıza emin oluyoruz. Hatta bu yapılan değerlendirmeler, Mustafa Kemal’in arkadaşı Falih Rıfkı’nın yazmış oldukları yanında az bile kalıyor. Falih Rıfkı “Çankaya” eserinin 42. sayfasında, arkadaşı Mustafa Kemal’in Şam’daki hayatını, bizzat onun ağzından aktararak şöyle vasf ediyor: 

Mustafa Kemal de askerliğini kıtasında bırakıp evine doğru yola çıkınca, akşam ezanı ile beraber sönen, tünenmiş kümesler hüznü bağlayan şehir, ışıksız, sessiz, gurbetin bütün acılarını duyuran bir hapse dönmüştür. Bu ölü toplumu dürtmek, sarsmak, parçalamak, evleri boşaltmak, sokakları şarkılar, gülüşler ve şenlikler içine boğmak ister. Kalebent, toplumun zindanından, omuzları üstüne çöken baskıdan silinmek ister. Bir akşam yine evine dönüyordu. Bir sokaktan geçerken kulağına mızıka sesi geldi. Ses gelen tarafa doğru yürüdü. Bu, pencereleri kâğıtla kapanmış bir kahve idi. Kapısını hafifçe araladı. Hicaz demiryolunda çalışan İtalyan işçileri, karıları ve kızları ile mandolin çalıyorlar, türkü söylüyorlar, şarap içiyorlar ve oynuyorlardı. Hepsi işçi kılığında idiler. Derin bir iç çekişi ile baktı. Hayat, bu kâğıtla örtülü pencerelerin arkasında, lamba isi ve tütün dumanı arasından güç seçilen bu insanların neşesinde idi. Hemen girip içlerine katılacaktı ama bir esvabına bir kalabalığa baktı, yapamadı, ertesi günü bir işçi esvabı alarak ara sıra bu kahveye gelmeyi, onların eğlence ve şarkılarında canlanmayı âdet etti.”

Bir gün yine aynı beldede Mustafa Kemal önemli bir hadiseyle karşılaşır. Bir gün üç subay Hamidiye çarşısına gitmişlerdi. İçine ancak iki üç kişi sığabilecek bir dükkânın önüne geldiler. Üç subaydan biri Mustafa Kemal, biri de Havran hareketlerini idare eden komutan… Mustafa Kemal, arkadaşının altında çizme pantolonu, fakat ayağında çizme değil de adî pabuç görür. Daha sonra dükkânın içinde nalınlı bir adam görür, bu adam kendilerini kepengin önüne koyduğu iskemlelerde biraz oturmaya davet eder. Türkçe konuşuyorlardır. Mustafa Kemal merak edip dükkâna girince masanın üstünde Fransızca sosyoloji, felsefe, tıp kitapları görür. Hayret eder. Biraz sonra anlaşılır ki bu tüccar, tıp okulunda hürriyetçilik telkinleri yaptığı için İstanbul’dan Şam’a sürülmüştür. Bu adam daha sonra Mustafa Kemal’in desteği ile Cumhuriyet Millet Meclislerinde uzun müddet bulunacak olan Çorum Milletvekili Doktor Mustafa Cantekin’dir. Bir gece Mustafa Kemal üç arkadaşı ile bu doktorun evine gelirler, çok kısa bir sürede anlaşırlar. Doktorun odasında toplantılar yapılır ve her toplantıda doktor Mustafa: "İhtilâl yapılmalı… İnkılâp yapılmalı… Bunun başka çaresi yok…" demektedir.

Bu sırada sadece teorik düzeyde kalan “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kuruyorlar. Bu cemiyet varlığını koruyamadı ve daha sonra İttihat ve Terakki Derneği tarafından yutuldu. Mustafa Kemal’in bir müddet eğitim görmüş olduğu süvari tugayı, Suriye’nin güneyinde yaşayan ve sürekli isyan halinde olan, Havran mıntıkasında Dürzilere karşı yönlendirildi ve isyanı bastırmak için harekât başlatıldı. Ama tugay komutanı, her işe karışan genç Mustafa Kemal’in katılımından hiç hoşnut değildi. Çünkü Mustafa Kemal bu tugayın komutanı değildi ve sadece bir dönem burada eğitim görmüş birisiydi. Mustafa Kemal gitmek için inat etse de buna izin verilmedi. Ordu Kumandanına gittiğinde kabul edilmemiş, dışlanmasına rağmen harekâta davetsiz misafir olarak katılmıştı. Ordu Havran’da yağmalama, insanların haklarını ihlal ve buna benzer tüm rezaletleri yapmıştı. Ordunun bu hareketi, halk üzerine yapılmış bir av ve yağmalama hareketi gibiydi. Evet, tüm bu yaşanan olaylarda Mustafa Kemal’in payı vardır ama onların iddiasına göre kendisi bunları kabul etmiyor. 

Peki, siz buna ne diyorsunuz? Bir kişinin tugaya katılmasından, bunu kendine borç görmesinden ve buradan rezaletle, yağmalama yaparak geri dönmesinden bu şahsın gayesi ne olabilir? Burada bazı asi Dürzilere karşı yapılmış harekâtta, askerî yönden ne gibi bir fayda olabilir ki? Eğer bizler onun Marşal ve Cumhurbaşkanı görevindeyken nasıl büyük hırsızlıklar yaptığını biliyorsak, istikrar ve nizamı koruma perdesi altında maddi menfaatler ve çıkarlar amacıyla böylesine ihlal ve yağmalamalara katılması hadisesini de hiç garipsememeliyiz. Bu adamın hatıralarını yazan kişilerden dış hatlarını aktardığımız bu hadisenin gerçek mânâsını anlayabilirsiniz; tabiî ki daha önce anlattıklarımızı kıyaslayarak karşılaştırma yaptıysanız. Bunlarla beraber her şey, gelecek bölümlerde tüm gerçek yüzüyle açıklığa kavuşacak.

Mustafa Kemal’in Selânik’teki hedefi buydu. Çünkü “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” için en uygun hava ve en müsait durum Selânik’teydi. Şam’da dilediği ortamı bulabilmesine imkân yoktu. Bir çaresini bulup Selânik’e gitmeliydi. Şam’da süvari stajını bitirmiş, Yafa’da piyade stajına gidecekti. Orada görevli arkadaşlarına birer mektup da yazmıştı. Biri merkez komutanı yardımcısı, biri de topçu müfettişinin tanıdığı idi. Mustafa Kemal Yafa’dan gizlice kaçarak Mısır’a gitti. Evet, korkarak kaçtı. Çünkü hiçbir şey söylemeden, selam kelam etmeden gitmişti. Orada pek az kaldıktan sonra vapurla Pire’ye geldi. Selânik’e giden Yunan bandıralı bir başka vapura bindi. Anası korkarak kaçıp gelmiş oğlunu görünce şaşakaldı. İyi düşünceli bir hanımdı, merakla şunları sordu:

“- Ne cesaretle buraya geldin? Hem nasıl geldin? Padişahımızın emrine karşı koymuş olmaz mısın?

Üzülme anne, benim buraya gelmem lâzımdı. Onun için geldim. Padişahımızın ne olduğunu da şimdi değil ama yakında görürsün.”[8]

Bazı tanıdıkları Mustafa Kemal için sağlık raporları hazırlayarak onu kurtarmaya çalışıyorlardı. Ama bunun bir faydası yoktu. Şam’daki Ordu Savunma Bakanlığı Mustafa Kemal’in nerede olduğunu soruyordu. Bazı yollar ve vasıtalarla Yafa’da olduğunu belirtti ve böylece kendini kurtarmayı başardı. Ona göre, bu araştırma “Müstebit Yönetimin” ona karşı olan tutumunun neticesi idi. Selânik’te, “Vatan ve Hürriyet” teşkilatı etrafında bazı tanıdığı albayları bir araya toplayarak tesbit ettiği noksanlıkları gidermeye çalışıyordu. Orada onlara söylemiş olduğu kelimeler harfi harfine şunlardı: 

“Hürriyet olmayan yerde ölüm ve yok olmak vardır, tarih biz çocuklarından görev yapmamızı beklemektedir. Müstebitlikle savaşacağız, buraya da onun için geldim, sizlerden de fedakârlık bekliyorum.”[9]

Fakat tam bu sırada, Mustafa Kemal’in cemiyetinin, yanında küçücük kaldığı “İttihat ve Terakki” cemiyeti büyüyerek etrafına tesir edebilecek kadar geniş bir teşkilat haline gelmişti. Bu sebeple Mustafa Kemal’in “Vatan ve Hürriyet” cemiyetindeki arkadaşları da İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne geçtiler.

Stajını tamamladıktan sonra 25 Haziran 1907’de Kolağası rütbesine yükselip, 5. Ordu Kurmay Dairesi’nde vazifelendirilen Mustafa Kemal, 27 Eylül 1907’de Selânik’te 3. Ordu’ya tayin edilmişti. Daha evvel de söylediğimiz gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti, Vatan ve Hürriyet Cemiyetini yutmuş ve Mustafa Kemal’in arkadaşları da o cemiyete dahil olmuştu. 

27 Eylül 1907’de iki Cemiyetin kaynaşarak birleştiği iddiası ise yalandır; Mustafa Kemal’in uydurmuş olduğu bir hikâyedir. Çünkü böyle bir birleşme söz konusu olsaydı, Mustafa Kemal mutlaka İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde çok önemli bir vazifede yer almış olurdu. Tabiî ki böyle bir birleşme ile ilgili bir vesika yok. İttihatçılar Mustafa Kemal’e hiç ehemmiyet vermiyorlardı ve onun yapmış olduğu faaliyetler de ilgilerini çekmiyordu. Bu sebeple Mustafa Kemalhayatının sonuna kadar onlara karşı içinde bir kin ve nefret taşımıştı. 

Batıl bir yolda olsa da, kendisine kıyas edilemeyecek derecede, cesaret ve fedakârlık sergileyen İttihatçılara karşı bu kinini kusamadı. Bu dönemlerde Mustafa Kemal, (İttihatçıların nazarında sadece meşhur olmak ve yükselmek yolunda yanıp tutuşan bir asker olarak) akşamlarını, sonradan Hürriyet adı verilen meydandaki gazinolarda arkadaşları ile içerek ve kafa dağıtarak geçiriyordu. Gittikleri belli başlı gazinoların adları Olimpos Palas, Kristal ve Yonyo’dur. Tüm bu anlatılanları yakından takip etmek isteyenler, Falih Rıfkı’nın hatıratlarını toplamış olduğu “Çankaya” isimli kitabın 49-51. sayfalarını okuyabilir. Bir defasında Fethi Okyar’ın, Ali Fuad Cebesoy’un, Nuri Conker’in bir araya geldiği içki ve sarhoşluk meclisinde Mustafa Kemal arkadaşlarına makam dağıtıyordu. Çankaya kitabının 51. sayfasını açalım ve okuyalım:

Bir akşam sofrasındaki arkadaşlarına makam dağıtırken Nuri Conker’e:

- Seni de başvekil yapacağım, der.

- Birader, beni başvekil yapmak için sen ne olacaksın?

- Bir adamı başvekil yapabilecek adam!”

Bu fıkrayı Cumhurbaşkanlığı devrinde Nuri Conker bir iki defa anlatmıştı. Mustafa Kemal için içki, kadın, buluşma, eğlence, hepsi kafasından ve gönlünden bir türlü kopup ayrılmayan büyük endişenin ve bir şey yapmak, bir şey yapabilecek otoriteyi avucu içine almak hırsının gölgesi altında idi. Onu dinlemeyecekler ve lider de yapmayacaklardı.”

Bu kitabın dalkavuk yazarı bu cümlelerle acaba ne ifade etmeye çalışıyor? Ağasını övmek maksadıyla yazılmış olan bu kitap, bu satırlarla ağasını sadece yerin dibine gömmüş olmuyor mu? Şöyle ki, hiç kimse Mustafa Kemal’in Niyazi ve Enver’e karşı koyabilecek bir cesaretinin olmadığını görüyor. Dağa çıkan Niyazi ve arkadaşlarını yakalamak için İstanbul’dan gelen Şemsi Paşa, Manastır telgrafhanesinde öldürülmüştür. Kesinlikle Mustafa Kemal böyle tehlikeli şeylerin altına girmez. Gelecek bölümlerde bu konulara açıklık getirilecektir. İstiklal Harbi’nde Mustafa Kemal için söylenen “tehlikeli ve fedakâr” sıfatları, Doğu ve Batı kadar ondan uzak vasıflardır. Fakat, hiçbir şekilde bunu hak etmese de, hayatı boyunca kendisini bu vasıfta bir kurtarıcı olarak göstermeyi başardı. 

1908 yılında Selânik’in tesiri altında Meşrutiyet ilan edildiğinde, İttihatçılar henüz kudret sahibi olmamalarına rağmen, pek çok hassas yeri kontrol altına aldılar. Mustafa Kemal’den hoşlanmıyorlardı, (hususen Enver), bu sebeple umumî merkez, 1908 sonlarında Mustafa Kemal’i, ayaklandırmaları bastırma bahanesiyle Trablus-Garp’a gönderdi. Mustafa Kemal, bu ayaklanmayı bastırmak üzere geniş ölçüde yetkilendirilmiş olarak, Trablus-Garp’a gitti fakat gitmesi ve dönmesi yaklaşık iki ay sürdü. 1908 yılının sonunda gitti ve 1909 yılının başlarında döndü. Doğruca cemiyete giderek toplantı halindeki üyelerin yüzlerine bakıp:

- Gördüğünüz gibi, işte geldim, dedi.

Dalkavuk yazar, bu konuşmadan sonra mecliste oturanlardan bazılarının utançtan başlarını eğdiklerini yazıyor. 31 Mart ayaklanması hadiselerinden sonra “Harekat Ordusu” Selânik’ten İstanbul’a doğru yürüdüğünde, (gerçekte ise İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin tertiplemiş olduğu bu hadise, Sultan II. Abdülhamid’e karşı düzenlenmiştir), bazılarının iddia ettiği gibi Mustafa Kemal Genelkurmay Başkanı değil, bilakis Genelkurmay Başkanı’nın subaylarından biriydi. Dalkavuk yazarın kendisinin de itiraf ettiği gibi Mustafa Kemal, Selânik’ten gelenler arasında “gölgede kalmış” biriydi. 

Mustafa Kemal Selânik’e döndükten sonra, politika ile alâkasını gelecek cemiyet kongresine kadar keserek, kendini askerliğe verdi. Bu sırada Türkiye hizmetinde bulunan Mareşal Von Goltz garnizon tatbikatı yaptırmak üzere Selânik’e gelmiştir. Mustafa Kemal İttihat ve Terakki kongresine Bingazi delegesi olarak katılmıştır. Mustafa Kemal’in kongredeki çalışmalarını içlerine sindiremeyen ve orduyu bırakmak istemeyen komite takımı güya onu ve bazı arkadaşlarını öldürmeye karar verdi. Bu iş için ilk teklif fedailerden ve cesurlardan Yakup Cemil’e yapılmıştır. (Bu kişi daha sonra Bâb-i Ali’ye düzenlemiş olduğu saldırısıyla meşhurdur ve sonra ise Enver Paşa tarafından idam ettirilmiştir.) Ama Yakup Cemil fıtratı ve karakteri nedeniyle bu vazifeyi üstlenmez. Kendisinin de söylemiş olduğu gibi bu vazifeyi Mustafa Kemal’i sevdiği için reddetmiştir. Aynı şekilde başkaları da, ya onu sevdikleri için ya da ondan koktukları için böyle bir görevi üstlenememişlerdir. 

