ŞERİAT NAZARINDA KARA VE DENİZ KUVVETİNİN ÖNEMİ VE GEREKLİLİĞİ - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

02-01-2020

ŞERİAT NAZARINDA KARA VE DENİZ KUVVETİNİN ÖNEMİ VE GEREKLİLİĞİ - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

 

Bir hükümetin bekâsı ve ilerlemesi, devletler arası itibar ve nüfuzu, ancak kuvvet iledir. Deniz ve kara kuvveti olan hükümet, düşmanları tarafından vuku bulacak her çeşit taarruzları geri püskürtmeye muktedir olduğu için halkı hür ve serbest olarak refah ve saadet, izzet ve şeref ile yaşarlar.

Kara ve deniz gücü olmayan yahut zayıf bir halde bulunan milletler kara ve deniz kuvvetlerine sahip olanların esaretleri altında zillet ve hakaret ile yaşamaktadırlar.

İslâm Devleti’nin kuvvet ve şevketi düşmanları korkutup tehdit edecek yüksek derecelerde vaki olmak ve bu sayede düşmanların esaretinden kurtularak İslâm Devleti’nin tebaasının dini ve dünyevi işlerinde serbest olarak yaşamak için, Allah tarafından, asrına göre insanın takat ve kudretinin yettiği derecede, kurtuluş sebebi olan, kara ve deniz kuvvetinin yapılıp hazırlanması “Gücünüzün yettiği kadar onlara karşı hazırlayınız…” ayeti ile bütün Müslümanlar üzerinde vacip kılınmıştır.

Buhari-i şerif şârihi Aynî Hazretleri diyor ki: Ayetteki “kuvvet” ile kastedilen İlâhî emir asrına göre kara ve deniz muharebesinde cihadın şart ve sebeplerinden sayılan her çeşit şeylerdir.

Şu halde bu ayetin umumiyeti altına harp ilimlerine ve dünya işlerine dair pek çok mühim işler girmiş olmaktadır.

İlk olarak, ticaret, ziraat ve sanatı ilerleterek deniz ve kara kuvvetlerinin muhtaç olduğu parayı hazırlamak,

İkinci olarak, Madenler işleterek, tersaneler, tophaneler, fabrikalar tesis ederek asrına göre son sistemde toplar, tüfekler, kılıçlar, süngüler, zırhlar, balonlar... gibi her çeşit harp araçları tedarik etmek,

Üçüncü olarak, mektepler açarak her çeşit harp araç ve gereçler yapacak ustalar, kara ve denize ait her şeye gücü yetecek kumandanlar, subaylar ve askeri muallimler yetiştirmek,

Dördüncü olarak, at, deve, katır, demiryolu, nakliye gemileri, şose yollar, telgraf, telefon, istihkâm, tabya ve kaleler meydana getirmek bütün Müslümanlar üzerine vacip olduğunu bu ayet açıkça beyan etmektedir.

Çünkü ayet-i kerimeden düşmanları korkutmak, düşmanların kuvveti üstünde kuvvet sağlamaya bina kılınıyor. Bu zamanda ise oklar, çakmaklı tüfekler, yelken gemileri gibi eski zamandan kalma harp aletleri ile tabiatıyla, düşmanlar korkutulup tehdit olunamayacağından, zaruri olarak, yukarıda sayılan harp alet ve sebeplerini temin etmek ve hazırlamak lazım geldiğini ayet gayet açık bir şekilde açıklamaktadır.

Düşmanları korkutup tehdit etmek ve onların taarruzlarından mahfuz kalmak ancak onların kuvveti üstünde kuvvet hazırlamaya matuf olduğundan Peygamber Efendimiz gönderildiği zaman “Ben peygamberim, kuvvet ve apaçık sebeplere teşebbüsten müstağniyim.” deyivermeyip hemen cihadın erkân ve esbabına hazırlamakla kuvvetlenmeye gayret sarf etti. Bir müddet gizli, bir müddet sonra da aleni bir dille halkı Hak Din’e davet ederek İslâm’ın nüfus ve askerini çoğaltmaya çalıştı. Düşmanın her türlü eza ve cefasına göğüs gererek, metanet göstererek, azminde sebat ederek az bir zaman içinde İslâm’ın nüfus askerinin çoğalmasına muvaffak oldu. Medine-i Münevvere’ye hicret ettiği zaman asker teşkil, harbe ait alet ve edevat tedarik ederek kuvvet hazırlamak ve maddi tedbirlere tevessül ettikten sonra hemen düşmana karşı müdafaa ve mukabele etmeye başladı. Bir müddet sonra düşmanların kuvveti üzerinde kara kuvvetini ikmal etmekle düşmanı perişan ve bütün memleket ve mallarını zabt etti.

Asr-ı Saadette Arap yarımadasının içinde muharebelerle meşgul olunduğu ve deniz muharebelerine zaman ve mekân müsait olmadığı cihetle deniz gücü tedarikle deniz muharebeleri yapılmasına teşebbüs olunmadıysa da deniz muharebelerinin fazileti ve bu hususu teşvik eden aşağıdaki hadislerle kara kuvvetleri gibi deniz kuvvetlerinin de şeriat nazarında ehemmiyetli ve lüzumlu olduğu ümmete ihtar buyurulmaktaydı.

Fahr-i Âlem Efendimiz: “Denizde bir defa muharebe karada on defa muharebeden hayırlıdır.” ve “Deniz muharebesinde şehid olan bir zat, ecir ve sevapta kara muharebesinde şehid olan iki zat derecesindedir” buyurmaktadır.

Hz. Ebu Bekr-i Sıddık (radıyallâhu anhu) hilâfet makamına geçtiği zaman Arap yarımadasında ve civar memleketlerde muharebelerle uğraşıldığından yine deniz kuvvetlerine bakılmadıysa da büyük fetihlere muvaffak olunmakla deniz gücü haylice terakki etmişti.

