AVRUPALILARI RED - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

29-10-2019

AVRUPALILARI RED - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

 

Burada Avrupalıların İslâm Dini hakkındaki yalanlarını red ve çürütmeden geçemeyeceğim. Avrupalı siyasetçilerin ekserisi “Siyasî istibdat, dinî istibdattan doğmuştur.” bazıları da “Aralarında her ne kadar bir doğma-doğurma yoksa da kardeş olduklarında şüphe yoktur. Çünkü biri kalplerin âlemine hâkim, diğeri de madde âleminde hükmünü yerine getirmektedir.” kanaatinde bulunuyorlar. Bu iki fikir efsane ve hurafe kabilinden olan uydurma ve düzme batıl dinler hakkında doğru ise de adalet, meşveret, müsavat ve hürriyetin gözü, başı, madeni ve kaynağı olan İslâm Dini hakkında mutlaka hata, gerçekte iftira ve yalandır. Çünkü ikinci baştan buraya kadar arz ettiğim tafsilata göre nice ayet ve hadislerle Sahabilerin söz, fiil ve icraatlarından Yüce İslâm Dini’nin adalet, doğruluk, züht ve tekvâ, meşveret, yardım ve yumuşaklık, eşitlik ve hürriyet ile emr, zulüm ve haksızlıktan sıkıntıya sokma ve istibdattan uzak kalınmasını gösterdiği ortaya çıkmıştır. İşte bu usul ve esasa bina ederek Hz. Peygamber Efendimiz bir İslâm hükümeti kurmaya ve halkın işlerini yönetmeye selahiyeti olanları şer’i ve dini kayıtlarla bağlamaya ve insanları vahdet kelimesi üzerinde toplamaya gayret sarf etmişti.

Ondan sonra Hulefâ-i Raşidin de aynı ile bu usul ve kaideler üzerine hareket ederek hem kendilerini ve hem de hükümet ve memurlarını kendi başlarına bırakmayıp şer’i ve dini bağlarla bağlamış ve Yüce İslâm Dini’nin ahkâmına hakkıyla boyun eğmiş ve bu şekilde benzeri geçmemiş ve şimdiye kadar görülmemiş gayet parlak ve muhteşem bir hükümet meydana getirmişlerdi. Fakat bu dini usul ve kaideler Emevi, Abbasi ve Osmanlı halifelerinin düşüş devirlerinde terk edildiğinden ve keyfî idarelerden dolayı bunca felâkete düşmüşlerdir.

Dolayısıyla halifeler, İslâm hükümetinin memur ve ileri gelenlerinin halk ve tebaaya haksızlıkta bulunmaları ve İslâm hükümetlerinden bir kısmının yıkılma ve diğer bir kısmının da zayıf ve geri kalmış olmaları, sarılıp inanmış oldukları İslâm Dini’nden değil, aksine Şeriata ve Dine bağlanıp boyun eğmemelerinden ve hem kendilerini ve hem de memurlarını şer’i bağlardan uzaklaştırmalarından doğmuştur. O halde deriz ki, Avrupalıların İslâm Dini hakkında zulüm, haksızlık ve istibdat isnat etmelerinin sebebi ya İslâm Dinini sair batıl dinlere kıyasları yahut dini ve şer’i usul ve hakikatlere büsbütün vukufsuzlukları veyahut da dolayısıyladır.

Yoksa dünya ve ahirette insanların saadetini teminle mükellef olan Yüce İslâm Dini bu gibi yalan ve iftiralardan büsbütün uzak ve münezzehtir.

 

Makam ve Mevki Ehline Verilmelidir:

2) İdarecilerin vazifelerinden ikincisi, makam ve memuriyet ve hatta mahalle ve köy muhtarlarına varıncaya kadar her hizmeti, zamanında bulunanlardan en fazla müstahak olanlara tevdi etmesidir. Çünkü Nisâ suresinin 56. ayetinde Cenab-ı Hak mealen şöyle buyuruyor: “(Ey İdareciler) Allah Tealâ Hazretleri emanetleri, yani zimmetinize taalluk eden makam ve sair hukuku ehline vermenizi muhakkak size emrediyor.” Bu ayet, makam ve memuriyeti ehil ve erbabına tevdi’ idarecilerin üzerine vacip olduğunu ve insanlar arasında hükümet tesisisin lüzumunu açıklamaktadır.