İttihatçı cemiyetler için, insan öldürmenin sinek öldürmekten daha kolay bir işmiş gibi gösterilmesi de uydurma ve komik bir durum. Aslında hiçbir İttihatçı Mustafa Kemal’i umursamıyor ve ciddiye almıyordu. Falih Rıfkı’nın “Çankaya” kitabının 50. sayfasına baktığımızda, İttihatçıların nazarında Mustafa Kemal’in gerçek mevkiini ve ona vermiş oldukları değeri görmüş oluruz:

Mustafa Kemal İttihatçılara göre artık, içtiği için sarhoşun biri, durmadan arkadaşları ile olup bitenleri tenkit ettiği için fırsatçının biri, zevkine düşkün olduğu için belki de ahlâksızın biri, askerlikte değeri varsa da, ne verilse doyurulması mümkün olmayan birisi idi.”

Falih Rıfkı devamında adamı övmek maksadıyla bazı asılsız uydurmalar anlatıyor. Güya Harbiye Nazırı Şevket Paşaile beraber Arnavutluk’taki isyanın bastırılmasında baş aktördü. Harp planlarını düzenleyen kişi de oydu. Utanmasalar, adam hakkında şunu da derlerdi: Mustafa Kemal İdadiye Harp Okulu’nda iken Ethem Paşa’nın komutanlığında Atina kapılarına kadar varan Osmanlı ordusunun planlarını çizmiş ve düzenlemişti.[10]

Mustafa Kemal 1910’da bir ara Fransa’da Picardi askeri manevralarına gönderildi. Orada Fransa’nın askerî planlamalarına dair konuşmaktan kendini alıkoyamıyordu. Manevralardan sonra bir gün yemek sofrasında Fransalı miralayla karşılaşıyor ve aralarında şu konuşma geçiyor: 

“Dün akşam sizin dediğiniz herkesinkinden doğru idi, fakat… Bir şey söylemekle söylememek arasında duraklama geçirdikten sonra Mustafa Kemal’in başını göstererek:

- Ne diye bu tuhaf başlığı giyersiniz, başınızda bu oldukça kafanıza kimse itibar etmez, der.”[11]

Merak ediyoruz, bu “şapka” sevgisi onun aklına buradan ve bu vakitten itibaren mi girdi? Hayır, asla, böyle olduğuna inanmıyorum. Bilakis bu, Türk halkına nefretinin ve kininin başladığı günden itibaren daima aklındaydı. 

Nihayet Mustafa Kemal Selânik’te Kurmay Kolağası rütbesiyle 38. Piyade Alayı komutanlığına tayin edildi. Bu çok garip bir tayindi. Çünkü bu vazifeyi alay komutanından teslim almıştı. Emri altında olan taburlara bakarsak, bu alayın tabur komutanı binbaşı rütbesindedir. 

Bir gün sonra, alay komutanının alayı teslim almak üzere geleceği haber verildi. Alay kışla meydanında teftiş durumuna girdi. Biraz sonra beyaz ata binmiş, uzunca boylu, gür, dik bıyıklı ve keskin bakışlı kurmay kolağası geldi. Usul gereği en kıdemli tabur komutanı tekmil haberi verirdi. Mustafa Kemal taburun en büyük komutanına selam verdi, hazır bulunan saflara dizilmiş ordunun önünden geçerek gür sesle onları da selamladı:

- Merhaba asker!

Hâlbuki o tarihlerde komutanlar, yoklama ve teftişlerde askerleri İslâmî bir tarzda selamlarlardı:

- “Selâmün aleyküm!”

Ve cevap:

- “Aleyküm selâm!”

Alışmadığı bu tek kelimelik selâm karşısında asker biraz irkildikten sonra aynı kelime ile cevap verdi. İşte o tarihten sonradır ki bu tek kelime ile selâm usûlü (Merhaba asker) orduya girmiştir.

Bunun anlamı nedir? Dikkatlice düşünün, adamın İslâm’a nefretinin nereden ve ne zamandan başladığını görün. 

İtalyanlar 1911’de Libya’ya saldırdıklarında Mustafa Kemal Libya’ya gider. Oraya gidenlerin isminin parladığını görüyoruz; Enver’den Mustafa Kemal’e… Çankaya kitabının 67. sayfasında yer alan itirafında Mustafa Kemal, esasen Afrika’ya giderek İtalyanlarla dövüşmenin faydasız olduğunu, burada sadece bir tek faydanın olduğunu, bu faydanın da savaş alanlarına gidenlerin vatanseverlik görevini yapmış olduklarını, kahramanlığın sadece lafta kalan bir kelime olmadığını gösterdiklerini ifade ediyor. Bunun tercümesi ise halkı kandırmak ve gözüne girmektir.

1912 senesi Balkan Harbi… Malûmunuzdur ki bu harp, Sofya’ya kadar giderek ayakkabılarını boyatacaklarını vaat edenlerin düşmüş oldukları hazin sondu… Mağlubiyet Çatalca’ya kadar devam etti. Kaos ve kargaşa ihtiva eden bir hezimetti… İlk savaşlarda Mustafa Kemal’i göremiyoruz. Şöyle ki, kendisi 1912 senesinin son baharında Mısır’dan ve Avrupa yoluyla Romanya üstünden İstanbul’a geldi. Mustafa Kemal’i, Gelibolu yarımadasını korumak üzere Bolayır’da toplanan Akdeniz Boğazı kuvvetleri “Harekât Şubesi” Müdürlüğüne tayin ettiler. Arkadaşı Fethi Okyar o dönem Kurmay Başkanı idi. Bulgarlar, Çatalca savunma hattını aşamayınca Gelibolu Yarımadası’na doğru saldırı hazırlıklarına başlamışlardı. Osmanlı ordusu bu sırada, Marmara’nın Rumeli kıyısında bir noktaya kuvvet çıkarıyor, Çatalca’daki Bulgar ordusunun çekilme hattını kesip, onu iki ateş arasında bırakarak yenilgiye uğratmak için hazırlıklar yapıyordu. O halde burada Mustafa Kemal’in mevkii veya yapmış olduğu bir şey var mıydı? Doktor Rıza Nur’un hatıratlarından okuyalım:

“Balkan harbinde son devrede Bulgar ordusu Tekirdağ’ında ve daha yukarlarda bulunuyordu. Tarafımızdan Gelibolu Şibih Ceziresini müdafaa için bir ordu gönderilmişti. Bunun erkân-ı harbi Ali Fethi ve Mustafa Kemal’di. Enver’in tertibi üzere aynı zamanda bunlar da Bulgarlara hücum edecekler, Bulgar fırkalarını mahvedeceklerdi. Tertip yapıldı fakat Enver’in hücumunu beklemeden Mustafa Kemal, Bulgarlara hücum etti ve perişan olup kaçtı. Artık Bulgarların Gelibolu Şibih Ceziresine girmesinden korkulup Enver’in kuvveti de oraya gönderildi. Bunun tahkiki için Miralay Sadık Sabri gönderilmişti. Bu adam, oraya çıkar çıkmaz iskelede Kolağası Ali İhsan’ı (Paşa) görmüş. O, bu felaketin Mustafa Kemal’in hıyaneti üzerine olduğunu söylemiştir. Mustafa Kemal’in hıyanet yapmasının sebebi, Enver’in şeref kazanmaması, bu şerefi kendisinin almak istemesidir. Sadık Sabri gidip işi mezkûr fırkaların zabitlerinden tahkik etmiş, hepsi de bu işte hıyanet olduğunu söylemişlerdir. Sadık Sabri bunu Mustafa Kemal’e sormuş, cevap verememiş. Bunları bizzat Sadık Sabri’den öğrendim. Gazzeli Cemal, bu mesele hakkında bir risale neşretmiş, Fethi ona cevap vermiştir. Ne fecidir! Bizde böyle bütün hıyanetler cezasız kalır.”[12]

Hadiseler birbirini takip eder. Bab-ı Âli’ye saldırı düzenlenir. Bu sırada Balkan müttefikleri birbirlerine girdiler. Şimdi bu fırsattan faydalanarak hiç olmazsa Edirne’yi geri almak lâzımdı. Enver Paşa bu olup biten hadiselerin ve askerî hareketlerin başında geliyordu. Bir müddet sonra Enver Paşa Harbiye Nezareti’ne tayin edildi. Birinci Cihan Harbi’deki mağlubiyetten, ülkeden çekip gitmesine dek Harbiye Nazırı görevinde kaldı. Harbiye Nazırı olmasına ek olarak, Türkiye Genel Kurmay Başkanı yardımcısı olduğunu da belirtelim. Bu vazife Halife güçlerinin genel komutanlığı anlamına geliyordu. 

Kendisi ile aynı yaşta olan Mustafa Kemal, onun rütbesinin ve makamının bu kadar büyük olmasını hazmedemiyordu ve içinden ona karşı aşırı derecede kin ve nefret kusuyordu. 

Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı olduğu dönemde Büyükelçi ve Başbakan olan Fethi Okyar ise mahir bir şekilde vazifesini[13] yerine getirmişti. Fethi Okyar askerî rütbe ve kültür yönünden Mustafa Kemal’den öndeydi. Ama Mustafa Kemal’e olan sadakati nedeniyle Enver Paşa tarafından kontrollü bir şekilde gazap edilen kişilerden oldu. Onu askerlikten alarak parti umum kâtibi yapmayı düşündüler. Fethi’nin bu görevi pek istediği yoktu. Daha sonra onu, Mustafa Kemal’e yaptıkları gibi, Ataşemiliter’lik görevi ile Sofya’ya gönderdiler. 

Mustafa Kemal Sofya’da iken, asırlarca Türkiye’nin hakimiyeti altında yaşayan Bulgar halkına ve onların sosyal yaşantılarına ihtimam gösterme yerine, gece hayatlarına katılır, kendini içki âlemine gömerdi. Daha dün Türk askerlerini, önüne katıp sürmüş olduğu Bulgar ordusuna önem göstermek, devletin zafiyet noktalarını öğrenmek için onlarla ilgilenmek yerine, bu yakışıklı zabit, vaktini sabaha kadar eğlenceyle geçiriyordu. Sabahleyin konsolosluğa sarhoşluktan sersemleyerek gidiyordu.

Mustafa Kemal’i çokça övenler arasında yer alan Falih Rıfkı’nın Çankaya kitabından bu hatıraları okuyarak, Mustafa Kemal’in Sofya’da nasıl bir hayat sürdüğünü görebilirsiniz: 

“Pek çekici, iyi giyinen, dans eden, içen, eğlenen bir erkek güzeli de olduğu için toplantı yıldızları arasında idi. Çok çeşitli zevkleri olduğu için fikir arkadaşları ile eğlence arkadaşları birbirinden pek farklı idi. Ömrünün sonuna kadar da böyle kalmıştır. Bir değişmez hâli, toplantı havasına o hâkim olmalı idi. Hırsı ve gururu şüphesiz, hele içtiği vakitler, kırıcı denecek kadar sert ve yalçındı. Ordu ve politikada kendinden üstün gördüğü kimse yoktu. Doğrusu, bu da doğruydu. Sofya’ya gidinceye kadar daima haklı çıkmıştı. Hiçbir huyu ve davranışı İttihatçı ölçüsüne göre değildi. O devirdeki hayat tarzına göre,  onun zevklerini oluşturan şeyler, kadın, içki, açık eğlence, dans, flört, hepsi ayrı ayrı günahtır. Hiç olmazsa gizli olmalıdır. Kimse görmemeli ve duymamalıdır. Mustafa Kemal’in huyu da gizliliği gurur ezici bulması idi. Ahlâkın softaca da halkça da zorlanmasına ve baskısına karşı idi.”

Bu satırlarda geçenler, sadece Mustafa Kemal’in Sofya’da yaşamış olduğu rezaletleri ve boş işlerle uğraştığını anlatmakla kalmıyor, (yazarın onu övmesine ve yüceltmesine rağmen), aynı zamanda Mustafa Kemal’in çirkin ahlâkını da aksettiriyor.

Sonunda ilk ateş Sırp’tan açıldı... 42 ayarlı Alman topları bunu takip etti… Yani Birinci Cihan Harbi patlak verdi... Dev gibi adımlarla ilerleyen Alman kuvvetlerinin Paris yönünde takılması, Almanların galibiyet umutlarının kırılması ve tüm bu yaşananlara rağmen Osmanlı Devleti’nin Almanlara katılması…

Mustafa Kemal -Falih Rıfkı’nın da hatıratlarında anlattığı gibi- Türkiye’nin savaşa katılmasını desteklemiyordu. Bu belki doğru olabilir. Ama buna ek olarak Türkiye’nin savaşa katılmasının kaçınılmaz bir durum olduğunu da söylüyordu. Vatanı acele ederek zor duruma sokmak için harekete geçti. Bu hiç doğru bir şey değildi ama adam kendi emelleri için koşturuyordu…

 

ANLAŞMAYA KADAR

İttihatçılar, orada kalmasını arzu etmelerine rağmen, (kendi iddiasına göre), Mustafa Kemal Sofya’dan İstanbul’a döner ve Enver Paşa’dan ateş hattı ile alâkalı, kendisini Alman Komutan Liman Von Sanders’in ordusuna vermesi husunda önemli bir talepte bulundu. Liman Von Sanders “Çanakkale”de savunma ordusunun başında yer alıyordu. Mustafa Kemal’in dâhil olduğu tümen, Alman General ve Türk Mareşalin komutanlığı altında olan 19. tümendi. 

Ancak o zamanlarda düşüncesinde devlet nizamının bozulması ümidi vardır! Hiç kimse 19. tümen nerededir sormuyor. Ne yapmıştır?.. Ne durumdadır?.. Bir faaliyeti var mıdır, yok mudur?

 Bundan hiç kimsenin haberi bile yok. Sonunda ortaya çıktı ki, Tekirdağ’da bir ay uğraşarak tümenini kendi hazırlayan Mustafa Kemal, komutası altındaki kuvvetlerle Gelibolu Yarımadası’na geçmiştir. Henüz düşman Çanakkale’ye saldırmamıştır. Düşman, 18 Mart 1915’te denizden, 25 Nisan’da ise karadan saldırıya geçiyor. 

Tam bu noktada, Mustafa Kemal’i, düşmanın önüne geçerek onları durduran ve siperlere kadar gitmelerini zorlayan bir kahraman olarak anlatan bazı nakillerle ve övgü dalgasıyla karşılaşıyoruz. Ama bu nakillerin ve belgelerin tümü, Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı olduğu dönemde düzenlenmiştir ve hiç mesuliyeti olmayan kişiler tarafından yayınlanmıştır. Hâlbuki bunlar ne ilmî ne de askerî bir kanıta dayanmayan belgelerdir. Şöyle ki bunların doğru olduğunu farz etsek bile, bizim davamızın üzerine gölge düşürmez. Kesin olan bir şey vardı, o da Çanakkale’deki zaferi gerçekleştiren Türk askeri idi. Bu savaşta Başkomutanın üzerine düşen, kendine verilen görevlerle uğraşmasıdır, ne askerî planlar çizmesi ne de olağanüstü strateji sergilemesi değil. 

Çanakkale’de kazanılmış muazzam zaferle ilgili hiç anlatılmayan bir gerçek vardır ki o da şöyledir: Bu savaş strateji çemberi altında kazanılmadı, bilakis taktik çemberi altında kazanıldı. Savaş, alevler arasında ve yüz yüze çarpışma şeklinde yoğunlaştığında, zafer askerler ve küçük subaylar tarafından şekillendirildi. Mustafa Kemal’in bu savaşta eline tabanca alarak savaşa katılması ile ilgili maalesef elimizde hiçbir sağlam belge ve bunu destekleyecek resmî bir metin yoktur. Çanakkale savaşında ve İstiklal savaşında Türklerin elde ettikleri dâsitanî zafer, bizim nazarımızda sadece askerlerin, subayların ve siperleri bedenleri ile doldurmuş küçük subayların dâsitânî kurbanlığından ibarettir.