Hz. Ömer (radıyallâhu anhu) hilâfete geçtiği zaman kara kuvvetlerine son dereceye kadar ehemmiyet verip Kisra ve Kayserlerin (İran ve Bizans’ın) bütün mal ve memleketlerini zabt ederek kara kuvvetini en üstün derecesine ulaştırmışsa da deniz gücüne ehemmiyet vermemiş olduğu gibi Müslümanları deniz muharebesinden şiddetle men etmekteydi. Çünkü işin başında Müslümanların denize ait hususlarda vukufiyetleri bulunmadığı cihetle o sıra deniz muharebeleri maslahat ve hikmete uygun olmadığı fikir ve içtihadındaydı. Bir de İslâmî hükümetin eline geçirdiği yerlerde esas hükümeti teşkil eden Arap kabileleri henüz yerleşip kökleşmeden birçokları gemilere binmekle uzak bölgelere gidip ayrı ayrı ve yalnız olarak hilâfet merkezinden uzak düşmeleri hikmet ve siyaset kaidesine uygun değildi. Bununla beraber Hazreti Farûk (radıyallâhu anhu) zamanında Bahreyn’e vali tayin olunan Sahabe-i Kirâm’dan Alâ bin Abdullah el-Hadrami teçhiz ettiği gemilerle Basra Körfezi’ni geçip İran sahillerini fethetmek üzere ilk defa olarak deniz seferi icra etmişti. Lakin muvaffakiyet elde edilmemekle beraber Hz. Ömer valinin bu hareketinden memnun olmayarak ceza olmak üzere o sırada Kufe valisi bulunan Sa’d bin Ebi Vakkas’ın maiyetine memur etti. Ve o esnada Şam ve Erden ordugâhları kumandanı bulunan Hz. Muaviye deniz muharebesi yapılması için Hz. Ömer’den izin istediyse de Hz. Ömer muvafakat göstermedi. Fakat Mısır fetholunduktan sonra Müslümanlar Mısırlılardan tedricen deniz muharebelerine cesaret edenlere karşı Hz. Farûk müsamaha göstermiş ve sükût etmişti.

Hz. Osman (radıyallâhu anhu) hilâfet makamına gelince Hz. Muaviye yeniden deniz muharebesi için müsaade istedi. O zamana kadar Müslümanlar denizlere ait işlere iyice vukufiyet kesbettiklerinden bütün Sahabe-i Kirâm’ın icma ve ittifakıyla deniz kuvveti temini ile deniz muharebesi yapılmasına umumi izin çıktı. Ve Hz. Hâlife Hz. Muaviye’ye hitaben: “Deniz muharebelerine gitmek üzere kimseyi zorlama. Her kim zorla ve istemeyerek değil de gönüllü gitmek isterse onlar ile gidiniz” buyurdu.

Bu umumi izin üzerine Hz. Muaviye deniz kuvveti teminine koyuldu. Harp gemileri, harp alet ve edevatı hazırlayıp gönüllülerden asker teşkili ile bir donanma teçhiz edip hicri 28. yılda Kıbrıs üzerine (M. 648) hareket ederek bir rivayete göre adayı zorla fethettiler. Diğer bir rivayete göre ada halkı her sene 7200 dinar vermek üzere Hz. Muaviye ile sulh anlaşması yaptılar. Bu muharebede sahabenin ileri gelenlerinden Ebu Zer, Şeddat bin Evs, Ebu’d Derdâ, Ubade bin Samit ve zevcesi Ümmü Hiram binti Milhan ve daha pek çok Sahabe bulunmaktaydı. İslâm askerleri tarafından Kıbrıs fethedildikten sonra donanmadan karaya çıktılar. Geri dönecekleri zaman binmek için Ümmü Hiram’a bir katır getirdiler. Katırdan düşerek orada vefat etti. Kabri şu anda Kıbrıs’tadır. Halk kabrine tazim ve ihtiramda bulunduğu gibi kuraklık zamanında onunla tevessül edip Allah'tan yağmur diliyorlar. Müslümanlar tarafından ilk defa olmak üzere Akdeniz’e çıkarılıp muharebe olunan donanma, Hz. Muaviye’nin kumandası altında Kıbrıs’a hareket eden donanmaydı.

İşte bu tarihten itibaren bütün Müslümanlar donanmanın ehemmiyetini takdir ederek kara kuvvetleri gibi deniz kuvvetlerini de çoğaltıp tamamlamaya çalıştılar. Her sene denizde muharebeye başladılar. Bir müddet sonra tersaneler kuruldu. Gemi inşasına ehemmiyet verildi. İslâm memleketlerinde umumi olarak gemiciliğe itina gösterildi. Bu konuda ilk adımı atan Hz. Muaviye ve olgunluk yoluna doğru sevk eden Emevi Halifelerinden Abdülmelik bin Mervan olmuştur. Şöyle ki, bu halifenin Afrika valisi Hassan bin Numan’a Tunus tarafından muhtelif gemiler inşası için tersane kurmasını emretti. Hassan aldığı emir üzerine tersane tesis edip beş yüzden fazla gemi inşa ettirdi. Asker ve harp mühimmatı ile teçhiz etti. 82 h. (m. 701) tarihinde Abdülmelik tarafından donanmalara Ata ibni Rebi kumandan olup Sicilya Adasını fethetti. 

H. 92 (M. 711) tarihinde meşhur Tarık bin Ziyad kumandan tayin olundu. Mükemmel donanma ile Septe (Cebel-i Tarık) Boğazı'ndan geçti. İspanyollar ile savaşarak az bir müddet içinde İspanya’yı tamamen zabt ve istila etti. Ve pek çok mal ve ganimetler aldı. Septe Boğazı'ndan ilk çıkan İslâm donanması işte budur. Kumandana nisbetle bu boğaza Cebel-i Tarık adı verilmiştir.

İşte bunca fetihler ancak deniz kuvvetleri sayesinde vücuda gelmiş olması Müslümanları deniz kuvvetlerini en üstün derecesine ulaştırmaya ve deniz muharebelerine ehemmiyet vermek hususuna teşvik etmiştir.

Bunun üzerine Afrika, Endülüs, Mısır ve Şam sahillerinde tersaneler kurularak donanma inşasına son dereceye kadar itina olundu.

Dördüncü hicri asırda (M. on birinci asırda) III. Abdurrahman zamanında yalnız Endülüs tersanesinde inşa edilen donanmayı teşkil eden harp gemileri iki yüze, Afrika tersanelerinde inşa olunan donanmayı teşkil eden harp gemileri yüz elliye, Fatımi halifelerinin birincisi Muizzuddinullah zamanında Mısır tersanelerinde inşa edilen donanmayı meydana getiren gemiler altı yüze ulaşmaktaydı.