İslâm ulemasından İbni Teymiye “es-Siyasetü’ş Şer’iyye” adlı eserinde diyor ki: “Hükümetin makamlarından bir makama bir kimsenin ehil ve elyak olmasında iki sıfat aramak lazımdır. Biri kuvvet, diğeri ise emanettir. Çünkü Cenab-ı Hak Kasas suresinin 26. ayetinde şöyle buyuruyor: “Hz. Şuayb’ın kızlarından Hz. Musa’yı evlerine davete giden kız dedi ki: Ey babacığım, O’nu koyunlarımıza çoban tut. Çünkü bu işte istihdam ettiğin kimsenin hayırlısı kuvvet ve emanetle muttasıf olan zattır.” Bu ayetle bir işte görevlendirilecek zatta kuvvet ve emanet özellikleri bulunması lazım geldiği açıklanmaktadır.

(Kuvvet) her idareciliğin, her makamın, her memuriyetin iktizasına göre başka başka olur. Mesela subay olacak zat hakkında “kuvvet” üç güzel sıfatla izah edilir. Biri şecaat, diğeri çeşitli harp etme ve öldürme şekillerine kudret, üçüncüsü de harp hilelerine vakıf olmaktır. Çünkü cihat bunlara bağlıdır. İşte bunun içindir ki Cenab-ı Hak “Onlara kudretinizin yettiği kadar kuvvet hazırlayın.” buyurmuştur. Daha ileride bu ayetin tefsirine ait kara ve deniz kuvvetlerine dair tafsilat verileceğinden burada ayetin tercümesi ile yetiniyoruz.

 

Emanet Ehlinin Vasıfları

İnsanlar arasında bir işe memur olacak zatta Kuvvet üç vasıf ile izah edilir. Biri ilmi kudret, diğeri adalet, öbürü de hükümleri yerine getirme kudretidir.

Emanete gelince, her idarecilik, her makam ve her memuriyette emanet üç esasa bağlıdır:

Biri halktan korkmayı bırakmak, diğeri Allah’tan korkmak, üçüncüsü de makam ve rüşvet karşılığında bir hükmü, halkın işlerinden bir işi değişmemektir. Çünkü Maide suresinin 45. ayetinde buyuruluyor ki: “İnsanlardan korkmayınız, benden korkunuz. Ayetlerimizi az bir fiyatla satmayınız. Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler kâfirdirler.” Bu ayet zikrolunan hasletleri bütün müminler üzerine vacip kılmıştır.

Bir de Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki: “Kadılar üç sınıftır. İki sınıfı cehennemlik, bir sınıfı da cennetliktir. Hakkı bilip hilâfı ile hükmedip karar verenlerle halk arasında cehalet üzere karar verenler cehennem ehlidir. Hakkı bilip onunla hüküm ve kaza eden de cennet ehlidir.”

Bu hadisteki “kadı” ile kastedilen, iki kişinin arasını hak üzere bulmaya çalışan zat demektir. Şu halde halife, sadrazam, nazırlar, valiler, mutasarrıflar, kaymakamlar, şeyhülislamlar, hâkimler, naibler, hatta iki küçük çocuğun yazılarının arasını tefrik ve temyiz eden mümeyyizler bile bu hükme dahildirler. Bazı eserlerde vaki olmuştur ki iki küçük çocuk yazmış oldukları yazılardan hangisinin daha güzel olduğuna karar vermek üzere İmamı Hasan Hazretlerini hakem tayin etmişler. İmamı Ali Hazretleri bunları gördüğü zaman İmamı Hasan’a hitaben: “Oğlum, ne şekilde hüküm vereceğine dikkat et. Zira bu bir hükümdür. Cenab-ı Hak kıyamet gününde onu senden soracaktır.” buyurmuştur.

