HAKİMİYET TEVHİDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

08-01-2019

HAKİMİYET TEVHİDİ

Bu dinin, zorunlu kıldığı bir gerçek vardır. Allah'ın şeriatına itaat etmek, O'nun Resulü'ne tabi olmak ve O'nun indirdiği kitapla yönetmek ve yönetilmek gerçeği... Bu, İslam'ın getirdiği tevhid akidesinden kaynaklanıyor. İnsanların kulluk yapacakları, emirlerine uyacakları, şeriatını uygulayacakları, değerlerini ve ölçülerini alacakları, hükmüne başvurup sonra da razı olacakları ulûhiyyetin birliği... İnsanların hayatında ve bütün ilişkilerinde hakimiyeti Allah'a veren otoritenin tekliği... Çünkü kainatın üzerinde yegane egemen güç tek başına Allah'tır. İnsan bu koca kainatta bağımsız bir varlığa sahip değildir. Allah Tealâ, gizli kapalı hiçbir şey bırakmamıştır. Hayatta karşılaşacakları problemlere çözüm bulmak için başka bir kaynağa muhtaç bırakmamıştır kullarını...

"Size kitabı açıklanmış olarak indiren O'dur." (En'am, 114)

Buna rağmen insanın Allah'tan başkasının hükmüne ihtiyacı var mı?

"Size kitabı açıklanmış olarak indirdiği halde, Allah'tan başka hükmedici mi arayacak mışım?"

Bu, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in lisanı ile yöneltilen kınama amaçlı bir sorudur. Ve bu soru hiçbir konuda Allah'tan başkasının hükmüne gerek olmadığını göstermektedir.

Her konuda hakimiyetin Allah Teâlâ'ya ait olduğunu ve O'nun birliğinin kabul edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Hayatın hiçbir meselesinde Allah Teâlâ'dan başkasının hükmüne imkan vermeyen kesin bir vurgulamadır bu... Bu kitap, Allah Teâlâ'nın hakimiyetini ve ulûhiyyetini temsilen, insanların ihtilaf ettikleri meselelerde aralarında hükmetmek için indirilmiştir. Sonra bu kitap, hayat nizamının ikamesi için gerekli ilkeleri içerecek şekilde açıklanmış olarak indirilmiştir. Aynı şekilde bu kitap, insanların ekonomi, ilim ve hayatın sair yönlerinde ihtilaf ettikleri sorunların çözümü için gerekli detaylı hükümleri de kapsamak-tadır. Bunlarla da anlaşılıyor ki başka bir hükme başvurmaya gerek bırakmayacak şekilde apaçıktır Allah'ın kitabı… Allah Teâlâ'nın bu kitapla vurguladığı gerçek budur.

Bundan sonra dileyen şöyle söyleyebilir: "Beşeriyet sürekli gelişme kaydetmektedir, bu nedenle ihtiyaç duyduğu şeyleri bu kitapta bulamamaktadır." Bunu söylerken de şunu da beraberinde söylemelidir: "Ben bu dine inanmıyorum, Allah'ın dediğini yalanlıyorum..." Allah'ın şu sözü ise meseleyi daha güzel açıklıyor: "Ey Resul, ağızlarıyla inandık diyen, kalpleriyle inanmayanların küfre koşuşmaları seni üzmesin..." (Maide, 41)

Böylece sorunun özü ortaya konmuş oluyor... Bir tek ilah vardır ve yalnızca bir tek malik vardır. Buna göre, bir tek hükmedenin, bir tek kanun koyucunun ve bir tek tasarruf sahibinin bulunması gerekir. Sonuç itibariyle, bir tek şeriatın, metodun ve kanunun olması zorunludur. Demek ki, Allah Teâlâ'nın indirdiklerine tabi olmak, itaat etmek ve onunla hükmetmek imandır, İslamdır. Allah Teâlâ'nın indirdiklerine karşı çıkmak O'ndan başkasıyla hükmetmek küfürdür, zulümdür, fasıklıktır.

Bu, Allah Teâlâ'nın bütün insanlardan bağlılık sözü aldığı ve bütün Rasulleri onunla gönderdiği dinin kendisidir. Muhammed(sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmeti ve ondan önceki ümmetler, bu din üzere olagelmişlerdir. Allah Teâlâ'nın dini, onun indirdikleriyle hükmedilmesidir. Bu, Allah Teâlâ'nın gücünün ve hakimiyetinin göstergesidir. "La ilahe illallah"ın hayata yansımasıdır.

Allah Teâlâ'nın diniyle, O'nun indirdikleriyle hükmetme arasındaki kaçınılmaz gereklilik, sadece Allah Tealâ'nın indirdiklerinin, insanların kendi yanında koyduğu sistemlerden, yasalardan, nizamlardan ve prensiplerden daha iyi olmasından kaynaklanmıyor. Bu, kesin gerekliliğin sadece bir sebebidir. Ancak en önemli sebep değildir. Bu kaçınılmaz gerekliliğin esas nedeni; Allah Teâlâ'nın indirdikleriyle hükmetmenin, onun ulûhiyyetini kabul etmek ve başkalarından bu sıfatı ve özelliklerini uzaklaştırmak anlamına gelmesidir. İslam'ın lügat anlamı, teslimiyettir. Allah Teâlâ'nın gönderdiği tüm dinlerin ifade ettiği gibi, ıstılahi anlamı ise Allah'a teslim olmak ve bu arada ulûhiyyet iddiasından soyutlanmaktır...