1 Haziran 1915’te Mustafa Kemal albaylık rütbesine yükseldi. Anafartalar Birliği olarak isimlendirilen askerî birliğin başına tayin edilen ise Mustafa Kemal değil, Albay Fevzi’dir. Öyleyse onun orada bulunması ve komutanlık yapması olağanüstü bir durum değildi. Bu sırada Mustafa Kemal’in, kendini öne çıkarmak amacıyla gösterdiği çabaları, hatta Başkumandan vekili ile görüştüğünü görüyoruz. Çankaya kitabının 91. sayfasında kendisinin neler anlattığına kulak verelim:

“Karargâhı Yalova’da bulunan ordu komutanı Liman Von Sanders Paşa telefonla beni aradı. Konuşmamıza aracılık eden kurmay başkanı Kâzım Bey’di. Sorduğu şu idi:

- Durumu nasıl görüyorsunuz ve nasıl tedbir düşünüyorsunuz?

Durumu nasıl gördüğümü ve nasıl tedbirler alınmak gerektiğini çoktan bütün ilgili olanlara bildirmiştim. Hepsi cevapsız kalmıştı. Dedim ki:

- Durumu nasıl gördüğümü çoktan size bildirmiştim. Şimdi alınabilecek tek bir tedbir kalmıştır.

- O tedbir nedir?

- Bütün komuta ettiğiniz kuvvetleri emrime veriniz. Tedbir budur.

Alaylı bir sesle:

- Çok gelmez mi? dedi.

- Az gelir, dedim.

Telefon kapandı.”

Bu, ecnebi General’in gözünde, alay da içeren gururlu bir konuşmadır. Mustafa Kemal, kendine hiçbir tehlikenin dokunmayacağını bildiği noktada ve kurtulacağını anladığı yerde cesaretli bir adam olup çıkardı. 

Sonunda Anafartalar Birliği’ne komutan olarak tayin edildi. Rivayetlere göre, 10 Ağustos sabahı, tan yeri ağarırken düşman üzerine süngü ile atılmak için hazırladığı asker saflarının önüne geçerek düşman üzerine yürüdü. Mustafa Kemal, Conkbayırı’na yerleşmek için düşmanı geri püskürtmüş ve bazılarının anlattığına göre ikinci defa yarımadayı kurtarmıştı. Ama burada bir mübalağa vardır, çünkü askerlere savaşa hazır bulunmaları emrini veren, saldırı için silahlarına sarılıp bu emri bekleyenlerle, hiç savaşmak istemeyen ve askerlere yalnız savunma konumunda durmalarını emreden arasında büyük fark vardır. 

Mustafa Kemal’in birinci safta düşmana saldırması hadisesine gelirsek, bu uydurulmuş bir efsanedir. Çünkü hiçbir asker onun bu şekilde savaşlara katıldığına şahit olmamıştır ve bu hususla ilgili bir tane olsun şahidi yoktur. Malûmdur ki saldırı düzenlendiğinde -çok nadir haller dışında- ilk saflarda büyük komutanlar savaşmaz. Çünkü askerî tümen, komutanının başında olduğunu gördüğü zaman saldırıya geçer. Bu gibi hamasi münazaralar, bazı halk kahvehanelerini süsleyen resimli tablolara benzer. Efsanelerde anlatılan büyük komutan, ne kadar cesur olursa olsun, bu yaptığı şey askeriye tarafından hatalı bir iş olarak görülür. Büyük bir komutan hiçbir zaman, ne ucuz kahraman gibi gözükmeye ihtiyaç duyar, ne de kendisini böyle bir konumda görmek ister. Mustafa Kemal hakkında, Çanakkale savaşına katılmasıyla ilgili söylenen tüm rivayetler bu kabildendir. Hatta el bombasının infilak etmesiyle Mustafa Kemal’in saatinin parçalanması hadisesinden sonra Alman General’in kendi aile saatini ona hediye etmesi de böyledir. Fakat Mustafa Kemal her şeyi kendisinin yaptığına, başkenti de kendisinin kurtardığına inanıyordu. Hatta Türk askerine hareket ve canlılık verenin de kendisi olduğuna inanıyordu. Sofya’da bulunduğundan beri mektuplaştığı İstanbul’daki dostu Madame Corine’ye karargâhından yazdığı bir mektupta şöyle diyor: 

“Benim adımın duyulmamasına şaşmayın. Ben önemli savaşların kahramanı olarak Türk askerine şeref kazandırmayı tercih ettim. Tabii şüphe etmezsiniz ki savaşı idare eden dostunuzdur ve savaş gecesi de Türk askerini keşfeden o idi.” 

Eşi benzeri olmayan bir kendini beğenmişlik...

Mustafa Kemal yeni bir saldırıya geçmeden önce Gelibolu Yarımadası düşmanlar tarafından terk edildi. Böylece İstanbul’u ele geçirme planları da yenilgiye uğramış oldu. Sonra Ruslarla karşılaşmak için Karadeniz yolu açıldı ve bu muhteşem savunma Türkiye savunma tarihinde unutulmaz bir efsane olarak kaldı. 

Mustafa Kemal 1916 senesinin yazında Diyarbakır’da Başkomutan olarak 16 numaralı kolorduya tayin edildi. Mustafa Kemal’in elde etmiş olduğu tek zafer bu kolorduyla gerçekleşmişti. 16 numaralı kolorduyla Erzurum cephesindeki Rus ordusuna karşı düzenlediği saldırıda Bitlis ve Muş’u Ruslardan geri aldı. Oysa bu da tekrarlanan yalanlardandır ve gerçeklere yüzde yüz terstir. Mustafa Kemal Diyarbakır’da boğazına kadar sefih hayatın içindeyken, Ruslar kendileri geri çekilmişlerdir. Bu konuyu daha sonra “onlardan birinin şahitliği” başlığı altında açıklığa kavuşturacağız. 

1916 senesinin başlarında Mustafa Kemal, Paşa rütbesine atanmıştı. Yani 37 yaşlarında Tuğgeneralliğe yükselmişti. 

1917 senesinin sonlarında kolordusunun tâbi olduğu İkinci Ordu komutan vekilliğine atanmıştır. Zaferlerin yokluğundan dolayı şimdi de maharetini geri çekilmede gösteriyordu. Övgü literatürüne göre, hücum zamanı ordunun önünde giden bir komutandı. Tam aksine… O geri çekilirken ordunun önünden gidiyordu. 

Sonra yeni bir görev olarak Mustafa Kemal’i Hicaz’da Kuvve-i Seferiyye’nin başına getirdiler. Hicaz’a gönderildiğinde görevi mukaddes toprakları, Medine’yi ve Hicaz’ı emperyalist İngilizlerin elinden almak olacaktı. Şam’a, dördüncü ordu karargâhına geldi. Komutan, aynı zamanda Bahriye Nazırı olan eski arkadaşı Cemal Paşa idi. 

Tam bu esnada 4. Ordu’yu teftiş etmek için Başkomutan Enver Paşa’nın gelmesi ile alakalı bazı haberler dolaşmaya başlıyor ve gerçekten de geliyor. 

Burada dikkat edilmesi gereken çok tehlikeli bir hadise var ki, şöyledir: Acaba anavatanın güneyinde ve ona yakın mıntıkalarda güçlü savunma hattı kurmak için orduyu, Hicaz topraklarından Filistin yönüne mi sevk edeceklerdi, yoksa son Türk askeri akıtılan son damla kanına kadar mukaddes toprakları savunacak ve koruyacak mıydı? Cemal Paşaordunun Hicaz topraklarından geri çekilmesini isteyenlerdendi. Halife ise Medine-i Münevvere boşaltılırsa halifelik ve padişahlıktan çekileceğini söylemişti. Sadrazam Talât Paşa da çekilmeye karşı koyan Halife ile aynı görüşte idi. Enver Paşa ilk başta ordunun çekilmesini istese de daha sonra fikrini değiştirdi.

4. Ordu’nun Genelkurmay Başkanı Ali Fuat Paşa, bu işin yapılabilmesi için, (Medine ve Peygamber’in kabrini savunmadan vazgeçileceğine göre), dini duyguların etkisi altında olmayan, yalnız bir strateji olarak hareket edecek, azimli bir komutana ihtiyaç olduğunu düşünüyordu. Bu vazife için başarılı olacak tek kişinin Mustafa Kemal olduğuna inanıyordu. 

Mustafa Kemal’in kendi görüşü baştan belliydi. O zaten hem maddi hem manevi olarak mukaddes toprakların terk edilmesi görüşündeydi. Aynı şekilde kıblenin de değiştirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Son Türk askerine kadar, şartları ne olursa olsun mukaddes toprakları savunmanın önemini anlamaması anlaşılabilir bir durumdu. Mustafa Kemal, en doğrusu şimdiye kadar kim savunmuşsa çekilmeyi de o yapmalıdır, diyordu. 

Çankaya kitabının 97. sayfasında aktarıldığı gibi, kendisi hakkında benzeri olmayan bir gösteriş misali veriyordu. Şimdi ona Peygamber’in kabrini düşmana bırakmak vazifesi verilecekti. Aynı kitapta “Medine ve Hicaz’ın tahliyesi yüzünden Filistin savunulamamış, Kudüs düşmüştü” yazıyordu.

Sonuçta Kuvve-i Seferiyye oluşturma çabaları bir hayâl olarak kalıyor, çünkü dışarıdan Hicaz’ı korumak mümkün olmadığı gibi oradan çıkmak da mümkün değildi. Ve böylece Hicaz izole edilmiş bir bölge olarak terk edildi. Mustafa Kemal ise 7. Ordu Komutanlığı’na atandı ve Güney Cephesi’ni muhafaza için vazifelendirildi. 

Bir müddet sonra Alman General Falkenhayn önemli bir meselede imkânsız bir plan yapma vazifesinin müzakeresi ve çözümü için Suriye’ye gelmiş ki, (o günlerin şartlarını nazarı itibara alırsak) buna deliler bile güler. 

Yapılacak işler şunlardı: Suriye’de var olan ordudan General Falkenhayn komutasındaki Yıldırım Ordu Birliği’nin teşkili. General Falkenhayn komutasındaki Yıldırım Ordu Birliği’nin vazifesi, ilk önce Bağdat’ı İngilizlerden geri almak, sonra Filistin yönünde saldırıya geçerek Arap Yarımadasını düşmandan kurtarmaktı. 

Hadiseleri tüm yönleriyle takip eden Mustafa Kemal, atılan bu adımlardan rahatsız oldu.  Bunu Enver Paşa’ya rapor olarak takdim ettiğinde Enver Paşa şu şekilde cevap verdi: 

“Mutlaka askeri birliklerin General’i Falkenhayn’a tâbi olun. Ve ben inanıyorum ki onun vereceği kararlar doğru kararlardır. Sen de bu vazifeye tahammül göstermek zorundasın.”

Esasen Mustafa Kemal’in verdiği tepkinin karşılığı, devletine saygı duyan hangi ordu olursa olsun, -misal olarak Alman ordusu-, kurşuna dizilerek idam edilmektir. Gel gör ki, Mustafa Kemal, kendi ifadesiyle, komutan olarak “kendi kendini affetmişti” ve sonra da görevini bırakmıştı: 

“Tüm muhtemel neticeleri göze alarak, isyandan uzak olmayan bir şekilde, tüm esas ve kurallara muhalif davranarak ordu komutanlığından kendi kendimi affettim, benim kaldığım mekândaki taburlardan birine komutanlık eden temsilcim Ali Rıza Paşa’yı göreve tayin ettikten sonra görevimi bıraktım.”[14]

Aynı kitabın 21. sayfasında soruyor: 

“Gururum, sıradan birisinin gururu gibi olsaydı ne olurdu?”

Yani Mustafa Kemal kendi gururunun ve kibrinin (bu alanda Fransızların kibrini kim geçebilir?) sıradan birininki gibi olmamasını fazilet sayıyordu. 

Büyük bir tabur üzerine bir grup askerle silahlı saldırı yapacak kadar gözü kara olan Enver Paşa, üzerine aslan elbisesi giymiş tilki gibi korkak olan Mustafa Kemal’in tam aksi, deli denilecek kadar cesaretli birisi idi. Bunları daha ileride teferruatlarıyla açıklayacağız. 

Tanıyanlar Mustafa Kemal’in içinin hasetten nasıl yanıp tutuştuğunu bilirler. Belki de sevgi ve merhamet hislerine yabancılığı sebebiyle böyle kuvvetli hisler ve düşüncelere sahipti… 

Şimdi, General Rauf Orbay ve Enver Paşa arasında geçen bir hatırayı naklediyoruz:

Rauf Bey, diye devam etti Enver PaşaMustafa Kemal Paşa nedense sadece görevini ilgilendiren noktalardaki fikirlerini söylemekle kalmıyor. Askerlikle bağdaşması imkânsız hususî ve siyasî tahriklere de kalkışıyor. Herhalde duymuşsunuzdur, bir defa bazı ordu kumandanlarına telgraf çekerek hepsini birlikte harekete ve itaatsizliğe teşvik etti. Haber alınca kendisiyle konuştum. Politika yapmak istiyorsa askerlikten çekilmesini söyledim. Mebusluğuna yardım edeceğimi vadettim. Fikirlerini mecliste savunmasının daha doğru olacağını anlattım. Kumandan olarak orduyu nizamsızlığa sürüklemeye ve savunmayı zorlaştırıcı hareketlere devam ederse, önleyici tedbirler almak zorunda kalacağımı bildirdim. Hareketlerinin yanlış yorumlanmasından üzüldüğünü, Meclis ve mebusluk düşünmediğini, askerlikte kalmayı tercih ettiğini söyledi. Hiç şüphesiz hizmetinden memleketin vazgeçemeyeceği değerli bir kumandanımızdır. Bunu daima takdir ederim. Tekrar ordu kumandanlığına tayin ettim. Fakat son günlerde gene bazı siyasî tahriklerde bulunduğunu haber aldım.”

Enver Paşa Mustafa Kemal’in içindeki sırları ve sakladıklarını bir kitap gibi okuyordu. Bazı İttihatçılar, Mustafa Kemal’in, Tuğgeneral (Paşa) rütbesine yükseltilmesinde geç kalınmasının sebebini sorduklarında, onlara harikulade bir cevap vermişti. 

Enver Paşa: “Şunu alın!” dedi ve cebinden Çanakkale kahramanının Tuğgeneral rütbesine yükseltildiğine dair bir tezkere çıkardı. Sonra şunları ekledi:

Ama şunu iyi bilin ki, Mustafa Kemal “Paşa” rütbesine yükselince “Sultan” olmak isteyecek, Sultan olunca da “ilah” olmayı isteyecek.”[15]

Enver Paşa’nın planı, Mustafa Kemal’e bir sıkıntının dokunması ve onun yüzüstü sürünmesiydi, bunun için bir harekette bulunmadı. Ama ona hiçbir zaman güvenmedi ve her zaman mesafeli ilişkiler kurdu. Daha sonra onu 2. Ordu’ya tayin etti ama Mustafa Kemal bunu kabul etmedi, tatil izni alarak İstanbul’a gitti. Beşiktaş’ta, Akaretler'deki evine yerleşti. 

Bu sırada Mustafa Kemal’in ceplerinin parayla dolup taştığını görüyoruz. Şöyle ki Cemal Paşa’ya asil Arap atları satmıştı, o satıştan 2000 parça altın para cebindeydi. Daha sonra Cemal Paşa bu atları 5000 altın liraya sattığında, bunun 3000 altın lirasını Mustafa Kemal’e gönderdi ve o da biraz tereddütten sonra altınları kabul etti. 