Dolayısıyla açıkladığımız manada “Kuvvet ve kudret” sıfatları kendisinde toplanan büyük zatlar, her hizmet yerine, her makama, her memuriyete hakkıyla ehil ve elyaktır. Fakat bu iki faziletin tek bir şahısta toplanması pek nadir vaki olmaktadır. İşte bunun içindir ki Hz. Ömer (radıyallâhu anhu): “Ya Rab! Facir ve fasıkın şiddet ve dehşetinden, dosdoğru ve itimat edilenin de acizlik ve zayıflığından sana şikâyet ederim” buyurmuşlardı. Şu halde halkın işlerinden birine memur tayin olunacak kimselerde ilk önce bu sıfat aranmalıdır. Eğer bu sıfatlar ile muttasıf bir kimse bulunursa, onu o memuriyete tayin etmek idareciler üzerin vacip olduğu gibi o kimse varken, zikrolunan sıfatlardan ancak biri ile muttasıf olan veya hiçbiri ile muttasıf olmayan bir kimseyi memur tayin etmek zulümdür, hıyanettir, haramdır.

Ve eğer bu iki sıfat kendisinde toplanmış hiçbir zat bulunmayıp da yalnız biri kuvvet, diğeri emanet ile muttasıf iki zat bulunursa, bu durumda o makam ve memuriyette hangisinin faydası fazla, zararı daha az olacaksa onu tayin ve tercih, idareciler üzerine vaciptir.

Mesela harp için güçlü, kuvvetli, bilgili, cesur facir bir zat; bilgili, zayıf, korkak ve salih diğer bir zat üzerinde tercih ve takdim olunmalıdır. Çünkü İmamı Ahmed’den “biri kuvvetli ve facir, diğeri zayıf ve salih olan iki kişiden hangisi ile harbe iştirak olunmalıdır?” diye sorulduğu zaman İmam Hazretleri şöyle buyurmuşlardır: “Facir kuvvetlinin kuvveti; Müslümanlara, fücuru (günahkârlığı) kendisine ait, zayıf salihin salâhı; kendine, zayıf ve kuvvetsizliği de Müslümanlara raci olduğundan kuvvetli facir ile gaza olunmalı, yani muharebede o kumandan tayin olunmalıdır. Çünkü Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Cenab-ı Hak bu dini facir ve fasık kimselerle de teyit eder.”

Eğer hem kuvvet ve hem emanetle muttasıf iki kimse bulunup biri daha fazla dindarlığı ile muttasıf, diğeri de daha faza maharetli ise bu durumda salih ve mahir olan, en salih olan üzerine tercih olunmalıdır. İşte bundan dolayıdır ki Hz. Halid Müslüman olmasından itibaren Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali Efendilerimiz kendisinden, dinde efdal olmalarına rağmen Hz. Peygamber Efendimiz onu ordu kumandanlığında istihdam etmiş ve “Halid, müşrikler üzerine Allah’ın kılıcıdır.” buyurmuşlardır.

Mal memurluğu gibi “emniyet”e fazlaca ihtiyaç bulunan memuriyetlerde emin ve dosdoğru olanlar diğerleri üzerine tercih olunmalıdır.

Hüküm ve kaza icap edecek memuriyetlerde en âlim, en takvâ ve en emin olanlar tercih olunmalıdır. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Cenab-ı Hak şüpheli şeyler ortaya çıktığı zaman haklıyı, haksızdan, doğruyu yanlıştan, helâli haramdan seçip çıkaranlar; şehvet düşkünleri hulûl ettiği zamanlarda, akıllı ve kâmil olanları sever, onlardan razı olur.”

İdareciler, devlet başkanları, halkın işlerine –Hizmetlerine- memur tayin ederken halkın durumuna vakıf olanların görüşlerine müracaat etmelidirler. Çünkü Hz. Ömer (radıyallâhu anhu): “Ey İnsanlar bana Müslümanların işlerinden bir işe istihdam edilecek bir adamı bulmaya yardım ediniz.” buyurdu. Halk da: “Abdurrahman bin Avf vardır.” dediler. Hz. Ömer: “ O zayıftır.” buyurdu. Halk “Falan vardır.” dediler. Hz. Ömer de “O benim işime elvermez.” buyurdu. Yine halk: “Nasıl bir insan arıyorsun?” Hz. Ömer buyurdular ki “Bir adam arıyorum ki halkın başına amir olduğu zaman, sanki onlardan biri imiş, emirleri olmadığı zaman sanki amirleri imiş gibi olsun.” Halk da dedi ki: “Biz bu sıfatta Rabi’ bin el-Haris'ten başkasını bilmiyoruz.” Hz. Ömer (radıyallâhu anhu): “Doğrusunuz.” buyurdu.

Hz. Ömer’in bu yüce sözlerinden, memurlar gerçekte değerleri üstün olmakla beraber mütevazı, ahlâklı olmak ve halk ile iyi geçinmek lazım olduğu anlaşılmaktadır.