Bu suretle Müslümanlar deniz kuvvetlerini de en üstün derecesine ulaştırdıktan sonra Afrika’dan, Endülüs’ten, Mısır’dan, Şam’dan her sene asker ve mükemmel araç ve gereçler ile donanmalar ihraç ederek baştanbaşa Akdeniz sahillerini zabt etmişler, Sicilya ve İtaya sahillerinden Avrupa hükümdarlarını tehdit, memleketlerini pek büyük endişeye düşürmüşlerdi. Sicilya’da Fatımiler adına hükümet eden Bin el-Hasan zamanında bu tehdit ve endişe çok şiddetli bir hal kazanmıştı. İslâmî hükümetin deniz kuvveti şevket ve satvetin en üst derecesini bulmuş olduğundan Frenkler o sırada Akdeniz’in kuzeydoğu yönünden başka bütün kısımlarını İslâm donanmalarına terke mecbur olmuşlardı. Müslümanlar nasıl karaların hükümdarları iseler öylece deniz hükümdarları da idiler. İslâmî hükümetler deniz kuvvetlerini muhafaza ettikçe Frenkler (Avrupalılar) son derece zayıf bir hale düşmüşlerdi. İşte bu sırada İslâmî hükümetler gerek kara kuvveti, gerekse deniz kuvvetlerini en üstün dereceye ulaştırıp cihangirlik makamını hakkıyla kazanmışlardı.

Bu derece büyük bir kuvvet elde etmiş ve makamı kazanmışken bir müddet sonra İslâm Devletleri tembellik uykusuna kapılarak gücünü kaybetmeye, gerilemeye doğru yuvarlanıp gitmeye başladılar. Donanma işlerine ehemmiyet vermez, asker ve denizci subaylar yetişmeye bakmaz oldular. Hatta Selahaddin Eyyubi tarafından Mısır’da inşa olunan donanma dairesini ilga edip adı ve izi kalmamış bir hale getirdiler. Evvelce deniz askerlerinin duası ile tebrik edilir ve alkışlanırken daha sonra Mısır’da “Bahriyeli” ismi tahkir lafzı ve ihanet sayılır ve denizcilik hizmetleri ayıplarından sayılır oldu.

Bu suretle Müslümanlar denizcilik hususunda tembellik uykusuna daldıkları zaman Avrupalılar uyanıp kalktılar, deniz kuvvetlerine ehemmiyet vererek terakki ettiler ve İslâm memleketlerine tecavüzde bulundular.

Artık bu durum gitgide İslâmî hükümetleri her taraftan güçsüzlük, fesat, gerilik ve alçalma kaplamış ve en sonunda bu hastalıktan kurtulamayarak o koca İslâmî hükümetler bütün parçaları ile parçalanmış ve yok olmuş, bütün mal ve mülkleri düşmanların eline geçmişti.

İşte ahlâkın fesadı, eğlence ve ataletin sonu budur.

 

Gelelim Büyük Osmanlı Devletinin Devrine:

Devlet-i Aliye’nin ilk zamanlarında muharebeler karada olduğu için denizcilik işlerine bakılmıyordu. Sultan Orhan’ın oğlu Süleyman Paşa Rum kayıkları ile Gelibolu taraflarına geçip o ahaliyi zabt ve istila etti. Bundan sonra Gelibolu önlerinde kayıklar tedarik olundu. İstanbul’un fethinde yalnız kara yönünden kâfi olmayıp, deniz cihetinden de hücum edilmesi lazım geldi. O esnada İstanbul ile Galata arasında zincir çekilmiş olduğundan limana gemi sokmak mümkün değildi.

Baltaoğlu Süleyman Bey marifetiyle, bir rivayete göre, Sütlüce ardında, diğer rivayette Rumelihisarı ardında yeni gemiler inşa edilip yağlı kızaklar üzerinde karada gemiler yürütülerek limana indirilmiş ve deniz tarafından da hücum ile İstanbul fetholunmuştu. Osmanlı Devleti devrinde ilk defa yapılan gemiler işte bunlardı.

Sultan Fatih İstanbul’u fethettikten sonra deniz kuvvetlerine ihtimam gösterdi. Hemen tersane kurarak uzun zamandan beri yıkılmış bulunan İslâm denizciliğini tekrar canlandırdı. O sırada bütün Akdeniz’i idareleri altına almış bulunan Venediklileri korkutacak ve tehdit edecek derecede donanma tedarik etti ve deniz harp ve vasıtaları ile askeri teçhiz etti.

İşte bu deniz kuvveti ile o zamandan itibaren pek çok kaleler zabt olundu.

Sultan II. Beyazıt zamanında deniz kuvvetleri haylice ilerleyip Kemal Reis gibi düşmanlar nazarında bile liyakatını ispat etmiş mahir kaptanlar zuhur etmişti. Küçük ve büyük 300 parça harp gemisi ve mükemmel harp araç ve gereçleri hazırlanarak Kemal Reis ile Burak Reis’in kumandası altında Mora sahillerini zabt etmek için İnebahtı tarafına gönderilip Venedik Donanması mağlup edilmişti. Sonradan Sultan Beyazıt’ın inzivası, vükelânın ihmal ve müsamahası üzerine deniz seferleri ihmal edilip terk edilerek deniz kuvvetlerine bir durgunluk arız olmuştu.

Yavuz Sultan Selim zamanında Acemistan (İran) ve Arabistan seferleri ile meşgul olunduğundan donanma işlerine bakılmamışsa da o esnada bu padişah Aynalıkavak semtinde mükemmel tersaneler inşa olunmasına irade buyurmuşlardı. Bundan maksatları mükemmel ve muntazam bir donanma tedarik ederek Akdeniz sahillerini tamamen zabt etmekti. Hatta bir gün bazı kimselerle sohbet esnasında “Septe Boğazına varıncaya kadar muhtelif milletler toplanıyorlar. Böyle bir halicin tamamen Osmanlı Devleti’nin idaresi altında olmaması layık mıdır? Ve bu hususa gayret sarf etmemek saltanatın şanına leke sürecek kusurlardandır. Hak Tealâ ecelden muhafaza buyursa bu gayeye yetecek derecede donanma yapıp Akdeniz’de olan memleketleri tamamen idare altına alınmadıkça rahatı haram etmeye yemin olsun” buyurmuşlardı. Ne kadar büyük himmet! İşte bu yüce himmete binaen mükemmel tersaneler inşasına başlanmıştı.             Fakat Mısır Seferinden dönüşünün ikinci senesinde vefat etmekle bu ulvi gayeye muvaffak olamadı.