O zamanlar 5000 altın lira (bugünün parasıyla 4 milyar Türk Lirasına denktir) değerine satılan bu kadar asil atın nereden geldiğini veya hangi Arap kabile reisinden alındığını soran hiç kimse olmadı. Acaba bu atlar nereden geldi veya ne şekilde elde edildi? Maalesef kimse sormaz, kimse bilmez? Hâlbuki Mustafa Kemal’in hatıralarını kaleme alanlar, onu yüce bir makama yükseltenler, üzerine toz kondurmayanlar, bu vakayı anlattıklarında, Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönerken cebinde bilet alacak kadar bile parasının olmadığını söylerler. Ama bir komutanın 35-40 civarında cins ata nasıl sahip olduğunu açıklayamazlar. 

Alman Generali Falkenhayn’ın, (Mustafa Kemal’i yüceltenlerin iddia ettikleri gibi), Suriye’den, hiçbir mülkiyet belgesi olmadan, sandıklarla dolu altınlar gönderdiği kişinin komutan Mustafa Kemal olduğu söyleniyor. Bununla beraber gönderilen altın dolu sandıkların ordunun ihtiyaçları için gönderilmediğini, yalnız askerî birliğin komutanına özel olarak gönderildiğini de belirtiyorlar. Ama Mustafa Kemal’in bunları kabul etmediğini, fedakârlık ve dürüstlüğün en mükemmel misalini sergilemiş olduğunu söylüyorlar. Bu uydurma masallar gerçekten de, başından sonuna kadar hayâsızlık içeren insanın aklına hakaret eden masallardır. 

Evvela sandıklar dolusu altın ne demektir? Ne kadar altınla dolu bu sandıklar? Bu servetin tutarı ne kadardır? Nasıl oluyor da bir Alman Kuvvet Komutanı hiçbir belge, hiçbir yazılı imza olmadan bu kadarlık büyük bir serveti Türkiyeli bir komutana gönderebiliyor? Eğer daha önceden de anlaşıldığı gibi Mustafa Kemal’in bu komutanla ilişkilerinin kötü olduğunu ve bu sebeple de orduyu bıraktığını farz edersek, nasıl oluyor da ona bu serveti gönderiyor?  Bunu neden yapıyor? Malûmdur ki bu komutan, yani Mustafa Kemal, İslâm âleminin Türk halkına gönderdiği yardımlara, desteklere ve hediyelere el koymayı kendisine daimî şiar edinmiş bir kişidir. Böyle bir şahıs, sandıklar dolusu altını nasıl kabul etmeyip geri çevirebilir?

Mustafa Kemal evinde 5000 parça sarı altınla keyif içinde iken, Enver PaşaMustafa Kemal için, kendi maksatlarına hizmet edecek mühim bir şeyin peşindedir. O şey de, Alman İmparatoru’nun, Türkiye’yi ziyaretinin karşılığı olarak yapılan Almanya ziyaretinde, o zaman veliaht olan Vahidüddin’le karşılaşması hadisesidir. 

Mustafa Kemal’i öven ve onu yüceltenlerin naklettikleri bu hikâyeyi neredeyse bilmeyen kimse yoktur ve hülasası şöyledir: Mustafa Kemal’in nazarında Vahdeddin gerçekten sefil kimliğe sahip, düşük karakterli, dünya siyasetinden hiç anlamayan birisiydi. Bir şey söylemek istediğinde sûfiler gibi gözlerini kapar, derin düşüncelere dalardı. Sonra ise gözlerini açar ve bazı kelimeler homurdanırdı. İlk izlenimini de şöyle aktarır: 

- “Şunu itiraf etmeliyim ki bu adamla görüştüğümde kendimi bir deliyle karşı karşıya kalmış gibi hissettim.”

Mustafa Kemal ilk bakışta, giydiği elbiselerden ve selamlamalara kadar her şeye müdahale ediyor, kontrolü ve hâkimiyeti ele geçirmeye çalışıyordu. Hatıralarından da anladığımız gibi her mevzuya dâhil oluyor ve kendini her yerde en önde görmek istiyordu. 

Mesela, Alman ordusuna komutanlık yaptığında, Alman üslûbunu tenkit etmişti. Bununla kendisini İmparator ve Hindenburg Mareşali’nin önünde komik bir duruma düşürdü. Cephedeki ziyaretlerinden birinde komutanın söyledikleri ile yetinmeyerek ateş hattına kadar gidip, ağaçlara tırmandığı, Alman zabitlerinin de onun mevcut durum hakkındaki tenkitlerine kanaat getirdiklerini söylüyordu.

Mustafa Kemal veliaht Vahidüddin’e şöyle bir teklif sunuyor:

“- Henüz padişah değilsiniz. Fakat Almanya’da gördünüz ki imparator, veliaht, prensler hepsi bir iş üzerindedir. Neden siz bütün işlerden uzak kalasınız?

- Ne yapabilirim?

- İstanbul’a gider gitmez ordu komutanlığını isteyiniz. Ben sizin Erkân-ı Harbiye Reisiniz (Kurmay Başkanınız) olurum.”

Bu tevazunun sebebi nedir? Kendisi komutan makamında iken, nasıl olur da kendisi için daha düşük bir rütbe ister, buna nasıl razı olur? Elbette hakikatte onun başka gayeleri vardı. Mustafa Kemal bununla Veliahta yaklaşmak ve ona hâkim olmak istiyordu ki, vakti geldiğinde Veliaht idareyi kendisine devretsin. Yani hakikatte bunlar, idareyi ele geçirebilmek için yapılmış manevralardan başka bir şey değildi. Osmanlı ailesinin en zekilerinden biri olan Vahidüddin’e gelince, o, kendi gerçek yüzünü göstermeden Mustafa Kemal’i yakından tanımaya çalışıyordu.

38 yaşına vardığında, 20 sene boyunca içmiş olduğu alkol, iki yüz sene boyu normal bir insanın içemeyeceği kadardı. Bunun sonucunda karaciğer hastalığına yakalanmıştı. Hekimlerin nasihatlerine uyarak tedavi almak için Karlsbad’a (Carlsbad) gitti. Oradayken Sultan Beşinci Mehmet Reşat’ın vefatının ardından Mehmet Vahidüddin’in halifelik makamına yükseldiği haberini aldı. 

Bu hadise üzerine Mustafa Kemal şöyle diyor:

“Müteessir miydim? Memnun mu olmuştum? Pek tahmin edemiyorum. Hakikat şu idi ki, ne ölen padişaha acımıştım, ne de yeni padişahın ömrünün uzun veya kısa olmasıyla ilgiliydim. Acaba teessürümün sebebi, bu değişiklik sırasında İstanbul’da bulunmamam mıydı? Buna dair kesin bir fikir söyleyemem. Yalnız bir durgunluk geçirdiğimi hatırlıyorum.”[16]

Mustafa Kemal’i ilgilendiren tek şey sadece kendi şahsi arzuları ve menfaatiydi. Başka hiçbir şey onu alâkadar etmiyordu. 

Yaverinden gelen telgrafın ardından tedavisini tamamlamadan İstanbul’a dönüyor. İstanbul’a dönüşünden hemen sonra Mustafa Kemal’i (Almanya yolculuğu arkadaşı olan) yeni Halife ve Sultan’ın yanında görüyoruz. İşte bu karşılaşmayıMustafa Kemal kendi hatıralarında şu şekilde anlatıyor:

Padişah beni çok nazik, iltifatkâr bir şekilde kabul etti. Hatta Almanya’dakinden de daha çok yakınlık gösterdi. Kendisi oturdu ve bana da oturmamı işaret etti. Bana eliyle sigara ikram etti. Kendi sigarasını yaktığı kibriti bana da uzattı. Yeni padişahtan bu yeni davranışlar için ümitlenmeye başladım. Sonra ona çok zor bir dönemde Osmanlı tahtına geçtiğini anlattım ve konuşmama devam ettim:

- Daha önceden de size Almanya’ya yolculuğumuz esnasında tam açıklığıyla tavsiye ve öğütlerimi söyledim. Yine tıpkı Almanya’da olduğum gibi açık ve samimî konuşabilmek için bana müsaade eder misiniz? 

Padişah:

- Hay hay, dedi.

Uzun konuşmamı kesinleştirdim ve devam ettim:

Başkumandanlığı derhal uhdenize alınız ve kendinize vekil değil, bir Erkân-i Harbiye (Genelkurmay) reisi tayin ediniz. Her şeyden önce orduya sahip ve hâkim olmak lazımdır…

Konuşma böyle gelişince, bu teklif karşısında (kendisini veliaht olduğu zamanlarda gördüğüm gibi)Vahidüddingözlerini kapadı ve az sonra şöyle cevapladı:

Sizin gibi düşünen başka askerî şahsiyetler var mıdır?

Vardır, dedim

Düşünürüz, dedi.”

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal’in, Hilafetteki bu değişiklik karşısında hırsla istediği tek şey, başka hiçbir düşünce veya his değil, yalnızca makam aşkıdır.

Mustafa Kemal birkaç gün sonra Sultan’la yine karşılaşır fakat Sultan müsaade etmediği için Mustafa Kemalaçılamaz ve hemen hiçbir şey söylemeden görüşme sona erer. Üçüncü karşılaşma, gene boş ve tesirsizdir ve “Tedbir görülmeli, tedbir alınmalı” sözlerini tekrarlar durur. Padişah kararını şöyle açıklar: 

- “Ey Paşa! Her şeyden önce üzerimdeki vazife İstanbul’daki halkımı geçindirmektir, onlar açlar. Bunu temin etmeden önce hiçbir tedbir alınamaz.” 

Sultan bu cümleyi bitirir bitirmez gözlerini kapadı, bense her entrikacının, her gün şahidi olduğu yüzlerce misallerinden biri karşısında bulunduğuma, büyük bir teessürle kani oldum. Tilkinin kurnaz tabiatı…”

Tüm bunlara rağmen Mustafa Kemal Sultan Vahidüddin’in peşini bırakmıyor, Sultan’ın ve etrafının dini şiarları ve ibadetleri eda etmek için toplandıkları meclislere, hiçbir utanç hissi duymadan münafık gibi katılıyordu: 

“Son padişahların Cuma namazına çıkışları törenle gerçekleşirdi. Buna “Cuma selâmlığı” derlerdi. Sultan Abdülhamid bu selâmlık için kendi sarayının bahçesinde özel bir cami yaptırmıştı. Saraydan ayrılmasın ve halkla karşılaşmasın diye, selâmlığa askeri birlikler katılır, saflar bağlarlar. Ben de bir ordu kumandanı olarak padişahın fahri büyük yaverleri arasında, selâmlık töreninde bulunuyordum. O gün salonda Genel kurmay başkanı Enver Paşaİzzet Paşa ve başka komutanlarla beraberdik. Eski Balkan Harbi’nden konuşuyorduk ve namaz vaktinin bitmesini bekliyorduk. Namaz bittikten sonra Naci Paşa, ekselanslarının, beni hususi salonda yalnız görmek istediğini belirtti. Ona, ekselanslarının odada yalnız olup olmadığını sorduğumda bana, kendisinin bazı Alman generallerle beraber olduğunu söyledi. Ve ben de ricada bulunarak yanındaki kişiler gittikten sonra onunla buluşmak istediğimi belirttim. Naci Paşapadişahın kulağına bunu bildirdi ama padişah beni, yanında Alman generalleri bulunduğu halde kabul etti. Bunun üzerine Sultan Vahidüddin’in odasına girdim, Sultan generallerin önünde durmuştu. Daha sonra oturduk ve bana şunları söyledi:

Sizi Suriye’ye kumandan tayin ettim. Oradaki durumlar çok kritiktir. O tarafları düşman eline geçirtmeyeceksiniz! Ben inanıyorum ki sen bu önemli görevi başarıyla yerine getireceksin. Öyleyse hemen gitmelisiniz.”

Böylece Mustafa Kemal daha önce kendisinin terk etmiş olduğu 7. Ordu’ya yeniden komutan olarak tayin edildi. 

İşte olup biten her şey bu vazifeden sonra başladı. 

Bunun için büyük bir bölüm açabiliriz, ama şimdilik bunu yapmıyoruz, sadece işaret ederek geçiyoruz, çünkü mevzuumuzun gidişatının başka yöne kaymasını istemiyoruz. 

Şu ana kadar anlattıklarımızla en hassas mevzulara değindik, bunun en mükemmel şekilde sonlandırılmasını “Lozan” anlaşması mevzusunu ele aldığımızda anlatacağız. 

İngiliz ordusu Türk ordusunu Suriye’nin kuzeyine doğru sıkıştırdı. Ama bu kesin bir sonuç değildi. Burada Mustafa Kemal, İngiliz komutanı General Allenby’le gizli bir anlaşma yapıyor. Aniden geri çekilme hadisesinin ardından Türk ordusunu kumandadan ve destekten mahrum bıraktı. Ve bununla ordunun düşmanın eline geçmesini sağladı. Yani gerçekten de Mustafa Kemal vatanı sattı!

Durun! Acele etmeyin, hiç garipsemeyin! 

Riyaziyede bir kaide vardır: Ya hüküm ve netice başa alınır ve ispat onu takip eder, yahut ispat peşin olur ve netice sonda gelir. Biz hükmü başa alarak ispatını ondan sonra vermek metodunu tercih ediyoruz. İspatımızın unsuru olan güvenilir vesikalar, aslında gerçekleri bulandırmak isterken, gözler önüne serenlerin kendi şahitlikleridir. Bunlar arasında Mustafa Kemal’in kendisi de var. Bunların idraklerinin dumura uğraması ise Allah'ın tedbiri gereğidir.

Şimdi yeniden 7. Ordu’ya dönelim ve Mustafa Kemal’in yapmış olduklarını kendisinden dinleyelim:

“Adeta delice bir emir verdim: Şam’da bulunan bütün kuvvetler benim orada bıraktığım İsmet İnönü Bey’in emri altında, Rayak taraflarındaki kuvvetler de Ali Fuat Paşa kumandası altında kuzeye hareket edeceklerdir. Emrin bir kopyasını bilgi edinmesi için Yıldırım Ordular Grubu Kumandanı Mareşal Liman Von Sanders’e gönderdim. Bana karşı bir köpürme olmuş. 

- “Kimdir bu adam ve ne yapıyor?” 

Zaten ben böyle bir beklenti içindeydim. Yapacağım işin ne olduğunu anlatacağımdan şüphem olmayarak ben, ateş altındaki Rayak istasyonundan, yerli halkın içinden geçerek Baalbek hattına geldim. Baalbek’te beni bekleyen komutan Ali Fuat Paşa’ya defalarca tekrarladım ki kuzeye doğru giden Türk ordusunun işini bitirmek lazım. Trenle Humus’a vardıktan sonra gece vaktinde Liman Von Sanders’le görüştüm. Liman Von Sanders’le arkadaşça bir üslupla konuyu aydınlatarak konuştum ve bu alınan kararın tam yerinde ve doğru bir karar olduğunu belirttim. Liman Von Sanders çok asilce bana şöyle dedi:

- Evet. Bu, doğru bir karardır. Ama ben işin sonunda yine de ecnebiyim. İşte bu sebeple  böyle bir karar veremem. Bunu ancak memleketin sahipleri verebilir.

- O halde karar mutlaka uygulanacak, dedim.

- Yalnız rica ederim, benim kurmay başkanımı da ikna edebilir misiniz?

