BOZKURT SEMBOLÜ - ŞEYHU`L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

25-12-2019

BOZKURT SEMBOLÜ - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ
 

Bugün, Mısır'da basılan Siyaset gazetesinde eski Lazkiye mutasarrıfının bozkurt meselesinde Kemalistleri savunduğunu gördüm. Kemalistlerin posta pullarına bozkurt resimleri koydukları malum. Ayrıca bize ulaşan bazı bilgilere göre, bu kurt kutsal ilan edilmekte, adına dua edilmektedir. Bu kiralık ise savunmasında, bozkurtun eski Türklerin tanrısı olmadığını bildirmektedir. Yazısını Türkiye'de yayımlanan İleri gazetesinin konuyla ilgili araştırmalarına dayandırıyor. Millet Meclisi'nin Türkiye Cumhuriyeti'ne yeni bir sembol seçmek üzere yaptığı tartışmalara değinen bu gazete şöyle diyor:

“Sembol konusunda tartışmaya hiç gerek yok. Çünkü zaten bizim efsanelerimizden doğan ve yüzyıllarca süren bir sembolümüz var.

Efsaneye göre; Türkler civar milletlere yenilerek aşılmaz sıradağlarla kuşatılan Ergenekon denilen bir bölgeye sığınmışlardı. Zaman geçtikçe nesil çoğalmış ve halk bu bölgeye sığmaz olmuştu. Ancak dağları aşıp buradan çıkamıyorlardı. Bir gün dağlardan birinin eteklerinde bir ateş yaktılar, ateşte demir filizlerine rastladılar ve derken demir eriyerek, halkın buradan çıkabileceği bir boşluk oluşturdu. Bu boşluktan ilk geçen de bir bozkurt oldu. Halk da bu bozkurtu takip ederek bölgeyi terk etmişti. Daha sonra da civardaki kavimleri yenerek büyük bir krallık kurdular. Bu olaydan sonra kurt ve demir Türklerin nazarında iki saygıdeğer sembol olarak kalmıştır. Eski Türk hakan ve beyleri birçok kez bu bozkurtu bayraklarında kullanmışlardır.

Bu efsanenin aslı ne olursa olsun, eski Türkler Müslüman değillerdi. Müslümanların taptığına da tapmıyorlardı. Bilakis bize ulaşan bilgilere göre, müşrik bir kavimdiler. Kurda olmasa bile, Allah'tan başka diğer şeylere tapıyorlardı. Eğer Turancılar, eski Türklerin taptığı başka bir simge bilselerdi kuşkusuz onu kurdun önüne geçirirler, daha çok yüceltirlerdi. Eski Türkler gerçekten kurda tapıyorlar mıydı, bunu tam olarak bilemiyoruz. Zira kavim bir eşyaya veya hayvanlardan birine tapmasını mutlaka bu efsaneye benzeyen hurafelere dayandırmış, bu batıl hurafelerden sapık inançlar türetilmiştir.

Müslüman Türk milletinin ise kurda tapmadığından ve tapmayacağından ben eminim. Hatta Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Ağaoğlu Ahmed, Celal Nuri, Hamdullah Suphi gibi açık Turancılar ve Mustafa Kemal gibi gizli Turancıların da, bozkurda tapdıklarından eminim. Zira onlar için yalnızca maddiyat ve dünya değer taşımaktadır.

Kemalistlerin, İslâm dininin ilgimizi kestiği eski atalarımızım bâtıl inançlarını tekrar diriltmeye çalışmalarının nedeni, bu sembol ve simgeleri İslâmi simgelerin yerine bina etmek istemeleridir. Böylece, nefret ettikleri İslâm ve İslâm birliği yerine, bâtıl simgeleri ikame etmek istiyorlar. Eski mutasarrıfın alıntı yaptığı ileri gazetesi; Türklerin uzun çağlardan beri Timur, Cengiz, Alp, İlhan gibi Türk isimleri yerine Osman, Muhammed, Ömer, Aişe, Fatma gibi Arap isimlerini kullanmalarından duyduğu üzüntüyü beyan etmektedir. Bu konuya daha önce değinmiştik.