Hâsılı halkın iş ve ihtiyaçlarından her birine gerçekte ehil ve lâyık kimse bulunursa tayin etmek, bulunmazsa mevcuttan daha az kötü olanını istihdam etmekle beraber her yönden ehliyetli adamlar yetiştirmeye çalışıp gayret etmek idareciler üzerine vaciptir.

Her hizmet yerine, ehil ve lâyık varken, zikrolunan şartlara göre ehliyetli olmayanlar tayin olunursa o kimselerin azli lazım gelir. İdareciler onların azlinde ihmalde bulunur, müsamaha gösterirlerse Cenab-ı Hakka, Resûl-i Ekrem’e, bütün tebaaya karşı hıyanet etmiş ve zulümde bulunmuş olurlar.

3) İdarecilerin vazifelerinden üçüncüsü, hasımlar arasında ihtilafları kaldırmak, zalimin mazluma tecavüzünü yok etmek, milletin hukukunu temin için muntazam mahkemeler açarak, adalet ve hakkaniyet üzere kararları ve hükümleri yerine getirmektir.

4) İdarecilerin dördüncü vazifesi de, memleket ve vatanı muhafaza için mükemmel silah, muntazam gemi ve her çeşit harp araç ve gereçleri ve bunların dayanağı olan mali güçleri meydana getirerek düşmanlara karşı engelleyici kuvvetler, muntazam kara, deniz askerleri teşkili ile de düşman taarruzlarını geri püskürtecek müdafaa kuvvetleri tedarik etmek. Bir de memleket içinde katl, yaralama, dövme, halkın malına taarruz, ırz ve namusuna tecavüz gibi halkı zarara sokacak durumların ortaya çıkmasına meydan verilmeyip umumi asayişi temin için inzibat kuvvetleri teşkil etmektir.

5) İdarecilerin vazifelerinden beşincisi de kara ve deniz kuvvetlerinde zayıflık yoksa farz olan cihadı yerine getirmektir. İlerde buna ait bilgi verilecektir.

6) İdarecilerin vazifelerinden altıncısı, öşür, zekât v.s. gibi vergi ve rüsumu toplamak ve bu paraları şer’i bakımdan sarf olunacağı yer ve Beytü’l-Mal’da istihkakı olanlara, harbe ait alet ve edevatlara ve umumi faydası bulunan cihetlere sarf etmektir.

“es-Siyasetü’ş-Şeri’yye” adlı eserin yazarı diyor ki, idareciler, mal sahibi mülkünü taksim edercesine, devlet hazinesini istedikleri gibi taksim etmeleri doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Allah’a yemin ederim ki kendi kendime Beytü’l-Mal’den hiçbir kimseye, hiçbir şey vermediğim gibi onda hakkı olanlardan hiçbir kimseyi de men edemem. Zira ben bu malları ancak taksim ediciyim. İlâhî Kanun’un emrettiği yere harcamaya mecburum.”

Diğer bir hadislerinde de buyurmuşlardır ki: “Haksız yere Beytü’l-Mal’a dalarak istedikleri gibi ondan alıp yiyen kimseler cehennemde şiddetli azaba uğrayacaklardır.”

Gerek halife, gerek hükümet memurları tebaa için faydalı işler yapmak uğrunda nefislerini mahkûm ettiklerinden hizmet ve amelleri miktarınca her memurun kendisine ve ailesine yetecek kadar devlet hazinesinden orta derece bir geçim maaşı verilmesi lazımdır. Fakat yiyecek, oturulacak ve binilecek işlerde nefsi arzular ve israf yolları göz önüne alınarak devlet hazinesinden memurlara bol bol maaş verilmesi hem haram hem de mülk ve devletin harap olmasına sebeptir. Çünkü İmam-ı Ali Hazretleri Mısır’a, valisine yazmış olduğu Adilname’de diyor ki:

“Bir ülkenin harap durumu halkının fakirlik ve zaruretinden doğar. Halkın fakirliği ise memurların fasılasız para toplamaya fazla eğilmelerinden ileri gelir. Bu da vazifelerinde devamlı kalacaklarından emin olmadıkları ve meydana gelen olaylardan ibret almadıkları içindir.”