Kanuni Sultan Süleyman zamanında tersane işlerine son derece ihtimam gösterildi. Mükemmel bir donanma teçhiz edildi. Rus ve Yemen sahilleri zabt olundu. Bundan sonra Barbaros Hayreddin Paşa İstanbul’a gelmekle Osmanlı Devleti’nin deniz kuvvetleri en üstün derecesini bulmuş oldu. Hayreddin Paşa denizcilik işlerinde harikulade maharetler ibraz etmek, büyük muvaffakiyetlere nail olmak suretiyle Osmanlı Devleti’ne çok büyük hizmetler yapmış olduğundan burada hayatından bahsetmeyi münasip gördük:

Hayreddin Paşa aslen Midilli ahalisindendi. Denizciliğe büyük bir vukufları olduğundan kardeşi Oruç Reis ile birlikte Tunus’a gidip denizde gaza etmek üzere Tunus hâkiminden bir yer istediler. Elde edilen ganimetlerin beşte biri Tunus hazinesine teslim olunmak üzere “halfe’-Vâd” Kalesi onlara tahsis edildi. Bundan sonra iki kardeş denize çıkıp rast geldikleri Frenk gemilerini zabt ederlerdi. Bu suretle kendi gemilerini çoğaltıp şöhretlerini etrafa ulaştırarak Akdeniz’e korku ve dehşet vermişlerdi. Frenkler ve İspanyollar ile pek çok savaşlar yapmışlar ve bir seferlerinde Avrupa sahillerini basıp çokça ganimet ve beş adet gemi zabt etmişlerdi. Hayreddin Reis bunlardan birini meşhur Kemal Reis’in hemşirezadesi Muhyiddin Reis ile Osmanlı Devleti’ne yolladı. Buna mukabil olmak üzere Saltanat tarafından Hayreddin Reis’e mükellef bir elbise -hil’at- gönderildi. Bundan sonra Hayreddin Reis’e denizde karşı duran olmamış ve Barbaros adından bütün Akdeniz halkı korku ve dehşet içinde kalıp beşikteki çocuklarını “Barbaros geliyor” diye korkuturlardı.

Hayreddin hutbe okutmak ve para bastırmak hakkı Osmanlılara ait olmak üzere Cezayir emirliğini kabul edip Telemsan hâkimini de idareleri altına aldıktan sonra Akdeniz’de Avrupalılar gemilerini gezdiremez olmuşlardı. Hayreddin Bey’in korkusundan kurtulmak üzere İspanya Kralı ile Alman İmparatoru ittifak edip Almanyalı meşhur Andorya Dorya adlı kaptanın kumandası altında Akdeniz’de mükemmel ve muntazam bir donanma kurdular. O esnada Hayreddin Bey’i Kanuni Sultan Süleyman Hazretleri davet etmiş olduğundan idaresi altındaki adamlardan Hüsnü Bey’i Cezayir’in muhafazasına bırakıp İstanbul’a gitmek üzere mükemmel bir donanma ile hareket etti. Avrupa sahillerinden uğradığı yerleri tahrip etti. Ve tesadüf ettiği 18 parça gemiyi alıp Andorya Dorya’yı arayarak Preveze semtine geldi. O esnada Andorya o havalide bulunuyordu. Fakat “Barbaros seni arıyor, gafil olma!” diye evvelce haber verildiğinden oradan savuşup İtalya sahillerinde bir yere gizlenmiş olduğundan ona yetişemeyerek 940 (M. 1533) tarihi ortasında İstanbul’a geldi.

Hayreddin Bey İstanbul’a gelince Saltanat tarafından Cezayir Beylerbeyi rütbesi verilmek suretiyle Kaptan-ı Derya (Deniz Kuvvetleri Kumandanı) tayin edildi. Hayreddin Paşa hemen deniz kuvvetlerinin tanzimine koyuldu. O sene altmış bir parça gemi inşa edildi. Cezayir’den getirmiş olduğu yirmi üç parça gemiyi de ilave ile toplu olarak seksen dört (84) parça harp gemisiyle o sene Akdeniz’e sefere çıktı. Malta sahillerini ve o semtte daha bazı kaleleri tahrip ve pek çok düşman gemisini yakıp yıkıp İstanbul’a döndü. H. 943 (M. 1536) tarihinde 280 parça gemiden meydana gelmiş mükemmel bir donanma ile tekrar Akdeniz’e sefere çıktı.  Çuha (Çerigo) Adası cihetlerinde büyük fetihlere nail olup büyük mal ve ganimetlerle İstanbul’a geri döndü. H. 945 (M. 1538) senesi Muharrem’inde 138 parça gemi ile tekrar Akdeniz’e sefere çıktı. İstendil, Girit, Kerpe adalarını fethedip sonra da Rumeli kıtasına saldırdı.

Esasen Hayreddin Paşa’nın zuhuru Avrupa Devletlerini korkutmuş olup sonradan Kaptanpaşa tayin olunarak İstanbul tersanesini idaresi altına almakla istediği kadar donanma tedarik ederek artık her tarafı istila edeceği korkusu bütün Avrupa devletlerini dehşet içinde bıraktı.

Hayreddin Paşa’nın kuvvetini kırmak için Almanya, İspanya, Papa, Portekiz ve Venedikliler ittifak ederek büyük ve küçük 600’den fazla gemiden mürekkep büyük bir donanma teşkil ettiler. Alman meşhur Andorya Dorya’yı genel kumandan tayin ederek Hayreddin Paşa ile muharebe etme üzere Korfu’ya gönderdiler.