Eski mutasarrıf, yazısına şöyle devam ediyor:

"Yeryüzündeki her millet, buna benzer efsane ve hurafeleri, yüzyıllar boyunca dilden dile naklederek yaşatmışlardır. Bu hikâyeler, akla pek uymasa da, gönüllerde ve hafızalarda sağlamca yer etmiştir. Nesilden nesile miras olarak aktarılan bu efsanelerin hiçbir inanç veya dine bir zararı yoktur.”

Yazar aynı makalede kendisiyle çelişiyor:

“Türklerin dışındaki kavimlerin taptıkları bozkurt efsanesine gelelim. Bozkurt ve hikâyesi Türk milleti nezdinde tamamen meçhuldür. Halk bu hikâye ile ilgili hiçbir haber veya rivayet bilmez. Ben ömrümün yarısını Türkiye'de geçirdim. Orası benim ülkem. İstanbul'da doğdum. Oradaki ilk, orta ve yüksek okullarda okudum. Bu kurtla ilgili ne bir kelime, ne de hocalarımın bir araştırmasını duydum. Yüksek okuldaki hocam tarihi eserleri bulunan ve Mizan gazetesi sahibi meşhur tarihçi ve yazar Murat Bey idi. Bu büyük üstadın dahi bu hayal mahsulü bozkurtla ilgili hiçbir araştırması yoktu. Emin olun, ben Ankara hükümetinin bastırdığı ve üzerinde bozkurt resmi olan posta pulunu ilk kez 1922'de Beyrut'ta gördüm. Çok şaşırdım ve durumu anlayamadım. Orada bulunan tüm Türk arkadaşlarıma da pulu gösterdim. Onlar da bu konuda hiçbir şey bilmiyorlardı.”

Bu adamın söylediklerine ben de tanıklık ederim. İttihatçılar ile kardeşleri Kemalistlerden kaçarak dışarıda geçirdiğim birkaç yıl dışında, hayatımın tamamı Türkiye'de geçti. Anadolu'nun göbeğinde, Tokat şehrinde doğdum. Babam-anam, onların babaları-anaları hepsi öz be öz Türk soyundandırlar ve asırlardır Anadolu'da yaşıyorlar. Bununla beraber ben bu kurdu Kemalistler dönemine kadar ne duydum, ne de bir posta pulu üzerinde resmini gördüm. Ancak benim ve tüm Anadolu halkının bu tanıklığı, Ankara hükümetinin, Türk halkına meçhul bu cahili simgeyi, yaymaya çalışmasını engelleyemez. Kemalistlerin her yaptığını haklı göstermeye çalışan, hatta efendileri kertenkele deliğine girse gene onları takip edecek olan eski Lazkiye mutasarrıfına benim bu tanıklığımın ne faydası olacak? Onun, bu kurdun Türkler açısından meçhullüğünü isbata çalışmasının bir faydası olmayacak bilakis daha önce ileri sürdüğü, her milletin bu tür aklın kabul etmediği, ancak zihinlerde yer eden efsane ve hurafeleri olduğu yolundaki iddiasını yalanlamaktadır. Zira, kurt hurafesi asla Müslüman Türk'ün zihnine girmemiştir. Bunu kendisi de itiraf ediyor ve 1922'ye kadar böyle bir şey duymadığını kabul ediyor. Ancak Kemalistler, aklın kabul etmeyeceği bu hurafeyi Türk'ün hafızasına yerleştirmeye çalışmaktadırlar. Oysa bir hükümetin, halkının akl-ı selimini temsil etmesi ve bunun gereğince hareket etmesi gerekir. Yoksa halkını, akl-ı selimden, bilemedikleri hurafe çöllerine sürüklemesi değil! Halkın, atalarından miras aldığı, bu kurt konusundaki bilgisizlikleridir ki, onun diriltilmesi halkı şaşırtmaktadır.

İşte bu şekilde, Türk'ün kayıp kurduyla, Mısır'ın Ebu'l Hul heykeli arasındaki fark ayırt ediliyor. Bu iki simge arasında, Ebu'l-Hul heykelinin büyüklüğü kadar fark olmasına rağmen, Kemalistlerin avukatı bu ikisi arasında kıyas yapmaya çalışıyor.