İmam-ı Ali’nin bu yüce sözleri, memurları fayda temin etmek gayesinde bulunan hükümetin, tebaası fakirlik ve yoksulluğa uğrayacağı ve bu yüzden mülk ve devletin harap olacağını bildirmektedir.

İslâm’ın büyük âlimlerinden eş-Şeyh Ahmed ed-Dehlevi Hazretleri “Hüccetu’llahi’l-Baliğa” adlı eserinde diyor ki: "Bu zamanda bir beldenin harap ve halkının fakirlik ve yoksulluğa uğramış olmasının başlıca iki sebebi vardır: Biri halktan kimi vekiller, kimi vezirler, kimi asker ve kumandanlar, kimi âlimler, kimi hâkimler, kimi şair ve yazarlar, kimi şeyhler ve duacılar, kimi de sair yönlerden dolayı devlet hazinesine gözlerini dikip devlet hazinesini yemek yeri edinmek ve herkes çalışıp kazanmayı terk ederek rızkını oradan elde etmeyi alışkanlık haline getirmek; diğeri de çiftçi, tüccar, sanat ehli üzerine ağır vergi ve rusûm koymaktır. Bir devletin ıslahı da iki esasa bağlıdır: Biri halk üzerine hafif vergi ve rusûm koymak, diğeri de ihtiyaç miktarı namuslu ve muktedir memurları istihdam ve onlara yeterli derecede maaş vermektir. Zamanın idarecileri bu noktayı unutmayıp dikkatli olsunlar.demiştir.

Bu sözlerden şu anlaşılmaktadır: Bir hükümette teklifler, mükelleflerin mali güçleri ile mütenasip, adalet ve hakkaniyet dairesinde olmazsa ve adeta halk soyulup soğana döndürülür ve lüzum ve ihtiyaçtan fazla memurlar istihdam olunursa, artık o hükümetin izmihlalinden şüphe edilmemelidir. 

7) Yedinci vazife ise şudur: Kale, tabya, istihkâm, karakol, harp ve ticaret gemileri, balon (bugün için uçak), köprü, yol, çeşme, kuyu, fabrika, demiryolu v.s. gibi umumi faydalar temin eden şeyleri inşa ederek memleketi imar etmek, ticari işlerin ilerlemesi için tüccarı, güzel sanatların meydana getirilmesi için sanat sahiplerini, ziraatın mükemmelleşmesi için çiftçiyi, dünya ve ahiretçe faydalı ilim ve fenleri tahsil ederek fazilet ve meziyet sahipleri yetiştirmek için hakkı teşvik ve bu cihetlere halkı sevk ve icbar etmek ve kendi kendilerine çalışıp kazanmakta ve tahsilde bulunanlar hakkında daima yardım ve güzel muamelede bulunmak idarecilerin –halifelerin- vazifelerindendir.

İmamı Ali Hazretleri Mısır valisine yazdığı Ahidnâme’de diyor ki: “Arazinin imarına ait olan himmetin, haracın toplanmasına olan ihtimamından fazla olsun. Zira haraç –vergi ve rusûm- mamuriyetin husulüne vabestedir. Memleketi imar etmeden yalnız haraç isteyenler memleketi tahrip, halkı helâk etmiş oldukları gibi hükümetleri de uzun müddet devam edemez.”

İmam-ı Ali Hazretlerinin bu sözleri memlekette servet kaynakları ve bayındırlık hizmetlerini hazırlamanın lüzumunu idarecilere ihtar etmektedir.

8) İdarecilerin vazifelerinden sekizincisi, beşerin varlık ve hayatını korumak, insanın nesebini muhafaza, namus sahiplerinin haysiyet ve namuslarını vikaye, halkın mallarını muhafaza, halkın akıl ve idrakini siyanet, Allah’ın kullarını bir takım alçakların hezeyan ve saçmalıkların, sair zulüm ve işkencelerinden muhafaza için Allah tarafından konulmuş olan kanun, şer’i ceza miktarlarını icra etmek ve bu hususta büyük, küçük, eşraf, halktan biri (kim olursa), her şahsı eşit tutmaktır. Çünkü Peygamber Efendimiz Hazretleri buyurmuşlardır ki: “Sizden önceki ümmetlerin helâk olmalarına sebep kanun ve cezaları zayıf ve fakir olanlara tatbik edip de eşraf ve zenginlere etmemeleridir. Allah Tealâ’ya yemin ederim ki, şayet kızım Fatıma hırsızlık edecek olsaydı onun bile elini keserdim.”