H. 945 (M. 1538) tarihinde Hayreddin Paşa 122 parça gemi ile Preveze limanında iken düşmanın birkaç yüz parça gemisi Preveze Boğazı’na gelip İslâm gemilerini top ateşine tuttular. Düşmanın bu suretle Hayreddin Paşa’ya meydan okumaları Paşa’nın sabrını kaldırmakla bütün Osmanlı donanması ile boğazdan dışarı çıkıp 122 parça geminin hepsinden birden top atışı yaptırmasıyla düşman donanması korkup kaçtı. Ertesi günü iki donanma Preveze limanı açıklarında birbirini görüp harp vaziyetini aldıkları esnada rüzgârın düşman tarafına uygun tarzda esmesi Müslümanlara üzüntü vermişti.

Hayreddin Paşa Kur’ân’ın gücünden yardım isteme zımmında iki ayet-i kerime yazıp gemisinin iki direğine asmakla, Allah’ın hikmetiyle, hemen rüzgâr kesildi. Hayreddin Paşa tekbir getirerek düşman gemileri üzerine hücum edip şiddetli ateş etmekle düşmanın gemilerinden bir kaçı denizin dibini boyladığından artık hepsine bir korku sinerek kaçmışlar ve arkalarından top atışı ile kimi battı, kimi yaralanmıştı. Bu hali gören Andorya Dorya sakalını yolarak gemilerin arkasına düşüp firar etmiştir. Bu büyük muzafferiyet Hayreddin Paşa ve kumandası altındaki kumandanların deniz muharebelerinde ne kadar iktidar ve maharetleri olduğunu göstermekte kâfidir.

İşte Hayreddin Paşa bir yandan tersane ve donanma işlerine ehemmiyet vererek intizamını en üstün dereceye ulaştırmak, diğer yandan da Turgut Reis, Piyale ve Kılıç Ali Paşalar gibi denizciliğe aşina deniz savaşlarında son derece muktedir kumandanlar yetiştirmekle Osmanlı Devleti’ne pek büyük hizmetleri etmiştir.

Hayreddin Paşa’dan sonra Turgut Reis onun yerine gelerek Avrupalılarla pek çok savaşlar yaparak büyük fetihlere nail olmuş ve Avrupalıları titretmiştir.

Piyale Paşa da kaptan tayin edildikten sonra H. 967 (M. 1559) senesinde vaki olan savaşta Hristiyan Avrupa donanmasını hemen hemen yok olacak derecede büyük bir hezimete uğratarak seksen gün muhasaradan sonra Çerpe adasını fethetmişti.

Hâsılı Sultan Süleyman zamanında bir taraftan tersane ve donanma işlerine bir nizam vermek, diğer taraftan deniz muharebelerine derin vukufu bulunan muktedir kumandanlar yetiştirmek ve işlerini ehline vermekle denizciliğin kuvvet ve şevketi en üstün derecesini bulmuş olduğundan Akdeniz bütünü ile Osmanlı Devleti’nin idaresi altında girdiği gibi Hind denizlerinde de donanma dolaştırılarak o asırda deniz kuvvetlerince sair devletlere galip gelen Portekizliler zayıf düşürülmüş idi.

Osmanlı Devleti’nin kara ve deniz kuvvetinin en parlak ve en ileri devri Sultan Süleyman zamanı idi.

Oğlu Sultan II. Selim zamanından itibaren deniz kuvvetleri gerilemeye başladı.

Şöyle ki:

Bu padişah denizciliğe asla vukufu olmayan ve kendi görüşü ile hareket eden Ali Paşa’yı Kaptan-ı Deryâ tayin ettiği esnada Osmanlı Devleti donanması İnebahtı limanında iken müttefik devletler donanması tarafından muhasara olundu. Ali Paşa’nın vukufsuzluğu ve başkalarının reyini kabul etmemesi neticesi olmak üzere kimi batarak, kimi karaya oturarak altmış kadarı da düşmanın eline düşerek Osmanlı donanması büyük bir hezimete uğramıştır.

Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın himmetiyle o sene yaza kadar 150 parça gemi inşa olunarak kaybolan donanmanın bir eşi yapılmışsa da geçen seneki hezimette pek çok muktedir kumandan şehid olmuş ve askere bıkkınlık gelmiş olduğundan deniz kuvvetleri bir daha Kanuni zamanındaki dereceye ulaşamadı.

Başta Müslümanlar içinde denizcilik pek fazla terakki ederek Osmanlı Donanması bütün Avrupa donanmalarına galip gelmişken yavaş yavaş Müslümanlar arasında denizciliğe ait bilgiler azalmaya başlamış, sefahat ile iştigal olunduğundan denizcilik işleri büsbütün terk ve ihmal edilmiştir. Hâlbuki o zamana kadar Avrupa’da denizcilik ilimleri haylice ilerlemiş olduğundan Osmanlı Donanması Avrupa donanmalarına karşılık veremeyecek derecede gerilemiş ve bu durum devam ederek zafiyet iyice kökleşmiş olduğundan bir müddet sonra Venedik donanması Akdeniz boğazına muhasara etmekle Osmanlı Donanması Akdeniz’e çıkamaz olmuştu.

Sultan IV. Mehmed zamanında deniz kuvvetlerine ihtimam gösterilerek yeni yapılan donanmalar ile boğazdan çıkıp Venediklilerle şiddetli bir muharebe edilerek boğazı terke mecbur edilmişlerdi. Fakat Venedikliler deniz kuvvetlerini bir derece daha ileri götürdükten sonra tekrar boğazı kapattılar. Bu defa vaki’ olan muharebede Osmanlı Donanması düşman donanmasına karşılık veremeyerek büsbütün perişan olma derecesinde yıkılmış ve parçalanmıştı.