General Liman Von Sanders’in Genelkurmay Başkanı Diyarbakırlı Kazım Paşa’ydı. Kendisi o zaman hasta yatıyordu. Ben Liman Von Sanders’le beraber yatalak hastası olduğu odasına gittik. Gerekli olan ve yapılması icap eden şeyleri ona açıklamaya başladım. Bunun üzerine Kazım Paşa da benim fikrime katıldı. Ama pratik kararıma gelirsek o şöyle idi: Ortada kalan Yedinci Ordu’yu kaldırıp dördüncü Ordu’ya bağladım… Benim fikrim, bunların hepsini Suriye’nin kuzeyinde, Halep’te bir araya getirmek ve daha sonra yeni bir karar almaktı…”[17]

Bu konuşmalardan çıkardığımız hülasa şudur: Mustafa Kemal çıkarmış olduğu “delice emriyle” Türk ordusunu Suriye’nin kuzey tarafına çekiyor, ordu birliklerinin komutanı Alman General Liman Von Sanders’in (General Liman Von Sanders önceden görev yapan Falkenhayn’ın yerine getirilmişti) raporunu ihmal ediyor. General bu haberi şaşkınlık ve hayretle karşılıyor. Ama o gerçek durumun gidişatını gördüğünde bu hadiseyi anlayışla karşılıyor. Alman General yabancı olması nedeniyle hayat memat konusu olan bu kadar önemli ve mesuliyetli bir vazifeyi üstlenmek istemiyor. Bu önemli vazifeyi bu memleketin evladına yani Mustafa Kemal’in eline bırakıyor. 

Böylece Mustafa Kemal’in isteği gerçekleşir.

Ordu Kuzey’e doğru harekete geçer.

Teşhisimiz sahih ve mutlak mı?

Şimdi bu mutlak teşhisle ilgili izahlara geçelim. Burada üç ihtimal var:

1- Bu plan öz itibariyle hayat macerasından alınmış dahice bir plandır.

2- Bu plan orduyu helake götüren ahmakça bir plandır. Ama güzel bir niyetle yapılmıştır.

3- Bu plan vatanı düşmana satmak çabasından başka bir şey değildir. 

Burada saymış olduğumuz üç ihtimal dışında dördüncü bir ihtimal yoktur. Birinci ihtimale gelirsek, planın sonucunu bilmemiz bizlere yetiyor. İkinci ihtimale ise Mustafa Kemal’in sahip olduğu askeri malumatlar engel oluyor. Onu seven hiç kimse onu bu derecede ahmaklık ve gafletle itham edemez. Hatta biz kendimiz bile böyle bir ithama ortak olamayız. O halde, acele etmeden, hislere kapılmadan tüm yönüyle tahlil etmemiz gereken sadece üçüncü ihtimal kalıyor. Şimdi “Atatürk’ün Hatıraları”ndan bu planın ve hareketin sonuçlarına bakalım:

“Verdiğim emirlere karşı çıkılacağının beklentisindeydim. Bu sebeple beklenti içinde olduğum mekânda bütün dikkatimle düşmanın saldırıya geçeceğini gözlemliyordum. 19-20 Eylül akşamı birlik komutanları İsmet ve Ali Fuat Paşa’yı telefona çağırdım ve şunu sordum:

- Emirlerimi uygulamak için gerekli tedbirleri aldınız mı?

Cevapları şöyle oldu:

- Emirlerinizin uygulanması tamamdır.

Muhaberata iletmeden önce düşman savaş hattımızda ateş açmaya başladı. Gece savaşla geçti. Sağ cenahımdaki ordu teslim olmuştu. Liman Von Sanders’in raporu üzerine akın eden düşman süvari bölüklerinin delip geçtikleri bu cepheydi. Gerçekleri açıkladım, ama ne fayda? Açıklanması uzun olan zorluklardan, nehirleri ve karaları aştıktan sonra nihayet ordumu Şam’a ulaştırmayı başardım.”[18]

Boş tevazuyu bir kenara bırakırsak, asıl felaketin Mustafa Kemal’in emirlerinin uygulanmasıyla ortaya çıktığını görürüz. Mustafa Kemal’in hatıraları, onun kendi emirleriyle düşmanın saldırısı arasında mükemmel bir örgütlenmenin sağlandığına işaret ediyor. Mustafa Kemal ordusunu ani bir şekilde geri çektiğinde, güvenlik açığı ortaya çıktı. İngiliz kuvvetleri bu boşluğu gördü ve ordunun cenahlarını kuşattı. Kuzey Şam’a doğru çektiğini söylediği orduya gelirsek, felakete neden olan ani çekilme sebebi olan, ordusunun geriye kalan kısmıydı. Mustafa Kemal’in hatıralarını okuyan kişi hayallerinde bu felaketin birkaç yüz askerin esir düşmesi olduğunu zannedebilir. Halbuki Dürzi ve Ermenilerin kurşunlarıyla öldürülenler dışında, esirlerin gerçek sayısı yüz bine yaklaşıktı. Ama bu nasıl olabilir? Böyle cüretkâr bir iddia nasıl yapılabilir? Ama dur bakalım, bu kadarlık ispat hâlâ yeterli değil. Şayet onlardan birisi çıkıp dese ki:

- Zekâsı ve askeri kavrayışına rağmen Mustafa Kemal’in bu kadar açık bir hata yapması mümkün müdür? Mustafa Kemal’in Türk ordusunu aniden geri çekmesinin sebebinin İngilizlerle anlaşması olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz? Buna deliliniz var mı?

Biz bu itirazı kendimiz yapıyoruz ki vereceğimiz cevap bütün hakikatleri kuşatsın, mevzuyla ilgili fikirlerimizi ortaya çıkarsın. Şimdi en güçlü mantıkî delillerle sunduğumuz bu itirazı imha edeceğiz.  

Hendese (geometri) ilminden malûm olduğu üzere, iki şeklin birbirine benzer ve uygun olduğunu tesbit etmek için şartlar vardır ve her biri tek başına yeterli gelmez. Ancak şartlar bir arada olduğunda benzerlik gerçekleşir. Misal olarak iki üçgenin iki kenarı eşit olduğu zaman benzerlik için yeterli gelmez ancak iki kenar arasındaki iç açılar eşit olduğunda benzerlik gerçekleşir. 

Mustafa Kemal’in yaptıkları ile düşmanların yaptıkları ve savaşı bir felaketten kurtarma arasındaki tevafuk ancak iki kenarın birbirleriyle eşitlenmesi gibidir. Benzerliğin tamamlanması için iki kenar arasındaki iç açıların eşit olması veya üçüncü bir kenarın eşit olması gerekir. 

Peki! 

Elimizden geldiği kadarıyla bize itiraz eden kimselere davamızı ispat etmek isteriz yani iki kenar arasındaki iç açıların eşitlenmesi veya üçüncü bir kenarın eşit olması gerektiğini ispat etmek isteriz. Bunu da bir hadiseye binaen yapacağız.

Ateşkesin sağlandığı günlerde, (Mustafa Kemal’in tercihiyle) Suriye fatihi İngiliz General Allenby İstanbul’a geldi. Türk hükümetinden talebi Mustafa Kemal’i, İngilizlerin istedikleri bir makama tayin etmekti. Bu makam, İngiliz nüfuzunun olduğu, petrol bölgesi Musul yakınlarındaki 6. Ordu Komutanlığı’dır. İngilizlerin güvenliklerinin sağlanması için tek yol Mustafa Kemal’in bu ordunun başında olmasıdır. Eğer Türk ordusunun başında Mustafa Kemal gibi güvenilir bir şahıs olmazsa İngilizlerin güvenlik ve rahatlığı kesinlikle sağlanamaz.

Evet, bu da çok şaşırtıcı ve cesur bir iddia değil mi? Peki bunun ispatı nerede? Öyleyse buyurun, Mustafa Kemal’i kendi hatıralarından dinleyin: 

“Bu sürede General Allenby İstanbul’a geldi. Bir gün Harbiye Bakanı ve Genelkurmay Başkanını yanına çağırdı. Generalin yanına girdiklerinde cebinden küçük bir not defteri çıkardı ve bazı istediği şeyleri yazmaya başladı. Harbiye Bakanı ve Genelkurmay Başkanı konuşmak istediklerinde general hemen sözlerini keserek şöyle dedi:

- Ben sizi buraya müzakere etmek için çağırmadım, size bazı isteklerimi sunmak için yanıma kabul ettim. 

Bu karşılaşma sırasında İngiliz General onlara, benim 6. Ordu’nun başına komutan olarak geçmem için tavsiyeler verdi. İşin tabiatını ve etrafımı saran şartları bildiğim için, derhal talebi reddettim… Reddetmemin neticesi olarak, araç konusu, geçim harçlıkları ve yaver meselesi ortaya çıktı.”[19]

Mustafa Kemal’in bahsini ettiği araç, harçlık ve yaver meselesi, İstanbul’daki hükümetin, Allenby hadisesi sonrasında, aniden kendisinden çekip aldığı araç, yaver ve kesilmiş olan geçim harçlıklarıdır. İngilizlerin Türk General adayının, İstanbul’daki çaresiz hükümete -ateşkes dönemi hükümeti- kadar uzanan tiksinmesinin derecesine bakın. 

6. Ordu komutanı olmaktan vazgeçmesine gelirsek, bu onun daha yüksek bir makamın peşinde olmasından dolayıdır. Bu sebeple İngilizlerin teklifini kabul etmedi. Çünkü bu teklifi kendi arzu ve çıkarlarının altında görüyordu. Belirtileri silinen ve saklanan -yerine milli kahramanlık imajı çizilen- bu ihanet için mutlak belge, hain tarafından bir itiraf veya o haini kullananların teşhiri ile mümkündür. Elbette bu imkânsızdır, fakat biz en sağlam delili kendi sözlerinde, dilinin sürçmesinde ve kasıtsız itiraflarında buluyoruz. Belli ki Mustafa Kemal’in İngilizlerle olan ilişkisi Lozan anlaşmasına kadar devam etti, hatta kurşun tabutuna girene kadar çevresinde İngiliz yetkililerin çırpındıklarını görüyoruz. Takdim edeceğimiz çok enteresan bir belgede Mustafa Kemal’in bariz bir şekilde Bolşeviklere yaklaştığı (tabiî ki Türkiye’nin bekasının ve maslahatın bunu gerekli kıldığını hatırlatarak) anlatılıyor. Hakikatteyse yalnız İngilizlerin salahı için çalışıyordu. 

Şöyle ki, Anadolu’daki Doğu cephesinden sorumlu olan Kazım Karabekir Paşa, İstiklal Savaşı sırasında gizli şifrelerle gizli talimatları açıklıyor. Mustafa Kemal’le arasında çıkan ilk anlaşmazlığın da bu gizli talimatlar nedeniyle ortaya çıktığını söylüyor. Her şeye rağmen, bu meseleye objektif, tedbirli ve ciddi yaklaşıyor, hatta bazen iyi bir kalple ve naif bir şekilde yaklaşıyor. Bazen şüpheli hislerden kaçınmanın imkânsız olduğu yerler bulduğunda Mustafa Kemal’in Fransızların tabiriyle “Counter Spion”, (karşı casus) olduğunu düşünmekte ve anlamakta zorluk çekiyor. Bu nedenle de Kazım Karabekir, “Şaşkınlıktan yerimde dondum kaldım” sözüyle yetiniyor.

Şimdi de Kazım Karabekir Paşa’nın anlamadıklarını hakiki yönleriyle ortaya koyacak “Siyasi İhtilaflar” (Kandemir Matbaası 1955) kitabındaki belgeleri gün yüzüne çıkarmaya çalışacağız. General Kazım Kara Bekir’in sözlerinin metnini sizlere sunuyoruz:

 “14 Kânunusani (Ocak) 1920 tarihinde Mustafa Kemal Paşa Hazretleri Ankara’da iken herhangi bir tehlikeye karşı müdafaayı sağlayacak milli bir plân tertip ederek ilgililere tebliğ ettiler. Bunda 12. 14. ve 20. Kolordular ve Aydın Cenup Grubu Miralay Refet Bey kumandasındaki müfreze ve milisler ve Şimal Grubu On dördüncü Kolordu Kumandanı Yusuf İzzet Paşa doğrudan doğruya Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine, 3. 13. ve 15. Kolordular da bana merbut bulunacaklardır. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri aynı zamanda umum Anadolu kumandanı unvanını alacak ve Erkân-i Harbiye Riyasetine de Ali Fuat Paşa idare edecektir. Esasen Erzurum ve Sivas’ta dahi bu hususta görüşmüştük. Yani Şark’ı ben, Garbı da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri müdafaa ve temin edecektik.

Ancak bu plânda Şark hareketi bahsi yoktu. Bütün kuvvetlerin dahilde çalışacağı zikrolunuyordu. Şöyle ki, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri Garp cephesiyle meşgul iken, Sivas’taki Üçüncü Kolordunun dâhili taşkınlıklara ve hariç müstevlilere karşı vazifesi zikredilerek 15 ve 13. Kolordulara da, bu Kolordunun vazifesini mümkün olduğu kadar kolaylaştırmağa çalışması bildiriliyordu.

Hâlbuki bu planın tespiti tarihinden on sekiz gün sonra 3 Şubat 1920’de Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin bana gönderdiği şifrede: “Diğer cephelerde bir şey yapmak imkânı yok. Gayri müsait sulh şartlarına karşı silahlı olarak mukavemet imkânını gösteren bir Kafkas cephesidir. Türkiye Kafkasya’da Bolşevik istilasını kolaylaştırmak ve harekâtını onunla tevhit etmekle, Garptan Şarka doğru Anadolu, Suriye, Irak, İran ve Hindistan kapılarını mükemmel bir surette açmış olacaktır. Düşmanlar ise bu açık kapıları kapamak için taarruzî harekât sevkulceyşiyi yapacak kuvvetleri suretle tedarik edemezler diye şu izahta bulunuyorlardı: Düşmanlar, Bolşeviklerle Türkler arasını Kafkas milletleri vasıtasıyla kesmek planını kurmuşlardır. Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve belki Şimali Kafkas hükümetlerinin istiklallerini tasdik ederek, bunları celbederler. Şimdi bunların Bolşeviklerle vuruşmalarını bir emrivaki yapmak için her suretle teşvik ve takviye etmektedirler. Bundan maada bizzat kuvvet sevkine başlamışlardır ki, bu kuvvet tesiriyle hem Bolşeviklerle müsademeyi teşri etmek, hem de Kafkas milletlerinin Türklerle Bolşeviklerin herhangi bir temaslarını men ve murakabe eyleyerek, Kafkas seddini arkadan yıkacak tahşidata başlamak, yeni Kafkas hükûmetleri ve bilhassa Azerbaycan ve Dağıstan gibi İslâm hükûmetleriyle müstacelen temasa geçerek hilaf planına karşı kararlarını ve vaziyetlerini anlamak ve Kafkas milletleri bize set olmağa karar verdikleri takdirde taarruz hareketlerimizi tevhit için Bolşeviklerle anlaşmak ve dahilen Milli teşkilatı son derece tevsi ve takviye ile silah ve cephane gibi malzememizi vermemek için silah istimal etmektir. En mühim vazife ise İtilafçıların zaman kazanmasında meydan vermemektir. Buna ancak vaziyeti bu suretle muhakeme eden kati karar sahibi bir hükumet yapabilir.

Hini hacette memleketin Anadolu’dan idaresini mümkün kılacak hazırlıklara başlanması gerektiği de anlaşılır. Biz bu müsademeye, iki ay sonra vaki olacağından, daha müsait şartlar dahilinde ve itilaf manzumesinin hazırlığını dahi ikmal etmemiş bulunduğu zaman dahil olacağız. Eğer böyle bir hükumet ihdasına imkân yoksa, maatteessüf, ümide düşmeğe sebep de yok demektir. Aldanmayarak bu vaziyeti şimdiden müşahede ve kabul etmeliyiz. Bunun üzerine ittihaz edeceğimiz tedbir, Heyeti Temsiliye arkadaşlarımızı İstanbul’dan çekmek ve derhal Kafkas milletlerine müracaatla, hemen yukarıda bildirilen tedbirlere gayri resmi, fakat fiili olarak teşebbüs etmektir.