Bu hadis-i şerif ile şeriat nazarında tam bir müsavata riayetin lüzumu gösterildiği gibi, gerek alçak, gerek şerefli, herkesin arasında kanun hâkim olmayan ve bu konuda tam bir eşitliği riayet olunmayan hükümet ve milletin neticesi helak ve izmihlal olduğu da ihtar buyurulmaktadır.

9) İdarecilerin vazifelerinden dokuzuncusu, kararlaştırılmış usul ve yazılmış kaideleri üzere İslâm Dini’ni muhafaza ve korumak, bid’atçıların bid’atlarını ret ve iptal, İslâm Dini’nin hüccet ve delillerini izah ve İslâm Dini ile şer’i ilimleri yaymaktır.

Fukaha diyorlar ki, İslâm memleketlerinden her on sekiz saatlik mesafede bulunan halka dinin usûl ve füru’unu öğretecek ve dini meseleler hakkındaki şüphelerini ortadan kaldıracak ve bid’atçıının bid’atçılarını ret ve iptal edecek İslâm şeriatına hakkıyla vakıf ve muktedir ulemadan bir zat bulundurmak idareciler üzerine vaciptir.

10) İdarecilerin vazifelerinden onuncusu, beş vakit namaz, cum’a, cemaat, ezan ve kamet, hitabet, imamet, oruç, hac gibi dinin erkân ve adetlerinin ifasına nezaret etmektir.

İslâm ulemasından İmamı Muhammed Hazretleri diyor ki: “İslâm’ın adetlerinden birini, mesela “Ezan-ı Muhammedi”yi bir bölgenin halkı terk edip bu konuda ısrar ederlerse üzerlerine asker sevk ederek onlarla harp etmek idareciler üzerine vaciptir.”

Bütün Hanefi fukahası diyorlar ki İslâm Dini’nin erkânından, mesela oruç ve namazı kasten terk edenleri ceza olarak, iyi yolda oldukları ortaya çıkıncaya kadar, hapis etmek veyahut vücutlarından kan akıncaya kadar dövmek idareciler üzerine vaciptir.

İdarecilerin (halifelerin) şer’i vazifelerinden biri de merkez dışına gönderdikleri vali, mutasarrıf, kaymakam ve hâkimlerin hareket tarzlarını ve halk ile muaşeret şekillerini açıklayıcı tavsiyelerde bulunmak ve bu konuda onlara lüzumlu talimatı vermektir.

Bu hususta öğrenilmesi gereken tavsiyeler, Cenab-ı Peygamberin sahabenin büyüklerinden Hz. Muaz bin Cebel’i Yemen’e vali gönderirken öğrettikleri tavsiyelerdir. Şöyle ki:

Fahri Kâinat Peygamber Efendimizin ahirete irtihal buyurdukları sene Muaz bin Cebel Hazretlerini Yemen’e vali tayin etmişlerdi. Hz. Muaz’ı devesine bindirip Peygamber Efendimiz ensâr ile muhacirinden mürekkep bir cemaatle yürüyerek Medine-i Münevvere’den çıkardılar. Hz. Muaz dediler ki: “Ya Resûlullah! Sizler yaya olduğunuz halde, deveye binmiş olmayı lâyık görmüyorum. Hayâ ediyorum.” Peygamber Efendimiz buyurdular ki “Ya Muaz! Seni teşyi için atmış olduğum şu adımların Allah yolunda ve ibadet olduğunu tasavvur ediyorum. Ve Allah’tan korkmak, doğru söylemek, emaneti yerine getirmek, hıyanet ve zulmü terk etmek, ma’ruf ve hakkı emr, münker ve batılı yasaklamak, komşu hukukunu muhafaza etmek, her hususta Kur’ân-ı Kerim ahkâmı ile amel etmek, nezaketle söz söyleyip tam bir yumuşaklık ve tatlılıkla muamelede bulunmak, insanlar arasında dostluğun kurulmasına sebep olan selam ve duayı yaymak, kıyametin azap ve şiddetinden korkup ahireti dünyaya tercih etmeyi sana vasiyet ediyorum.”