Kara Mustafa Paşa’nın sadrazamlığı zamanında Tersane-i Amire’de muntazam harp gemileri inşa olunarak h. 1096 (m. 1684) tarihinde 60 parça gemi ile boğazdan çıkıp Rodos’a varılmıştı. Çoktan beri Osmanlı Donanması Sisam Boğazı'ndan ileri gidememiş olduğundan bu defa Rodos’a varması denizde bir çeşit muzafferiyet sayılmıştı. Ve daha sonra deniz kuvvetlerine bir kat daha ihtimam gösterilerek h. 1129 (m. 1716)’da Venediklilerle birkaç defa vuku’ bulan deniz muharebelerinde Venedik Donanması mağlûp edilmişti. Fakat o sırada bir yandan Müslümanlar fazlaca sefahata dalarak ve tembellik uykusuna kapılarak yine donanma hizmetleri terk edilmiş, denizcilik mahareti ve harp bilgisine sahip olanlar kaybolmuş ve bahriyeye tayin edilen kimselerde ehliyet aranmayıp vukufsuz, bilgisiz, ehliyetsiz ve hamiyetsiz bir takım kimseler bahriye kumandanı tayin edilmiş ve tersane tahsisatı kumandanlara yiyecek olup kalyoncu ulûfesi adı ile devlet tarafından verilen bütçe kumandanlar arasında taksime uğramış ve kalyoncu adında bulunan asker de sefahatle meşgul, arsız ve hamiyetsiz bir takım şahıslardan ibaret olup halkın ırzına tecavüzden başka hiçbir işe yaramaz bir hale gelmiş, bir yandan da o zamana kadar Avrupa’da denizciliğe ait ilimler daha fazla gelişerek mükemmel donanmalar meydana getirilmiş olduğundan Osmanlı Donanması Avrupa donanmalarına mukabele etmesi şöyle dursun, Akdeniz’de gezen korsanların püskürtülmesine bile gücü yetmeyecek derecede gerilemişti. 

H. 1182 (m. 1768)’de Rusya ile vuku’ bulan muharebede Rusya’nın Baltık denizi donanması, İngiliz, Danimarka ve sair Avrupalılardan deniz gücünde mahir amiraller kumandasında olarak Septe (Cebelitarık) Boğazı'ndan dolaşıp Mora sularında zuhur ettiği zaman Osmanlı Donanması sayıca fazla idiyse de denizciliğe ati işlerde asla vukufiyeti olmayan subaylar ve asla talim görmemiş, etraftan zorla toplanmış ırgat ve çiftçi sınıfından meydana gelmiş askerlerle teçhiz edilerek Akdeniz’e çıkarılmış, kaptan paşanın denizciliğe ait ilimlere vakıf olmamasından dolayı Osmanlı Donanması Çeşme Limanı'na sokulmuş ve düşman donanması limanın ağzına gelip savaşa başlanınca İngiliz amirallerinin marifetiyle birçok ateş kayıkları limana sokularak Osmanlı Donanması tamamen yakılmış olduğundan deniz kuvvetlerimiz büyük bir zayiata uğramıştı.

Sonradan Sultan III. Selim ve Sultan Mahmud zamanlarında tersane hizmetlerine ihtimam olunarak bir dereceye kadar deniz kuvvetleri bir varlık göstermişlerse de Sultan Mecid ve Sultan Aziz zamanlarında bu derecesini de muhafaza edememişti. En nihayet Abdülhamid devrinde bir yandan Avrupa denizciliğe ait ilimler son derece terakki ederek Sultan Aziz zamanından kalma gemiler deniz muharebelerinde asla işe yaramaz hale gelmiş, bir yandan da bahriyeye tayinlerde ehliyet aranmayıp Celal Paşa gibi deniz gücünden asla haberi olmayan ve Hasan Paşalar gibi tek emeli nefsi arzuları olup milletin istikbalini hatırına bile getirmeyen, memleketin terakkisini asla düşünmeyen hamiyetsiz ve rüşvetçi kimseler Bahriye Nazırı tayin olunmuştur.

Şu halde bu asırda İslâm Hükümeti ve Osmanlı Devleti'nin deniz kuvvetlerinin uğradığı zafiyetten kurtarmaya çalışmak bütün Müslümanlar üzerine farz-ı ayındır. Çünkü düşmana mukabele edecek derecede zırhlı temin etmek ve satın almak yalnız bir köy, bir kasaba, bir vilayet ahalisinin mali gücü yetemeyeceğinden bütün vilayet, kasaba ve köy ahalisi bu konuda yardım etmek ve hatta Hind’de, Çin’de, Rusya’da, İngiltere ve Afganistan’da bulunan bütün Müslümanların yardımda bulunmaları şer’i bakımdan lazımdır.

Burada bir fırkası ifrat bir fırkası tefrit suretiyle şeriatı yanlış anlayan iki cahil fırkanın fikrinde toplanmış bulunan batıl kanaati reddetmek istiyoruz.

Müslümanların bir fırkası, “Biz Müslümanlar, doğru, halis bir itikatta olduktan sonra düşmanların kuvvetine muadil değil, onun pek aşağısında bulunan kara ve deniz kuvvetlerine malik olsak ve maddi imkânlara sarılmaya teşebbüs etmesek bile Allah’ın inayetiyle düşmanlara galip geliriz. Ve hatta kumandanlarımız sağlam itikatta olsalar şu anda sahip olduğumuz bu kadarcık kara ve deniz gücü bize kâfidir. Bununla en kuvvetli devlete ve hatta bütün Avrupa devletlerine Allah’ın yardımı ile galip geliriz. Bizim için fazla kuvvet hazırlamaya ve maddi imkânlar araştırmaya hacet yoktur. Allah Tealâ’nın inayeti bize kâfidir” kanaatinde bulunuyorlar.

Şer’i hakikatlere asla vukufu olmayan ve dinle bir alakası bulunmayan cahil ve fasıklar güruhunun bu fırkası da ya sırf cehaletinden yahut İslâm düşmanlığından veyahut Müslümanlardan bazılarında temerküz etmiş olan bu kanaat İslâm Dini tarafından verilmiş olduğunu sandığından dolayı “İslâm Dini terakkiye manidir” bâtıl zannında bulunuyorlar.