Neticede ordumun yalnız silahları değil, insanları da ebediyen gömülecek, ondan sonra da idam fermanımız olan sulh muahedemizi, dipçikler altında İstanbul Meclis Mebusanına tasdik ettireceklerdi. Rawlinson’un bizden müthiş bir intikam almak planını tatbik ettirmek için, eskisinden daha çok bir itina ile beni teşvik edip durduğu bir sırada, herhalde buradaki vaziyeti yakından bilmeyişlerinden dolayı Ankara’daki Heyeti Temsiliye’den (M. Kemal) imzasıyla gelen şifre karşısında dona kaldım ve verdiğim şu cevapta, ileri sürülen fikirleri reddettikten sonra, kendilerini ikaz için, bu planın nereden mülhem olduğunu sormak zaruretini de duydum.”

Burada Şark sınırında bir askeri harekatın varlığına dair herhangi bir işaret bile yoktu. Tüm kuvvetlerin dahili vazifelerle uğraştığı gözükmekteydi: 

“Şöyle ki Mustafa Kemal Paşa Hazretleri Garp Cephesiyle meşgul iken, Sivas’taki 3. Kolordu’nun dâhili taşkınlıklara ve haricî müstevlilere karşı vazifesi zikredilerek, 15 ve 13. Kolordulara da bu Kolordunun vazifesini mümkün olduğu kadar kolaylaştırmağa çalışması bildiriliyordu. Halbuki bu planın tespiti tarihinden on sekiz gün sonra 3 Şubat 1920’de Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin bana gönderdiği şifrede: Diğer cephelerde bir şey yapmak imkânı yok. Gayri müsait sulh şartlarına karşı silahlı olarak mukavemet imkânını gösteren bir Kafkas cephesidir. Türkiye Kafkasya’da Bolşevik istilasını kolaylaştırmak ve harekâtını onunla tevhit etmekle, Garptan Şarka doğru Anadolu, Suriye, Irak, İran ve Hindistan kapılarını mükemmel bir surette açmış olacaktır. Düşmanlar ise bu açık kapıları kapamak için taarruzî harekât sevkulceyşiyi yapacak kuvvetleri suretle tedarik edemezler diye şu izahta bulunuyorlardı.”

Daha sonra kendisi bu izahı sunuyor:

“Düşmanlar ise bu açık kapıları kapamak için taarruzî harekât sevkulceyşiyi yapacak kuvvetleri suretle tedarik edemezler diye şu izahta bulunuyorlardı: Düşmanlar, Bolşeviklerle Türkler arasını Kafkas milletleri vasıtasıyla kesmek planını kurmuşlardır. Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve belki Şimali Kafkas hükümetlerinin istiklallerini tasdik ederek, bunları celbederler. Şimdi bunların Bolşeviklerle vuruşmalarını bir emrivaki yapmak için her suretle teşvik ve takviye etmektedirler. Bundan maada bizzat kuvvet sevkine başlamışlardır ki, bu kuvvet tesiriyle hem Bolşeviklerle müsademeyi tesri etmek hem de Kafkas milletlerinin Türklerle Bolşeviklerin herhangi bir temaslarını men ve murakabe eyleyerek…” 

Mustafa Kemal bu düşüncelerini belirttikten sonra kendisini sanki İngilizlere düşman gibi takdim ediyor ve Bolşeviklerle beraber olma teklifini öne sürüyor. Bu İngiliz sömürgeciliğini engellemek ve mıntıkalardaki nüfuslarının tehlikeli boyuta varmasının önüne geçmek içindir. Bu komik plan nedeniyle de Mustafa Kemal, Türk Kafkas Halklarını ve Müslümanları arkadan vurarak, Rusların önündeki yolu açmak istiyor ve onların görüşlerine tâbi oluyor. Şu an bize karşı uygulanan plan budur. Bu plan neye ihtiyacımız olduğunu ve hangi tedbirleri almamız gerektiğini gösteriyor. Almamız gereken tedbirler aşağıdaki gibidir:

“…Kafkas seddini arkadan yıkacak tahşidata başlamak, yeni Kafkas hükûmetleri ve bilhassa Azerbaycan ve Dağıstan gibi İslâm hükûmetleriyle müstacelen temasa gelerek hilaf planına karşı kararlarını ve vaziyetlerini anlamak ve Kafkas milletleri bize set olmağa karar verdikleri takdirde taarruz hareketlerimizi tevhit için Bolşeviklerle anlaşmak ve dâhilen Millî teşkilatı son derece tevsi ve takviye ile silah ve cephane gibi malzememizi vermemek için silah istimal etmektir. En mühim vazife ise İtilafçıların zaman kazanmasında meydan vermemektir. Buna ancak vaziyeti bu suretle muhakeme eden kati karar sahibi bir hükumet yapabilir.

Hini hacette memleketin Anadolu’dan idaresini mümkün kılacak hazırlıklara başlanması gerektiği de anlaşılır. Biz bu müsademeye iki ay sonra vaki olacağından daha müsait şartlar dahilinde ve itilaf manzumesinin hazırlığını dahi ikmal etmemiş bulunduğu zaman dahil olacağız. Eğer böyle bir hükumet ihdasına imkân yoksa, maatteessüf, ümide düşmeğe sebep de yok demektir. Aldanmayarak bu vaziyeti şimdiden müşahede ve kabul etmeliyiz. Bunun üzerine ittihaz edeceğimiz tedbir, Heyeti Temsiliye arkadaşlarımızı İstanbul’dan çekmek ve derhal Kafkas milletlerine müracaatla, hemen yukarıda bildirilen tedbirlere gayri resmi, fakat fiili olarak teşebbüs etmektir.”

Kazım Karabekir Paşa, Ankara’daki Heyeti Temsiliye’den Mustafa Kemal imzasıyla gönderilen şifreyi sunduktan sonra sözlerine şöyle devam ediyor: 

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin imzasıyla gönderilen şifrenin sonunda dikkat çekici bir nokta vardı ve ben bu şifrenin gerçekten bizim yararımıza olmadığını ve iki yönden tehlikeli olduğunu gördüm:

Birinci Nokta: Lort Kirzon’un öz kardeşi Rawlinson, İngiltereli önemli şahsiyetlerle istişare yaptıktan sonra bana geldi, bu açıklamaların aynısını bana verdi ve beni hemen saldırıya geçmeğe teşvik etti.”

Bunlardan sonra Kazım Karabekir Paşa, -İngilizlere düşmanlık besleyen- Mustafa Kemal’in istekleriyle, İngilizlerin talepleri arasındaki benzerlikten dolayı yaşadığı şaşkınlıktan sonra duymuş olduğu tuhaf hali anlatıyor. Ama Kazım Karabekir Paşa bu tuhaf karşılaşma üzerinde fazla durmadan ve derine gitmeden böyle bir teşebbüsün Türkiye ve Türk Ordusu için nasıl felakete yol açacağını açıklayarak tahlil ediyor ve sonunda aşağıdaki neticelere varıyor:

“Neticede ordumun yalnız silahları değil, insanları da ebediyen gömülecek, ondan sonra da idam fermanımız olan sulh muahedemizi, dipçikler altında İstanbul Meclis Mebusanına tasdik ettireceklerdi. Rawlinson’un bizden müthiş bir intikam almak planını tatbik ettirmek için, eskisinden daha çok bir itina ile beni teşvik edip durduğu bir sırada, herhalde buradaki vaziyeti yakından bilmeyişlerinden dolayı Ankara’daki Heyeti Temsiliye’den (M. Kemal) imzasıyla gelen şifre karşısında dona kaldım ve verdiğim şu cevapta, ileri sürülen fikirleri reddettikten sonra, kendilerini ikaz için, bu planın nereden mülhem olduğunu sormak zaruretini de duydum.”

İstiklal sevgisi olan gerçek kahramanlardan biri olan Kazım Karabekir Paşa’dan nakletmiş olduğumuz bu belge, kendisi bunu tam mânâsıyla idrak etmese de, hiç şüphesiz Mustafa Kemal’in hakiki ve gizli kastının ne olduğunun açık delilidir. Biz Mustafa Kemal’in -tüm açık karineler ve delillerle- bu gizli ve gerçek niyetin hülasasını verebiliriz. Mevzuyla ilgili tüm hakikat şöyledir:

1- İngilizler, Türk direnişinin ne şimdi ne de sonra kırılacağına ve sona ereceğine inanmıyorlardı. Bu direnişin kırılmasını ve sonlanmasını Garpta Yunanlara bıraktılar ve daha sonra Şarkta Türkleri intihar hareketine sürdüler.

2- Komünistlerin önünü açmak için Kafkasyalı Müslümanların arkadan, Anadolu Müslümanları aracılığıyla vurulması konusuna gelirsek, burada mutlak anlamda İngilizlerin maslahatını tehdit edecek hiçbir şart ve hususi durum yoktu. Bu arada Rusların başının kendi iç savaş ve dâhili sıkıntılarıyla belada olması, onların bu meseleye yönelmelerinin ve bununla ilgili düşünmelerinin çok uzak bir ihtimal olduğunu gösteriyor.

3- Böylece, İngiliz politikasının en sert düşman olarak gördüğü İslâm’ı temsil eden Türk kuvvetlerinin çöküşü gerçekleşti. İngilizler Ortadoğu politikasında ön saftaki koltuğa oturdu ve kuvveti ele geçirdi. Bundan dolayıdır ki İngilizler, Türkiye’de ne Yunan cephesi ne İtalyan cephesi ne de Fransız cephesi yanında hususi bir savaş cephesi açmadılar. İngilizler beklediler, seyrettiler, gizlendiler ve hadiselerin açıklığa kavuşmasını gözetlediler. Bolşeviklerin işi de kolaylaştı.

4- İngilizlerin bu siyasetine hizmet veren şahıs onların hizmetçisidir. Bu hizmetçi de, Birinci Cihan Harbi’nde Suriye Cephesini yok edip İngilizlere teslim eden Mustafa Kemal’den başkası değildir.

5- İngiliz diplomasisinin en meşhurlarından olan Lord Kirzon, (kendisi Lozan konferansında Türkiye’nin İslâm’dan tamamen uzaklaşmasıyla İstiklal elde edeceğini savunan zattır), öz kardeşi Rawlinson’u, (Mustafa Kemal’in kendisine şifreyle göndermiş olduğu talimatlara dayanarak), Kafkasya’da savaş cephesinin açılması yönünde teşvik etmesi için, maksatlı bir şekilde Kazım Karabekir Paşa’ya gönderiyor. Şüphe yoktur ki Mustafa Kemal bu talimatları daha önce kabul etmişti.

6- İşler bu tertiple devam ederken Mustafa Kemal, Bolşeviklerle yakın ilişkiler kurmak için İngilizlere düşman olmayı göze alıyor. Tabiî ki Bolşeviklere yaklaşması, vatanına hizmet amacıyla değil, bilakis benliğini ve arzularını doyurmak için. Vatanı bir ucundan diğer ucuna kadar İngiliz sömürgecilerinin eline geçse bile, zamanı gelince, (Hindistan Maharacası gibi), Türkiye’nin başına geçmeyi planlamaktadır. Fırsat doğunca İngilizlerin yardımıyla, -güya ülkeye istiklal kazandırmak ve muhafaza etmek için- Türkiye’ye liderlik edecektir.  (Ki öyle oldu, Firavun ve Nemrut’lar gibi kibirli bir diktatör oldu). Buradaki emellerini gerçekleştiremezse Rusya’ya kaçabilecekti.

7- Netice ne olursa olsun, gerçekten bu ikili oyunun ihtimalleri (destek ne taraftan gelirse o tarafa yaslanacaktı) kendine uygun fırsatları kollamak ve İslâm’a darbe vurmak için Mustafa Kemal’in çıkarlarına hizmet ediyordu.

Mustafa Kemal Halep’teyken düşünce ve projelerini, “Atatürk’ten Hatıralar” kitabının 79-80. sayfalarında şöyle kaydediyor:

“Bu bakanlığın düşmesi ve yerine ortak olarak çalışabileceğim ve ordunun komutanlığını tamamen bana devredecek başka bir bakanlığın kurulması yönünde çok emindim. Bu kurulacak olan yeni bakanlık durumlara iltizam gösterecek, olaylara yeni ve hızlı çözüm getirecekti. Bense bu yöndeki bakışımı Sultan Vahidüddin’e göndermiş olduğum telgrafta belirttim. Telgrafta İzzet Paşa’nın yeni bakanlığa atanmasıyla ilgili adaylığını sunmuştum. Aynı şekilde bazı arkadaşların da yeni bakanlıkta görev yapmaları için adaylıklarını sunmuştum. Bununla beraber o telgrafta, Sultan’dan talebim olan Harbiye Nazırlığının vesikalarının bana sunulduğunu belirttim ve Bakanlık için adaylıklarını sunduğum kişilere, içinde Sultan’la olan iltimasımı da açıklamış olduğum mektuplar gönderdim.

Kısa bir dönem sonra Talat Paşa bakanlıktan istifa ediyor ve yerine İzzet Paşa’nın rehberliğinde yeni bir bakanlık kuruluyor. Bu bakanlığın kurulmasıyla telgrafım arasındaki irtibatın boyutunu şu ân ifade edemem, sadece şunu söyleyebilirim ki, telgrafta isimlerini saydığım arkadaşlarımın büyük bir kısmı kurulmuş olan yeni bakanlıkta görevlerini aldılar. Bakanlığın oluşumundan kısa müddet sonra Nazırlar Bakanı olan İzzet Paşa’dan bir mektup teslim aldım. Ve bu telgraf –hatırladığım kadarıyla- şu cümlelerle bitiyordu:

“… Badessulh refakatiniz eltaf-ı Sübhaniyeden memuldur.”

Telgrafın cevabı olarak kendisine gönderdiğim mesajda ona şunları anlatmaya çalıştım:

“Ben barışın hiç de çabuk geleceğine inanmıyorum ve o zamana kadar ülke pek çok krizle karşı karşıya kalacak. Bu savaş döneminde vatanıma yeni hizmetler teklif edebileceğime kesin kanaat içindeyim ve bu sebeple de Harbiye Nazırlığını ve Kuvvetler Kumandanlığını istiyorum.”

Adana’da General Liman, Yıldırım Ordular Grubu Kumandanlığını Paşa’dan devralıyor. Lakin bu kumandanlık olayı yüksek makam olması dışında hiçbir faydası olmayan bir şeydi. Çünkü bu ordular hiçbir şey ifade etmeyen savaşın kalıntılarından başka bir şey değildi. Bu orduların kuvveti tam teçhizatlı bir tugayın kuvvetinden bile azdı.

Ve sonunda İstanbul’da ateşkes…

 

ESİR İSTANBUL

Beyaz atının sırtında Fatih Sultan Mehmed’in delip geçmiş olduğu İstanbul surları… Aynı surlardan İstanbul’a, Fransız kumandan (Selânik ordusunun komutanı) beyaz atının sırtına binerek giriyor... Ermeni, Yahudi ve Rumlardan oluşan bir grup, onun için ta Galata köprüsünden Beyoğlu’na kadar büyük caddeden yürüyerek, İstanbul’un fethinden tam 465 sene sonra esarette olan Türklerin başkentinin düşüşünü kutluyor, alkış ve tezahürat yapıyorlar. 

Resmî olarak ilanından önce esir şehir için ilk alametler görünüyor. Limanlardaki savaş gemilerinde, koalisyon devletlerine ait farklı bayraklar dalgalanıyor. Bu dekor Mustafa Kemal’in “Samsun’a” doğru istikamet aldığı gün gerçekleşiyor. 