“Ya Muaz! Hiçbir Müslim ve gayrimüslime sövüp hakaret etme. Ve onlara eza ve cefa verecek hiçbir söz ve harekette bulunma. Doğru söyleyen kimseyi bir çeşit bozuk işaretlerden dolayı tekzib ve yalan söyleyen kimseyi de tasdik etme. Batılı hak şeklinde göstermeye çalışma. Adil imama muhalefette bulunma!”

“Ya Muaz! Hastaları ziyaret et. Zayıf ve fakirlerin hukuki ihtiyaçlarını acele yerine getir. Yetim ve kimsesizlere yaklaşıp ihtiyaçlarını ortadan kaldır. Halkın fakir ve miskin sınıfı ile beraber oturup hal ve hatırlarını sor, her hususta hakkıyla adaleti yerine getir. Allah yolu ve adalet hakkı konusunda hiçbir kimsenin kınama ve ayıplamasına iltifat etme. Kulak asma ve daima hak ve hakikati söyleyip öylece hüküm et”

“Ya Muaz! Bundan sonra bir daha karşılıklı konuşmamız mümkün olsaydı vasiyeti bu derece uzatmazdım.”

Hz. Muaz dediler ki: “Ya Resûlullah bana vasiyet et!”

Hz. Peygamber Efendimiz buyurdular ki:

“Açık ve gizli şirkin ve bütün dinsizliklerin çeşitlerinden, nefsanî şehvetlerin ifsatlarından dinini kurtar. Bütün söz, amel ve fiillerin ancak Allah’ın rızasına nail olmak için olup fesat lekesinden ari olsun. Eğer böylece yaparsan senin için az bir amel kâfidir.”

Bir hükümetle tebaası yekvücut olup aralarında hoşnutsuzluk meydana gelmemek ve gelmiş ise ortadan kaldırmak için yegâne çare Peygamber Efendimizin bu tavsiyeleri ile amel ve ihtiva eylediği medenî, şer’i kaide ve hükümleri gerekli şekilde tatbik etmek ile meydana geleceğine Cenab-ı Peygamber Efendimiz tarafından işaret buyurulmaktadır. Eğer şimdiye kadar padişahlar, sadrazamlar, nazırlar, valiler, mutasarrıflar, kaymakamlar ve sair memurlar Peygamberimizin bu vasiyetlerine uygun hareket etmiş olsalardı, idareleri altında bulunan tebaa sonsuz bir samimiyetle hükümete kalben bağlı ve sevgi besleyip her işini samimi ve ciddiyetle meydana getirmeye ve mallarıyla, canlarıyla ve bütün varlıkları ile hükümetin yükselme ve ilerlemesine yardım etmeye içten gelen bir arzu ile çalışırlardı. Bu vesile ile hükümet kurtulmuş olurdu. Ve hem de Avrupalılar karşısında yıkılmaz, sarsılmaz, gayet metin ve sağlam büyük bir İslâm kitlesi görürlerdi. Ne yazık ki son asırlarda memleket içinde bir karışıklık meydana gelmişse, ikinci ve üçüncü derecede başka sebepleri varsa da, ekseriya, ilk muharrik sebep her halde hükümet ve hükümet memurlarının devlet işlerinde adalet ve müsavata riayet etmemeleri ve Peygamber Efendimizin vasiyetleri ahkâmı üzere uygun harekette bulunmamaları olmuştur.

Dolayısıyla işte bu sakat hareket neticesi olarak İslâmî hükümetlerden bir kısmının felaket ve inkırazının, diğer bir kısmının da zayıflama ve gerileme vadisine düşerek Avrupalılara esir olmalarının başlıca sebebi yine hükümetin kendisi olmuş demektir.

Artık bundan böyle bari hükümet memurlarının ileri gelenlerinden biraz intibah hâsıl olup da halkı hükümetten soğutacak hal ve hareketlerden çekinip töhmet mevkiinde bulunmaktan kaçınarak her hareketlerini Hz. Peygamber Efendimizin vasiyetlerine uydurarak halkın hükümete karşı olan dargınlık ve soğukluğunu izale edip tam bir sevgi ile bağlılıklarını ortaya koymaya ve neticede hükümetin saadetini temine çalışarak, bu konuda teşebbüs edilmesi lazım gelen siyasetin en birincisi olsa gerektir. 

 

 

İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 206
Toplam 92322
En Çok 670
Ortalama 229