Şu sözleri de ona bir fayda vermez:

"Her sene yaz aylarında Mısırlı varlıklı ailelerin çoğu tatillerini geçirmek üzere İstanbul'a gidip birkaç ay kalıp sonra geri dönerler. Türklerin bozkurda taptığını veya takdis ettiğini gören var mıdır? Hilâfet merkezinin camileri, namaz kılanlarla, ihlâsla Allah'a ibadet edenlerle doludur. Müslüman Türk milletinin dinine bağlılığı, diğer Müslüman halklardan daha az değil, bilakis daha kuvvetlidir.”

Eski mutasarrıfın bu sözleri bizim, Türk milletinin kendisine zorla kabul ettirilmek istenen cahilî sistem ve simgelerden berî olduğu, fıtrat ve alışkanlıklarının dinsizlikle aykırı düştüğü yolundaki görüşlerimizi teyid eder. Ancak adam, okuyucuyla oynamakta, Türk milletinin dindarlığını laik Türk hükümetinin dindarlığına kanıt olarak sunmak istemektedir. Oysa Türkiye'de halk bir vadide, hükümet başka bir vadidedir.

Camileri dolduranlar asil Türk milletidir; avukatlığını yaptığı Kemalistler değil. Bilakis onlar Fransız Devrimi'nden aldıkları laiklik ilkeleri gereği, hükümetin cami ile ilgisini ve ilişkisini kesmek istemektedirler.

Türk milleti dinine ve şeriatine son derece bağlıdır. "Şeriatın kestiği parmak acımaz", "Baş başa bağlı, baş şeriate bağlı" gibi atasözleri Türk halkının dinî ruhunu çok güzel yansıtır. Türk halkı, dinine bağlılığıyla meşhurdur. Kendini din ve şeriat düşmanlarına kiraya veren, onların avukatlığını yapan bu adamın tanıklığına ihtiyacı yoktur. Türklerin dindarlığının açıklanması, dinine kıyan Kemalistlerin cürümlerinin ne denli büyük olduğunu göstermekten başka bir işe yaramaz.

Kemalist avukat devam ediyor:

“Türklere bu çirkin iftiraları atanlar, hiçbir resmi niteliği olmayan veya bir tesadüf sonucu Meclis'e girmiş bazı kimselerin tutumlarını, iddialarına kanıt olarak almaktalar. Birkaç kişinin yaptıklarını, bütün bir Türk milletine mal etmek istiyorlar. Oysa Türk milletinin büyük çoğunluğunun bu olanlarla hiçbir ilgisi bilgisi yoktur."

Evet, bu sözleri çok doğru. Olup bitenler kesinlikle zavallı Türk milletine mal edilemez. Zira milletin kahir ekseriyetinin tüm bu olup bitenlerden haberi bile yok. Gerçek o ki, tüm bunlar Kemalist hükümetin eserleridir.

Adam o kadar hayasız ve Mısırlıları kandıracağından o denli emin ki, Türkiye'de bu tür fiillere davet edenlerin Meclis üyeliğini tesadüfe bağlayabilmektedir. Oysa çok iyi bilmektedir ki, Türkiye'de Mustafa Kemal'den başka hiçbir güç veya tesadüf, herhangi bir kimseye meclis üyeliği bağışlamaz. Zaten dünyanın hiçbir yerinde parlamento üyeliği tesadüf sonucu gerçekleşmez.

Bu Kemalist avukatın, daha önce ilim ve şöhretinden bahsettiği merhum Murat Bey, Meclise girebilmek için halkın büyük desteğini almış, bu yolda göstermediği çaba kalmamıştı, ama İttihatçı hükümetin karşı çıkmasından dolayı ömrünün sonuna kadar Meclise girememişti. Bugün yaşasaydı, Kemalist hükümete muhalefetinden dolayı gene Meclise giremeyeceği, bilakis bizim gibi sürgünde yaşayacağı kesindi.