Tam bu sırada İzzet Paşa bakanlıktan istifa ediyor ve yerine Tevfik Paşa bakanlığa getiriliyor ama İzzet Paşa(istifasında evvel) Mustafa Kemal’e İstanbul’da buluşmalarının daha uygun olduğunu haber veriyor. 

Mustafa Kemal’in İstanbul’da yaptığı ilk iş, arkadaşı İzzet Paşa’nın bakanlığa geri döndürülmesi yönünde çabalaması oluyor ki, bununla Harbiye Nazırlığını ele geçirmeyi planlıyordu. Bu sebeple yeni kurulacak kabineye mani olmak ve başka bir kabine kurdurmak çabasında olduğunu görüyoruz. Meclisin mebuslarının mühim bir kısmını bir araya toplayarak onlara kabineye güvenoyu vermemelerini söylemiş, âdeta kürsü nutukları vermiş ve fikirlerini kabul ettirmeye çalışmıştır. Ama isimler okunur, oylar sayılır ve netice umumi heyete açıklanır: Tevfik Paşa kabinesi büyük çoğunlukla güvenoyu almıştır. Hatıralarında da ifade ettiği gibi “duyguları ve fikirleriyle bu garip gruptan” ayrılır, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı derhal terk eder ve Akaretler’deki evine çekilir… Sultan’a randevu talebinde bulunmak için bir mektup yazar. Sultan’ın cevabı şöyle olur: “Bizi görebilmek için Cuma namazında hazır bulunsun”.

Cuma namazı merasimi… Mustafa Kemal, Allah’a imân ettiği için değil insanlara gösteriş amacıyla namaza katılır… Sultan’la neredeyse bir saat görüşür… Fakat hiçbir netice alamaz… Sultan’ın ondan talebi ordunun Saltanata sadakatini garanti etmesidir ama bu talebi görmezden gelir… VahidüddinMustafa Kemal’in tüm iniş çıkışlarına hazırlıklıdır... 

Vatan kan ağlarken, her tarafta bazı teşebbüsler tertip edilip, tedirginlikler yaşanırken Mustafa Kemal’in tüm bu endişelerden ve ıstırap duygusundan uzak olduğunu görüyoruz. Zira kendinden gayet emindir; parasını kârlı bir ticarete yatırmaya çalışır, ama dolandırıcılık tuzağında parasını kaybeder. 

Sonra bazı maceraperest kişilerle gazete çıkarma peşine düşse de, alâka görmediğinden iflas ederek kapılarını kapatmak zorunda kalacaktır. 

Lakin daha sonra iftiharla şöyle diyecektir: 

- “Muhakkak basında da çalışmışlığım olmuştur.”

Israrla bir şeyler yapma peşindedir, daha doğrusu bir şeylerin olması için çaba vermektedir. Bu sebeple etrafındaki herkesle irtibat kurmaya çalışmaktadır. İttihatçılardan arta kalanlarla irtibat sağlamış, koalisyonla görüşmeler yapmış, aynı şekilde İngilizler ve İtalyanlarla da görüşmelere devam etmişti… Herkesle… Hatta İngilizlerin Türkiye’deki istihbarat ajanı olan meşhur Papaz Frot’la bile irtibat kurmuştu. 

Bu esnada Mustafa Kemal, Beşiktaş’taki evinden ayrılmıştı ve bugün müze olan Şişli’deki evinde tek başına yaşamaya başlamıştı. 

Mustafa Kemal hayatının hiçbir döneminde herhangi bir ailevî bağlılık kuramamıştı. Hiçbir zaman aile terbiyesi alamamış ve evlat kimliğini taşıyamamıştı. Zira takdiri İlahî, onun tek başına yaşamasını yazmıştır.

Atatürk’ün Hatıraları” isimli kitapta, kendisi hakkında neler söylediğine dikkat edin:

“Küçüklüğümden bu yana özel tabiata ve yapıya sahip birisiyim. Küçükken kalmış olduğum evde annemin, kız kardeşimin veya herhangi bir arkadaşımın varlığından rahat edemiyordum. Şöyle ki ben küçüklüğümden bu yana hep müstakil olmayı ve tekliği severim. Devamlı bu şekilde yaşadığım için bende hiç kimsede olmayan garip bir yapı vardı, şu sebeple ki, ben kesinlikle hiç kimseye, ne annemle (babama gelince o daha erken ölmüştü), ne kardeşimle, ne de hiçbir yakınımla rahat hissetmedim. Onların bana söylemiş oldukları hiçbir tavsiye, nasihat, rehberlik ve fikirlere ihtiyaç duymuyordum… Ailevî çevrede yaşayan kişiler iyi bilir ki, hiçbir zaman ailenin verdiği samimi nasihatlerden kurtulamazlar.”[20]

Mustafa Kemal’i davulla zurnayla övenler ve savunanların ortak yalanları da şu ki, Mustafa Kemal çocukluk senelerini yaşamış olduğu bu evde, millî istiklal hareketi planları ve fikirlerini kurmaya başlamıştı. 

Yalandır… Külliyen yalandır! 

Mustafa Kemal’in (hatta Samsun’a yolculuk yapacağı güne kadar), makam şehveti ve arzu ettiği şeye ulaşmak için nereden veya kimden olursa olsun destek aramak dışında hiçbir kaygısı yoktu. Daha sonra da kendisini sarhoşluk ve zevkler alemine kaptırdı. Ateşkes döneminde Pera Palas otelindeki dağınık yatağından hiç çıkmıyordu. Bir defasında İngilizler onu kendi masalarına davet ettiklerinde onlara şu sözlerle cevap vermişti: 

“Onların bu masaya gelmeleri gerekir… Bu ülkede ev sahibi biziz ve misafir olan onlardır.”

Şişli'deki evine gelince, sonradan burası siyasî komplo ikametgâhına ve zevk-ü sefa merkezine dönüştü. Kendisini methedenler tarafından kaleme alınmış hatıralarını ve hayatını araştırmacı gözüyle tarayanlar bunu görebilir. 

Evet. Bir dönem şöhret kazanmak için makam peşinde koşturdu. Hatta o dönem bir makama sahip olabilmek için Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne[21] yaklaşmaya çalışıyordu. Ama çabaları boşa çıkınca, bu girişimlerini, sanki asıl hedefi olan Anadolu’ya gidişini onlardan saklamak için yapmış gibi gösterdi. 

Hürriyet ve İtilafçılar arasında Zeynel Abidin Efendi gibi Mustafa Kemal’e güvenmenin doğru olmadığı inancında olanlar da vardı. Mustafa Kemal’in bu sırada nasıl menfaatçi tavırlar sergilediğini “Çankaya” eserinin 164. sayfasından dikkatle okuyalım:

Mustafa Kemal’in İstanbul’dan çıkıncaya kadar Hürriyet ve İtilafçıları oyaladığı meydandadır. Bu oyalamanın onun en elverişli şekilde Anadolu’ya geçmesi için de faydası büyük olacaktır. Hürriyet ve İtilafçılar arasında ona güvenmenin doğru olmadığı inancında olanlar da vardı. Hoca Zeynel Abidin bunlardan biridir. Bir gün:

- Siz ondaki o gök gözleri görüyor musunuz? Eline fırsat geçerse ne halife bırakır ne padişah, demişti.

Koca kara kafa haklı idi. İyi ki ona inanmamışlardı.”

Bu zaman diliminde Mustafa Kemal’in bir hanım sultanla evlenmesi bahsi üzerinde hiç durulmasa da olur. Bu hanım Sultan Vahidüddin’in kızı Sabiha’dır. 

Yazar Şevket Süreyya Aydemir “Tek Adam” isimli kitabının 348-349. sayfalarında bu hadiseyi şu şekilde tasvir ediyor: 

“Gerçi bazı saray kadınları arasında bu genç, güzel ve kumral kumandanın adı geçer dururmuş. Nakledildiğine göre saray kadınları ona kendi aralarında hoş bir isim bile takmışlardır: Sarıgül!” 

Aslında hadise yazarın anlattığı gibi değildi. Vahidüddin’in kızı Sabiha Sultan’a talip olan Mustafa Kemal’di. Aldığı red cevabının utancını saklamak için saray kadınlarının onu “yakışıklı sarışın” diye çağırdığını iddia ediyordu.

Hakikat şu ki, Sabiha Sultan son sultan ailesinin fertlerinden olan Abdülmecit Efendi’nin oğlu Faruk Efendi’yi seviyordu ve nitekim sonra onunla da evlendi. Mustafa Kemal’in bu yöndeki çabaları ise ilk adımda başarısızlıkla sonuçlandı. 

Ve burada şu açıklamaya yer verilmesi gerekir: Mustafa Kemal devamlı olarak İngilizlerin koruması ve gözetimi altındaydı ve İngilizler ondan daima bir beklenti içindeydiler. Burada insanın aklına büyük bir soru geliyor: 

İngilizler ateşkes sırasında kendilerine karşı (azıcık bile olsa) kalem veya kılıçla savaşan herkesi tutuklarken, Mustafa Kemal’i sadece Malta'ya sürdüler. Neden Mustafa Kemal’e, Filistin’de onları “yenen!” ve Çanakkale’de onları denize atan “meşhur komutana!” dokunmadılar?

Şimdi “Tek Adam” kitabının 357. sayfasındaki şu satırları okuyalım: 

“Meselâ 6. Ordu Kumandanı Ali İhsan Paşa Irak-Musul cephelerinde İngilizlere karşı kıyasıya savaştığı için, mütarekeden sonra vazifesi sona erip, hem de hükümetin emri ile İstanbul’a gelince, tam Haydarpaşa’da trenden inerken, kendini bekleyen yakınlarının bile ellerini sıkmaya bırakılmadan İngiliz askerleri tarafından yakalanmış, doğru İngiliz sefaretine götürülmüştü! Hâlbuki İngilizlerin de, Fransızların da, Ali İhsan Paşa’dan çok, Mustafa Kemal’le görülecek o kadar hesapları vardı ki!”

Bu satırlardan sonra şüphe yoktur ki sualimiz daha da kuvvetleniyor. Tabiî ki mesele böyleyse nasıl hür bırakıldı? Aynı sual “Hatıralar” kitabının yazarı Falih Rıfkı’nın da dikkatini çekmiş ve bunun cevabını Mustafa Kemal’in kendisine bırakmıştı: 

Mustafa KemalEnver Paşa’ya düşmanlık beslediği için Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin güvenini kazanamamıştı. Yalnız Mustafa Kemal’in İngilizler tarafından tutuklanmamasının ve hapsedilmemesinin sebebiyle ilgili dönen soru olduğu gibi duruyor. Bu sorunun cevabını kendi hatıralarından hepimiz beraber dinleyelim:

- “Ateşkes döneminde hakkımda devam eden bir şüphe vardı. Mustafa Kemal’i niçin tutuklamamışlardı? İzzet Paşa’dan sonra sadrazamlığa gelenlerle, durmadan değişen kabinedeki nazırlar benim hakkımda şöyle bir anlayışta idiler: Ben, Talat ve Enver Paşaların ve umumi olarak İttihat ve Terakki’nin muhalifi idim. Bu sebeple de onlar beni kendi taraflarına kazanılabilirdi. Hatta benimle bu yolda yakınlık kurmak isteyenler de olmuştu.”[22]

Peki, bu bir cevap mı? Yoksa kendisinin de açık ve net olarak söylediği gibi, İngilizlerin kendi taraflarına kazanabileceklerini umdukları şahıs olduğunun itirafı mı? 

Öyleyse neden? 

Çünkü Suriye tecrübesinin varlığı söz konusuydu. 

Buna ek olarak, Falih Rıfkı’nın, Mustafa Kemal’in Hürriyet ve İtilaf kurumunun güvenini kazamadığı ifadesine aykırı bir açıklama var. Öyleyse Mustafa Kemal’in İngilizlerin hizmeti altında olduğuna dair bir başka delil de budur. En küçük ihtimalde bile İngilizlere hizmet etmeye hazır birisidir. Her hâlükârda bu mevzuların hepsi “Lozan Anlaşması” bahsi geldiğinde açıklığa kavuşacak.

 

ANADOLU’YA DOĞRU

Bu sırada Saray, Babı Ali ve Sadrazam Ferid Paşa, sert yapılı, yüksek makamlara gözlerini dikmiş biri olarak görmek dışında Mustafa Kemal’e karşı menfi düşünceler beslemiyorlardı. Bu zavallılar her zaman Mustafa Kemal’e hüsnü niyetle -hatta safça- bakmışlardı. Mustafa Kemal’i önemli işlerle görevlendirmenin mümkün olacağına inanıyorlardı. Lakin Sadrazam ve Sultan’ın bu konuda fikirleri ayrılıyordu. 

Sultan, -nitekim az sonra bunu göreceğiz-  Mustafa Kemal’in, vatanın kurtarılması yönünde önemli bir görevi üstlenebileceğini düşünüyordu. Ferid Paşa ise Mustafa Kemal’in İstanbul’dan çıkarılmasının, İstanbul’da bazı huzursuzlukların giderilmesine yardımcı mahiyette olacağı düşüncesindeydi. 

Belli ki Ferid Paşa Sultan’ın niyetini bilmiyordu. Sultan, selefi Sultan İkinci Abdülhamid gibi ketum bir insandı. 

İşte davanın temel noktası.

Mustafa Kemal Doğu Anadolu’da 3. Ordu Müfettişi olarak görevlendirildi ve ilk olarak Ferid Paşa tarafından karşılandı… 

Sadrazam makamında damat Ferid Paşa altın gözlükleri ve sevinçten parlayan gözlerle beni karşıladı. Bana fazlasıyla yakınlık ve kibarlık gösterdi. Bana olan büyük güveninden ve benden çok şeyler beklediğini haber verdi ve ben de ona rahatlatıcı cevaplar verdim. Konuşurken sözleriyle bana tam bir yetki vereceğini ima etti. Ona veda ettiğimde bana şunları söyledi: “Herhangi bir talebin olursa, kesinleştirdikten sonra bana yazarak iletebilirsin.” Ona, bunun büyük fayda sağlayacağını söyledim ve kendisine defalarca derin şükranlarımı belirttim. Sonra sadaret makamından ayrıldım.”[23]

Sadrazamın evindeki yemek sonrasında yapılan sohbette şunlar konuşuluyordu: 

Damat Ferid Paşa benimle yalnız kalmaktan sıkılıyor gibiydi, sanki üzerinde ağır bir yük vardı.

- Yolculuk ne zaman? dedi.

- Emir buyurursunuz efendim. Eğer uygun görürseniz, yarın veya yarından sonraki gün olabilir, dedim.

- Padişahı ziyaret ettiniz mi?

- Hayır efendim.

- Padişahı ziyaret etmeden mi yolculuğa çıkacaksın?

- Hâlâ konuyla ilgili sunmuş olduğunuz bir yetki yok.

- Sana tam yetki veriyorum, zira yarın padişahı ziyaret etmeniz gerekiyor.

- Tabiî ki efendim.

Sadrazamın konağından çıktıktan sonra gecenin o saatinde, Nişantaşı’ndan Teşvikiye’ye doğru Cevat Paşa’yla beraber hızlı adımlarla yan yana yürüdüm. Sonra Cevat Paşa başını kaldırdı ve beni süzerek şunları sordu:

- Bir şey mi yapacaksın Kemal?

- Evet paşam, bir şey yapacağım…

- Allah muvaffak etsin…

- Mutlaka muvaffak olacağız!..