 

 

Bu iki sınıfın bu kanaatlerini reddetmek için deriz ki:

İlk olarak, Enfâl suresinin 62. ayetindeki emirle düşmana mukabele etmek için, onların kuvveti üstünde kara ve deniz kuvveti hazırlamak ve cihad için şart olan sebeplere tevessül etmenin vacip kılındığı,

İkinci olarak, Fahr-i Âlem Efendimizin hicretten itibaren cihad için kuvvet hazırladığı ve hatta Uhud Muharebesi'nde vücuduna zırh giydiği,

Üçüncü olarak, Bu hususa teşvik için pek çok hadislerle Müslümanları yönelttiği,

Dördüncü olarak, Sahabilerin düşmana mukabele için onların kuvveti üzerinde bil-fiil kuvvet hazırlayıp maddi imkânlara teşebbüs etmekle beraber bu hususta icma ve ittifak ettikleri,

Beşinci olarak, Fukahanın “Müslümanlar üzerine mal ve beden yönünden cihad farz-ı ayn veya farz-ı kifayedir.” demeleri bu iki fırkanın kanaatlerini çürütmeye kâfidir. Çünkü ileri sürdüğümüz bunca şer’i deliller İslâm Dini’nin yalnız maneviyattan ibaret bir din olmayıp maddiyatı da içine aldığını ve maneviyat gibi maddiyata da değer verilmesi gerektiğini göstermektedir.

Bu şer’i delil ve burhanlar bu meseleyi güneş gibi apaçık göstermekteyken birinci fırkanın tefrit, ikinci fırkanın ifratta bulunarak bu inançta bulunmaları cehalet veya cinnetten başka bir şey değildir.

 

Bahsimize dönelim:

Yukarıda arz ettiğim tarihi silsile bize gayet geniş olarak gösteriyor ki, Emevi halifelerinden Abdülmelik ve Fatımi halifelerinden Beni el-Hasan ve Osmanlı hulefasından Kanuni Sultan Süleyman zamanlarında olduğu gibi İslâmî hükümetler her zaman atalet ve sefahati terk ederek kara ve deniz kuvvetini en üstün derecesine ulaştırdılarsa Avrupalıları titretmiş ve cihangirlik derecesine yükselmiştir. Endülüs’te Emevi Devleti’nin, Bağdat’ta Abbasi Devleti’nin, son zamanlarda da İstanbul’da Osmanlı Devleti’nin olduğu gibi İslâm hükümeti her ne zaman atalet ve sefahate dalarak deniz kuvvetlerini kaybettiyse, bu kaybediş kara kuvvetlerini de tesirsiz bırakmış olduğundan düşman tarafından vuku’ bulan taarruz üzerine mahv ve münkarız olarak memleketleri taksime uğramıştır.

Bunun tek çaresi ayrılık ve nifakı, atalet ve sefahatı bırakarak olanca varlığımızla deniz gücümüzü ikmale ve canlandırmaya çalışmaktır. Çünkü kara ve deniz gücü bir hükümetin iki kanadı gibidir. İki kanada sahip olan bir kuş istediği gibi uçarak hedefine ulaştığı gibi bu iki kuvvete malik olan bir hükümet de bu sayede gayesine ulaşır. Bir kanatlı kuş hedefe ulaşamadığı gibi bu zamanda deniz gücüne malik olmayan bir hükümet de düşmanın esareti altından kurtulamayacağı cihetle asla terakki edemez ve yükselemez.

O halde ey Osmanlılar! Hükümetimizi yükseltmek, Avrupalıların esaretinden kurtulmak ve tam bir serbestliğe nail olmak istiyorsak deniz kuvvetlerimizi yakın zamanda mükemmelleştirmeye çalışalım. İkinci Sultan Selim zamanında hükümetin himmeti ve halkın gayreti ve yardımı ile bir kış mevsiminden yaza kadar 150 parça harp gemisi inşa eden ecdadımızın yolundan gidelim. Onlar gibi harp gemilerimizi kendimiz inşa edemiyoruz. Bari satın alınması için donanmaya maddi yardımda bulunalım. Çünkü bu hususta yardımda bulunmanın maddi ve manevi pek çok faydaları vardır.

Maddi faydasını arz ettik. Manevi faydasına gelince, hükümetimizin deniz gücüne şiddetle ihtiyacı olduğu gibi bu yüzden memleketin pek çok menfaatlere nail olacağı da muhakkaktır. Demek oluyor ki, bu husus hayırlı bir iştir. Nitekim Maide suresinin 3. ayetinde: “İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşınız”, beyan buyrulduğu veçhile hayırlı işlerden olan şeylere “yardım etmek”le hepimiz memuruz. Bahriyeye de yardımda bulunmakla İlâhî emri yerine getirmiş oluruz.

Bir de deniz kuvvetinin tamamlanması için yardımda bulunan ve yardım edenler şeriat nazarında ecir ve sevaba nail olmakta Allah yolunda cihadda bulunan mücahidler derecesindedir. Çünkü Fahr-i Âlem Efendimiz: “Allah katında halkın efdali nefsi ile, malı ile Allah yolunda cihad eden mümindir” ve “Allah yolunda muharebeye giden bir gazinin gerek az ve gerek çok sefer malzemelerini hazırlayan ve ona yardımda bulunan kimse Allah yolunda gaza ve cihad etmiş gibidir. Yani sefer ihtiyaçlarını sağladığı gazinin nail olduğu derecede ecir ve sevaba o da nail olur.”, “Yalnız başına bir kimse Allah yolunda muharebeye giden bir gazinin sefer ihtiyaçlarını temin ederse ölünceye veya muharebeden geri dönünceye kadar o gazinin nail olduğu derece ve sevabın misline o kimse de nail olur.”, “Bir kimse Allah yolunda muharebe eden bir mücahide ihtiyacı bulunduğu zaman yardım ederse Allah arş-ı alasının gölgesinden başka gölge bulunmadığı günde, kıyamet gününde o kimseyi gölgelendirir.” Bu hadislerle İslâm askerlerini teçhiz, top, tüfek, harp gemisi ve sair harp malzemesi sayılan şeyleri temin hususunda mal ile yardımda, görüşü ile delalette bulunan kimseler ecir ve sevapta Allah yolunda bedenen muharebe eden mücahidler derecesinde olduğu beyan buyurulmaktadır.

Bir de donanma için yardım etmek İslâm Dini nazarında nafile hacca gitmek, nafile olarak fukaraya sadaka vermekten hayırlıdır. Çünkü Fukahadan İbni Abidin diyor ki: Karakol, tabya, istihkâm, harp gemisi gibi cihadda ihtiyaç duyulan şeyleri yapmak ve temin etmenin sevabı nafile hacca gitmenin, nafile fakire sadaka vermenin sevabından daha fazladır. Zira halkın en şiddetli ihtiyacı olan ve umumi menfaati ihtiva eden bir şeyi meydana getirmek birkaç fakirin ihtiyacını gidermek için umumi menfaati tazammun etmeyen şeyden elbette hayırlıdır.