Allah bu adamın dilini tuttu da, Ankara'daki o malum kişilerin Meclise girmesini, halkın onayına değil de tesadüfe bağladı. İşte bu, Türk halkının, Meclis üyelerini kendi reyleriyle seçmediğinin en büyük kanıtıdır. Türkiye'yi etkisi altına alan laik hareket, halkla hiçbir ilgisi olmayan, üyelerinin Mustafa Kemal tarafından atanmasıyla teşekkül eden bu Meclis tarafından planlanmakta ve idare edilmektedir. Mustafa Kemal'in cumhurbaşkanlığı bu meclis üzerine bina edilmemiş midir?

Şimdi de şura konusunu gündeme getirerek el-Maktam gazetesinde beni eleştiren yazarın iddiaları üzerinde durmak istiyorum:

Yazar, Kur'ân-ı Kerim'deki şura mefhumunu ve bunun hilâfet hükümlerine tatbikini gündeme getirerek, Kemalistleri haklı göstermeye çalışıyor.  Oysa hilâfetin tüm nüfuz, yetki ve sorumluluklarını gasbedenleri, ümmetin şurasıyla amel eden hilafet düzeniyle kıyaslayamayız.

Mustafa Kemal, halifenin hükümet ile ilgisini keserek onun yetkilerini Millet Meclisi'ne veya kendisine devretmiştir. Bu meclisin şura meclisi olduğunu kabul etsek bile istişare ettiği müsteşarı halife değildir. Çünkü bu iki taraf arasında kesinlikle bir münasebet yoktur. Şimdiye kadar bu iki makam arasında herhangi bir konuda görüş alışverişi veya birinin diğerinden bir meselede görüş talebi gibi bir durum vâki olmamıştır.

Meşveretin lugavî ve şer'î mânâsı, şura meclisinin hükümet yönetiminde, hükümet yetkilerini elinde bulunduran halifeye müsteşarlık yapması demektir. Şura meclisinin mahiyeti budur. Eğer şura meclisi, hükümet ve yönetim makamı konumuna geçip, halifenin yetkilerini sahiplenirse, o zaman şûrâ şûra olmaktan, halife de halife olmaktan çıkar.

Bundan sonra, Kemalist meclise şûrâ meclisi, bu konumu kabul eden halifeye de halife demek doğru mudur?!

Söylediklerimden, mezhebimin, devlet başkanını yüceltirken şurayı küçümsemek olduğu anlaşılmasın. Bu mutlakiyetçilerin mezhebidir. Osmanlı Meclisi'nde Kanun-u Esasî'nin 35. maddesi görüşülürken İttihatçılarla yaptığım tartışmalarda, şura kavramı ve gereği üzerinde yaptığım savunmaları bilenler bilir. O günlerde İttihatçılar, şimdikinin tam tersine Meclisin tüm yetkilerini alarak kendi hükümetlerine devretmek istiyorlardı. İşte bunların hali böyle; nasıl işlerine gelirse öyle yapmak istiyorlar. Ben ise, her hak sahibine hakkını vermek istiyorum.

Sonra, Abdülmecid'in hilâfet haklarından vazgeçtiği bugünkü durumu ile VI. Mehmed Vahdeddid'in İstanbul'u işgal eden İngilizler eliyle nüfuzunu yitirdiği durum kıyas edilemez. Çünkü VI. Mehmed'in durumu, düşmanların zorlamasıyla gerçekleşmiş zorunu bir durumdu. Biz ne bu zorunluluğa razı olduk, ne de sebep olduk. Bilakis bu durum isteğimiz dışında bizi Birinci Dünya Savaşı'na sokarak, itilaf devletleri önünde hezimete uğratan İttihatçıların eseridir. Biz muhalifler ise, yabancıların İstanbul'u işgali sırasında bugünkü gibi vatanımıza ağlamakta, sürgünde ve hapishane köşelerinde çürümekteydik.