Sonra vedalaşarak ayrıldık.”[24]

Şu ibarelere dikkat edelim: “Evet paşam, bir şey yapacağım” ve “Mutlaka muvaffak olacağız” sözlerinin, henüz gönderildiği yer ve bunun gizli sebepleri hakkında fikri olmayan bir kişiden sadır olması imkânsızdır. Bu nedenle görünen o ki, bu sözler daha sonradan uydurulmuştur. 

Bütün sır ve bütün mânâ… 

Herşey Vahidüddin ile görüşmesinde…

Kendi ağzından, söylemiş olduğu sözleri kelimesi kelimesine okuyalım:

Yıldız Sarayı’nın ufak salonunda Vahidüddin’le âdeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine paralel hatlar üzerinde düşman zırhlıları! Bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı’na doğrultulmuş! Manzarayı görmek için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kâfi idi. Vahidüddin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı: 

- “Paşa, paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir, (elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilâve etti) tarihe geçmiştir.” 

O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnla dinliyordum: 

- “Bunları unutun”, dedi. “Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, paşa devleti kurtarabilirsin!” 

Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahidüddin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahidüddin ki ecnebi hükumetlerin yüzüncü derece aletleriyle temas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, bütün yaptıklarından pişman mıydı? Aldatıldığını anlamış mıydı? Fakat böyle bir tahminle başka bahislere girişmeyi tehlikeli addettim. Kendisine basit cevaplar verdim: 

- “Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.” 

Söylerken, kafamdaki muammayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında, bütün his ve fikirlerini, temayüllerini tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim? Memleketi kurtarmak lâzımdır. İstersem bunu yapabilirmişim. Nasıl? Hemen hüküm verdim: Vahidüddin demek istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz İstanbul’a hakim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri uslandırırsam, Vahidüddin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım. 

- “Merak buyurmayın efendimiz” dedim, “nokta-i nazar-ı şahanenizi anladım. İrade-i seniyeniz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım.” 

- “Muvaffak ol!” hitab-ı şahanesine mazhar olduktan sonra, huzurundan çıktım. Naci Paşa, padişahın yaveri, fakat benim hocam, derhâl benimle buluştu. Elinde ufak mahfaza içinde bir şey tutuyordu, 

- “Zat-ı şahanenin ufak bir hatırası” dedi. 

Kapağının üzerine Vahidüddin’in inisyalleri işlenmiş bir saatti: 

- “Peki, teşekkür ederim” dedim.

Sonra, sanki Yıldız Sarayı’ndan çıktığımızı ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi bir ihtiyatla ayaklarımızın patırtısını işittirmekten korkarak saraydan uzaklaştık.”[25]

Mustafa Kemal’in açıklamış olduğu bu sözler, gerçekten de açık bir şekilde Vahidüddin’in, “Vatanı kurtarmak” adına onu Anadolu’ya gönderdiğini gösteriyor. Daha önce de tecrübe ettiğimiz üzere, Allah bu adamı gerçekten de kendi dili ile yakalatmıştır. Şimdi bu hadiseleri tahlil edelim:

1- Büyük bir Sultan, basit bir huzursuzluk sebebiyle Anadolu’ya gönderecek olduğu kişiye ‘Ey Paşa, sen devleti kurtarabilirsin’ diye neden hitap etsin? Peki, tümüyle emperyalist güçlere yem olan vatanın, Rumlara saldıran bazı Türk fedaileri ortadan kaldırarak kurtulabileceğini hayal etmesi nasıl mümkün olabilir?

Mustafa Kemal, vatanı kurtarmak için bu çağrıdan şaşırdığını itiraf ettiğinde, görevinin dış görünüşünü aşan mânâyı kabul etmiş oluyor. Bu sebeple, çözemediği bir bilmecesi olduğunu da itiraf ediyor.

2- Mustafa Kemal, vatanı kurtarmak adına kendisine verilen bu davanın karşısında şaşırdığını itiraf ettiğinde, muhakkak ki görevinin dış görünüşünü aşan mânâyı kabul etmiş oldu. Bu sebeple de, çözemeyeceği bir bilmecenin karşısında şaşkın kaldığını itiraf etmiştir. Lakin hemen sonra davayı çok basit bir meseleye irca ediyor ve mevcut düzeni muhafaza için bazı ufak tefek huzursuzlukların giderileceği sıradan bir mesele gibi gösteriyor. Vahidüddin’in nazarında vatanın kurtarılmasının, küçük bir askeri birlikle yapılabilecek güvenliği sağlama hareketinden ibaret bir mesele olduğuna hükmedebiliyor.

Kesinlikle hayır. Gerçekten ağzından çıkardığı tüm kelimeleri tartarak çıkaran Vahidüddin’in –Mustafa Kemal’in şahidlik ettiği gibi- vatanı kurtarmak adına böyle mutlak ifadeler kullanması imkânsızdır. Bu kadar yüce bir gaye için o güne kadar Mustafa Kemal’in yapmış olduğu tüm hizmetleri itibara alması imkânsızdır. Mustafa Kemal’in işin başında kabul ettiği bu gayenin mânâsını bundan sonra değiştirdiğini görüyoruz. Gerçek şu ki, Sultan’ın –metin olarak ne söylediğinden habersiz olsak da- Mustafa Kemal’e sunmuş olduğu teklifi ve söylemiş olabileceği sözleri şunlardır:

- Ben Müslümanların Halifesi, Türklerin Padişahı ve mağlup edilmiş bir devletin reisiyim. Bunun için direniş ve hürriyet harekâtına komutan olarak Anadolu’ya gitmem uygun değil. Buna gayret etsem bile, başta İngiltere olmak üzere müttefik devletler üzerimize bir hamle yapacak ve bir ucundan diğer ucuna kadar ülkeyi sömürge yapacaklardır. İngilizler tüm kuvvetleriyle, Halifenin kumandanlık yapacağı herhangi bir harekâta karşı çıkacak ve düşüreceklerdir. Bu sebeple en güzel olanı, onlara bu fırsatı vermemek ve onlara kesinlikle hiçbir şekilde sezdirmemek gereklidir. Daha fazla vakit kazanmak için de harekâtın açığa vurulması zaruridir ve bu harekât Anadolu’nun tam ortasında patlak verecektir. Harekâta komutanlık yapacak olan kişi hükümete ve sultana karşı gelen askeri bir şahıs olacaktır. Aynı şekilde İstanbul hükümetinin bu harekâta karşı olduğunu ilan etmesi zorunludur. Ve bu sır yalnız benimle senin aranda saklı kalacak. Hatta kendi hükümetimden bile kimse bu sırdan haberdar olmayacak. Ben sana ihtiyaç duyduğun kadarıyla altın para vereceğim. Şimdi git, Allah seni muvaffak kılsın.”

Elbette bu sözlerin hepsi bizim tahayyülümüzdür. Yalnızca bu durumda, ihtimal dâhilinde hangi kelimelerin söylenebileceğini tahayyül ettik. Lakin kesin olarak bildiğimiz şey şudur: Direniş ve İstiklal harekâtının Mustafa Kemal’in düşüncesinde hiçbir zaman yeri olmamıştır ve ona bu önemli vazifeyi veren sadece Vahidüddin olmuştur. 

Bunu ispatlamak için, tam o sıralarda, Mustafa Kemal’in düşünmeden yapmış olduğu konuşmalarına, Şeyhül İslâm Mustafa Sabri Efendi’nin –Vahidüddin’in en yakın ve samimi dostlarından biridir- sözlerini de ekleyebiliriz. Hayatının geri kalan kısmını Mısır’da geçiren ve orada vefat eden Mustafa Sabri Efendi, Arapça yazmış olduğu en meşhur kitabı “Ankara Değerlendirmeleri”nde bu mevzuya yer vermiş, Vahidüddin’in vatanı kurtarmak için görevlendirmiş olduğu Mustafa Kemal’e çok fazla miktarda para verdiğini anlatmıştır. Aynı şekilde bu hadisenin, Sultan’ın kendi hususi toplantılarından birinde ve hususi dostlarıyla birlikte olduğu bir ortamda gerçekleştiğini de yazmıştır. Bizim bu meblağla ilgili kesin bir bilgimiz yok ama aktarılan bazı bilgilerde bu meblağın kırk bin külçe altın değerinde olduğudur… Bu da şu ânki 10-12 bin milyon Türk lirasına denktir. 

Mutlak delillerin olmadığı bu durumlarda (Mustafa Kemal'in gayrı meşru bir çocuk olması gibi) okuyucuya istidlal edebileceği bazı belirtiler takdim ediyoruz. Sultan, Mustafa Kemal’e şu sözleri söylüyor:

- “Ey Paşa, ey Paşa sen devleti kurtarabilirsin!”

Bu söz ancak, büyük bir vazife talebi için söylenebilir. Bunun dışında Sultan’ın bu sözü söylemesi imkânsızdır. Ve Sultan’ın bu önemli vazifesini üstlenen birine, lüzumlu malî yardımı vermesi tabiî bir şeydir. 

Vahidüddin, Suriye davasından beri Mustafa Kemal’in İngilizlerle olan ilişkisinden habersizdir. Bu sebeple Sultan, İngilizlerin ülkeyi kurtarma girişimini tezgâhlaması konusunda herhangi bir girişimde bulunmamakta mazeretliydi. 

1968 yılında Türkiye’nin günlük gazetelerinden birinde, İstanbul’da bir dizi makaleden oluşan, daha sonra kitap halinde derlenen yazılar yayınlanıyor. Bu kitap mahkeme kararıyla çarşılarda dağıtılıyor. Bu kitapta, Mustafa Kemal’in senelerce hizmetinde bulunmuş hizmetçisinin el yazısıyla yazdığı bir mektubu yayınlanıyor. Bu adam politikadan nefret eden ve uzak duran birisidir. Ve mektubu güvenilir bir belge olarak kabul ediliyor. Mektupta Mustafa Kemal’in bir akşam sarhoş iken yanında bulunan dinleyici arkadaşlarından birine şöyle dediği yazıyor: 

“Beni Anadolu’ya gönderen kişi Vahidüddin’dir.”[26]

Bu hakikati Birinci Mebusan Meclisi’nde meydana gelen hadiseden sonra kaydettim. Tarih bir gün şunu açıkça ortaya koyacak ki, eğer Vahidüddin olmasaydı Türk İstiklal Mücadelesi de olmazdı ve Mustafa Kemal üstün bir makama gelemez, Sevr anlaşmasında elleri kolları zincirlerle bağlanmış devletin felçli ordusunun Harbiye Bakanı olarak kalırdı. Yani Mustafa Kemal’in önceden planlayarak vatanı kurtarmak adına, saf ve temiz bir niyetle Anadolu’ya gitmesi sadece palavralarla dolu rivayetlerdir.

“Bandırma” isimli pusulasız köhne bir vapurda, denizin dalgalarında bir yukarı bir aşağıya sallanarak Samsun’a doğru hareket eden, kumral tenli, gök gözlü adamın taşıdığı geçmiş budur. 

Bu adam!

Bu adam, düşmesi için dört asırdır sürdürülen savaşın neticesinde, çöken bir devletin üzerine çıkıp “vatanı kurtaran kişi olduğunu” vehmettiren adamdır!

Bu adam, vatanı hem ahlâkî hem de ruhî olarak esfel-i safiline (sefillerin en sefili durumuna)  düşüren kişidir!

 

PUT ADAMI KİTABINDAN ALINTI

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ

 

 

 


[1] Galata: İskelesinden buharlı gemi seferlerinin başladığı köprünün ismi. (Mütercim)

[2] Atatürk’ün Anıları, Falih Rıfkı Atay, s. 124-125

[3] “Tek Adam Mustafa Kemal”, Şevket Süreyya, s. 339-340 

[4] Doktor Rıza Nur (1879-1943): Türk siyasetçi, devlet adamı, yazar, Türkolog-tarihçi ve hekimdir. Askeri Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş ve sonra ayni fakültede Tıp hocası olarak çalışmıştır. 1908’de siyasi arenaya giriyor. İstiklal Hareketine katılarak Anadolu’ya yöneliyor. 1921’de Sovyetler Birliği'yle dostluk ve yardımlaşma anlaşmasına yaptığı dönemde kendisi Türkiye’den gelen heyetin başkanı ve Lozan konferansında baş müzakere yardımcısı olmuştu. Ankara’da mecliste yer aldı ve Mustafa Kemal’in döneminde Sıhhiye Vekili ve Dışişleri Bakanı yardımcısı görevlerinde çalıştı. Kendi hatıralarını yaklaşık 2000 sayfadan oluşan “Hayat ve Hatıratım” adıyla yazdı ve bu kitapta o dönem Türkiye tarihinde yaşanmış olan hadiseleri tüm gizlilikleriyle ortaya koydu. Bu kitabın nüshalarından biri Fransa’daki “Nationale Bibliotheque”-Milli Kütüphane’de korunmaktadır. Başka bir nüshasıysa Britanya Müzesi’nde korunmaktadır. Şahsi öfke ve özel menfaat nedeniyle, saldırı amacıyla kullanılmaması ve bu tarihi olaylarla ilgili eleştirilere maruz kalmamak için yazar, 1960 senesinden önce bu kitabın yayınlanamayacağını şart koşmuştur. Bu hatıralar 1968 yılında Türkiye’de yayınlandığında büyük bir patlamaya neden oldu. Böyle olmasının nedeni, o hatıraların kayda anıldığı dönemlerde Mustafa Kemal’in işlemiş olduğu skandalları tek tek açığa çıkarmış olmasıydı. Bu nedenle de kitap, Türkiye’de mahkeme kararıyla yasaklandı. Halen yasaklanmış kitaplar arasında yer almaktadır. Yazarın birden fazla telif etmiş olduğu tıp ve tarihle ilgili eserler vardır ve aralarında en ünlüsü “Türk Tarihi” eseridir. (Mütercim)

[5] Larousse: Ünlü Fransa Ansiklopedisi'nin ismidir. (Mütercim)

[6] Çankaya olarak bilinen mekân Ankara’daki Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Sarayı'dır. (Mütercim)

[7] Çankaya, s. 32

[8] Çankaya, s. 46

[9] Çankaya, s. 46

[10] Bu savaş 1897 senesinde Sultan İkinci Abdülhamid zamanında Yunanlarla Osmanlı Devleti arasında çıkmıştı ve bu savaşta Osmanlılar galebe çalmış ve Atina’ya kadar gelmişlerdi. (Mütercim)

[11] Çankaya, s. 64

[12] Doktor Rıza Nur, Hayatım ve Hatıratım, 2. Cilt, s. 407-408

[13] Mustafa Kemal Atatürk döneminde Muhalefet Partisinin başkanı olmuştu. Muhalefet tabi ki formalite bir şeydi. (Mütercim)

[14] Atatürk’ün Anıları, s. 22

[15] Çankaya, s 80

[16] Mustafa Kemal’in Hatıraları, s. 56

[17] Atatürk’ün Hatıraları, s. 67-68

[18] Atatürk’ün Hatıraları, s. 64-65

[19] Atatürk’ün Hatıraları, s. 89-99

[20] Atatürk’ün Hatıraları, s. 32-33

[21] “Hürriyet ve İtilaf” partisi, Birinci Cihan Harbi’ndeki yenilgilerinin sonucu olarak “İttihat ve Terakki” partisinin dağılmasından sonra gelen partidir. İstanbul için işgalci iktidarla beraber yardımlaşmaları olmuştu. (Mütercim)

[22] Atatürk’ün Hatıraları, s. 10

[23] Atatürk’ün Hatıraları, s. 112

[24] Atatürk’ün Hatıraları, s. 117

[25] Atatürk’ün Hatıraları, s. 122-124

[26] Necip Fazıl Kısakürek, “Vatan Haini Değil, Vatan Dostu Vahdeddin”, s. 203-206


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 383
Toplam 150532
En Çok 855
Ortalama 253