Fakat zekât ve fitre gibi farz ve vacip olan sadakaları cihadla alâkalı işlere sarf etmek caiz değildir. Çünkü “Mültekâ” ve “Damat”ta deniyor ki: “Mescid, medrese ve mektep gibi hayırlı işlere, köprü, karakolhane, gemi ve saire gibi cihad hizmetlerini meydana getirmek için zekât ve fitre gibi temlike ve fakirin almasına ihtiyaç gösterilen sadakaları sarf etmek caiz değildir.” Lakin Damat Efendi diyor ki: “Bu hususlara zekât ve fitrenin sarf olunması mümkündür. Şöyle ki: Bir kimse zekât ve fitresini ilk önce bir fakire vermeli, ikinci olarak o fakire zekât ve fitreden aldığı parayı, mesela donanma ianesine sarfet, diye emretmeli. Eğer fakir kendi isteği ile o parayı donanma ianesine verirse hem fakir ve hem de o kimse sevaba nail olacağı gibi o kimse zekât ve fitresini de ifa etmiş olur.”

Dolayısıyla bazı cahillerin anladıkları gibi donanma gibi hayırlı bir işe doğrudan doğruya zekât ve fitrenin sarfı caiz olmadığını bu mesele çok açık bir şekilde açıklamaktadır.

Bu arz ettiğim hadisler ve fıkhi meseleler tamamıyla anlaşıldıktan sonra, şimdi ey Müslümanlar, size çok büyük müjdeler vereceğiz. Gayet kolay bir amelle pek büyük sevaba nail olma yolunu öğreteceğiz:

Evlerinizde oturduğunuz halde her zaman cihad etmek ve her sene nafile hacc etmek, her zaman fakirlere sadaka vermek sevabına ermiş olmak ister misiniz? Bu sıralarda hükümet ve memleketin en fazla muhtaç olduğu deniz kuvvetini ikmal için donanmaya yardımda bulununuz. Zira bu zamanda (1910 Eylül sonları), donanmaya yardımda bulunmak düşman ile Allah yolunda savaşmak derecesinde sevaptır. Çünkü yukarıda arz ettiğim hadisler bize bunu beyan etmektedir. Bu zamanda donanmaya iane vermek her sene nafile hacca gitmek ve her zaman fukaraya sadaka vermekten daha fazla sevaptır. Çünkü İbni Abidin’den naklettiğim fıkhi mesele bize bu hususu gayet açık olarak göstermektedir. Bu zamanda donanmaya iane, hacc, daima cihad, daima sadaka mesabesindedir. Çünkü bu meseleye yardım sadaka-i cariye ve daimi bir hayırdır.

Fahr-ı Âlem Efendimiz buyuruyorlar ki: “Vefat ettikten sonra her insanın amel defteri kapanır. Yalnız üç kimse vardır ki amel defterleri kapanmaz: Birisi öldükten sonra salih oğlu veya salih kızı kalan, diğeri te’lif ettiği faydalı bir kitabı kalan. Üçüncüsü de mescid, medrese, mektep, köprü, çeşme… gibi sadaka-i cariye ve daimi bir hayır bırakan kimsedir." “Oğlu ve kızı iyi yolda bulundukları müddetçe te’lif ettiği kitap ve yaptırmış olduğu mescid, medrese, mektep, köprü, çeşme kullanılmaya yaradığı müddetçe o kimselerin amel defteri kapanmayıp daima zikrolunan amellerinin sevabı yazılıdır.”

Şu halde bir kimse donanmaya iane için on para verip de satın alınan bir zırhlıdan o kimsenin on parası karşılığında bir çivi isabet etse, o zırhlı muharebede kullanılıp o çivi de onda bulundukça gerek hayatında gerekse ölümünde o kimse bizzat muharebe edercesine devamlı olarak ecir ve sevaba nail olur. Çünkü zırhlıdaki o çivi o kimsenin sadaka-i cariyesi demektir. Çünkü zenginlerimiz var ki üzerlerine farz olan haccı ettikten sonra iki, üç, dört, beş, altı hatta yedi defadan fazla ecir ve sevaba nail olmak için Hicaz’a gidiyorlar. Hâlbuki yukarıda İbni Abidin’den naklettiğim fıkhi mesele bu zamanda donanmaya yardımda bulunmanın sevabı nafile Hicaz’a gitmenin sevabından fazla olduğunu beyan ettiği gibi donanmaya ianede her sene nafile olarak hacc sevabı bulunduğunu da beyan etmektedir. Dolayısıyla fazla sevap elde etmeyi arzu eden zenginler, nafile olarak Hicaz’a gitmelerindense donanmaya yardım etmelidirler.

Fahr-ı Âlem Peygamber Efendimiz: “Bir aile halkından bir kimse Allah yolunda muharebeye gidip düşman ile cihad ve gaza etmez veya onlardan biri bir iplik veya bir iğne veyahut buna eş bir yaprak parçasıyla Allah yolunda muharebeye giden bir gaziyi teçhiz ve ona ianede bulunmazsa kıyamet gününden evvel Allah tarafından o ailenin başına büyük bir bela isabet edecektir” hadis-i şerifi ile cihada mal ve bedeni ile yardımda bulunmayan hamiyetsiz kimselerin dünyada büyük bir belaya uğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Dolayısıyla memleket ve milletin son derece donanmaya ihtiyacı bulunduğu şu son zamanda para yığıp da donanma ianesi vermeyen bazı zenginler bilmiş olsunlar ki millet nazarında onlar hamiyetsiz sayılacakları gibi hadisin ifadesine göre de Allah tarafından onlara çok büyük bir belanın isabet edeceği muhakkaktır. Hâsılı böyle bir zamanda donanmaya yardımda bulunmayanlar şer’an, aklen ve adeten kötülenmiş ve hamiyetsizdirler.

 

 

İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESES


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 250
Toplam 201328
En Çok 1094
Ortalama 283