İşgal anlaşması hükmündeki Mondros Antlaşması'nı imzalayanlar ise Mustafa Kemal'in bakanları olan Fethi ve Rauf'tur. O sırada, İngiliz kara kuvvetleri önünde yenilgiye uğrayarak geri çekilen askerin çoğunluğu Mustafa Kemal'in komutanlığı altındaydı. Bu kahramanlar niçin İzmir'in işgalinin ve tüm musibetlerin esası olan Mondros Mütarekesi'ni imzaladılar? Mustafa Kemal niçin bu iki sadık arkadaşının Mondros Mütarekesi'ni imzalamalarına karşı çıkmadı? Niçin Sevr Antlaşması'nda yaptığı gibi, bu anlaşmayı da tanımayıp, ordusunu düşman üzerine sürmedi? Böyle yapmadı; zira Mondros'u imzalayanlar ittihatçılardı. Onlara itaat etti. Sevr'i imzalayanlar ise muhalifleriydi; onun için karşı çıktı.

İttihatçıların, beyinsizlik ve ihanetleri Osmanlı’nın yenilmesi ve yabancıların hilâfet merkezini işgal etmeleriyle neticelenmişti. Bunun sonucu olarak halifenin nüfuz ve otoritesi sarsılmış ve kısmen yitirilmişti. Ancak bu, zorunlu bir kayıptı, zorunluluğun ortadan kalkmasıyla, kayıp telafi edilebilirdi. Büyük Millet Meclisi'nin, halifeyi hükümet etme hakkından ve tüm haklarından soyutlaması ise ihtiyarîdir. Sözde halife ve Kemalistlerin aralarında anlaşarak kasten yaptıkları ihtiyari bir nüfuz kaybıdır.

Bunlar halifeyi görev ve yetkilerinden soyutlayarak, hükümetin dini niteliğini laiklik ile değiştirmişlerdir. Çünkü onların meramları devlet idaresine laikliği hakim kılmaktı. Yoksa VI. Mehmed'in yetkilerini elinden almazlardı.

Amaç şura sistemini tesis etmek olamaz. Çünkü daha önce de açıkladığımız gibi, Kemalistler şurayı değil, istibdadı getirmişlerdir. Meclis'in iptal ettiği daha önceki anayasada şura mevcuttu ve gözetlemekteydi. Devletin dininin İslâm, sultanın görevinin ise şer'i hükümleri uygulamak ve korumak olduğunu ifade eden bu eski anayasayı kara kitap ilan ederek değiştirdiler.

Şimdi soruyorum: Temel maddelerinde bunları ifade eden bir anayasanın kara kitap olarak isimlendirilmesi doğru mudur? Mısırlılara soruyorum: Kemalistlere yeni yaptıkları anayasanın bu maddeleri yerine ne koydular? Mısırlıların Türk siyaseti konusundaki cehaletlerini bildiğim için, bu soruya cevap vermelerini beklemiyorum.

Eski anayasada yer alan "halifenin sorumlu tutulması" ifadesini ise aynen almışlardır. Ben ve bazı kardeşlerim bu maddenin değiştirilmesi için, parlamentoda oluşturulan anayasa komisyonunda, ittihatçılarla uzun tartışmalar yaptık. Büyük çaba harcadık, ama bu maddenin değiştirilmesini sağlayamadık. İttihatçılar -Kemalistlerin ilk örnekleri- bu konuda sonuna kadar direttiler ve bu maddenin değiştirilmesine engel oldular. Bu konuda, kardeşlerimle beraber verdiğim mücadeleye Allah şahittir!

Kemalistler bu maddeyi olduğu gibi yeni anayasaya aktardılar. Böylece halifenin hükümetten tecrid edilmesinden sonra hiçbir resmî görevi kalmadı. Hiçbir işi olmayan bir işçinin durumu, işten men edilen bir işçinin durumundan daha garip ve kötüdür.

El-Maktam'da bazı kelimelerini nakledip cevap verdiğimiz yazar şunları söylüyor: "Mısırlılar kalpleri hüzün dolu ve gözleri yaşlı bir halde size şunu söylüyorlar: İslâm gölgesinin büyük sultanların kılıçlarını uzattığı büyük Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayan siz ve sizin gibi olan seleflerinizdir."

Ey Mısırlı, ey Ezherli! Diline geleni söyle; eğer utanmıyorsan...

Ve bil ki, "Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan (o ardına düştüğün şeyden) sorumludur." (İsra, 36)

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 334
Toplam 203477
En Çok 1094
Ortalama 284