Ulûhiyyetin en belirgin özellikleri olan otorite, hakimiyet ve kulların itaati, şeriat ve kanunlarına uymak suretiyle kulluklarını istemek iddiasında bulunmamaktadır. O halde insanların Allah Teâlâ'nın şeriatına benzer bir şeriat edinmeleri kafi değildir. Hatta, kendilerine mal ettikleri, üzerine kendi işaretlerini diktikleri, Allah Teâlâ'ya döndürmedikleri, O'nun gücünü idrak etmekten, ulûhiyyetini kabul etmek ve ulûhiyyette birliğini itiraf etmek açısından O'nun adıyla tatbik etmedikleri müddetçe Allah Teâlâ'nın şeriatı bile yeterli değildir. Çünkü, kulların kullara kulluktan kurtulmasını sağlayan, Allah Teâlâ'nın ulûhiyyetini kabullenerek O'nun şeriatını tatbik etmektir.

Kur'an'ın vurguladığı hüküm bu gerçeğin ne denli gerekli olduğunu göstermektedir.

"Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir... Allah 'in indirdikleriyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir... Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir..." (Maide, 44-45-47)

Çünkü Allah Teâlâ'nın indirdikleriyle hükmetmeyenler, Allah Teâlâ'nın ulûhiyyetini kabul etmediklerini ve Allah Teâlâ'nın ulûhiyyetini reddettiklerini ilan etmiş oluyorlar. Bunu, ağızları ve dilleriyle söylemeseler de davranışları ve pratik hayatlarıyla söylüyorlar. Davranış ve pratik hayatın dili sözden daha açıktır. Hakimiyetini, reddederek Allah Teâlâ'nın izin vermediği konularda kendi yanlarından kanunlar vaz'etmek suretiyle, ulûhiyyetin en başta gelen özelliğini haksız yere gasb ederek Allah Teâlâ'nın ulûhiyyetini inkar etmelerinden dolayı Allah Teâlâ onları, kafir, zalim ve fasık olarak isimlendiriyor.

Bu, Kur'an'ın anlaşılır ayetleri aracılığı ile ortaya koyduğu tehlikeli bir sorundur. Kur'an bununla gerek yönetenler gerekse yönetilenler için imanın sınırlarını ve İslam'ın şartlarını belirtiyor. Yönetenler Allah Teâlâ'nın indirdikleriyle hükmedecek, yönetilenlerse sadece Allah Teâlâ'nın hükmünü kabul edip uyacaklar, diğer şeriat ve hükümleri reddedecekler. Meselenin bu derece önemli olması ve bu derece şiddetle üzerinde durulmasının bir çok nedeni vardır. Kur'an'a başvurduğumuzda bu nedenleri açıkça görürüz.

Bu konudaki en önemli nokta meselenin Allah Teâlâ'nın ulûhiyyetinin, rubûbiyyetinin, beşer üzerindeki ortaksız otoritesinin kabulü ya da reddi olmasıdır. Bu açıdan mesele, küfür ve iman, cahiliye ve İslam meselesidir. Kur'an'ın tüm mesajı bu hakikatin açıklanmasına yöneliktir. Yaratan Allah Teâlâ'dır; kainatı ve insanı O yaratmıştır...

Göklerde ve yerde ne varsa insanın emrine vermiştir. Allah Teâlâ yaratma hususunda tektir. Bu hususun azında da çoğunda da hiç bir şekilde ortağı yoktur. Aynı zamanda maliktir... Çünkü yaratan O'dur ve yarattığına malik olması kaçınılmazdır. Göklerin ve yerin, ikisinin arasındakilerin mülkiyeti Ona aittir. O, malikiyet hususunda da tektir. Mülkünde de az veya çok olsun hiç bir şekilde ortağı yoktur.

Şüphesiz Allah Teâlâ, Rezzak'tır. Hiç kimse ne kendisi ne de başkası için az yada çok olsun rızıklandırma imkanına sahip değildir. Allah Teâlâ, evren ve insan üzerinde mutlak egemenliğe ve tasarrufa sahiptir. Çünkü O, "yaratan" dır, "malik"tir ve "rızık veren"dir. Sonsuz güç O'nundur. O olmadan, yaratma, rızık, fayda ve zarar olamaz. O, şu varlıklar alemindeki hakimiyetiyle tektir.

İman, Allah Teâlâ'nın bu hususlarda bir olduğunu ikrardır. Ulûhiyyet, mülk ve güç... Bu konularda, ortağı olmaksızın bir ve tektir. İslam ise bu özelliklerin gereklerine teslimiyet ve itaattir. Ulûhiyyette, rubûbiyyette, genelde bütün varlığa özelde de insan hayatına egemen olmakta Allah Teâlâ'nın bir olduğunun kabul edilmesi, şeriatı ve takdiriyle beliren gücünün kabullenilmesidir. Allah'ın şeriatine teslim olmanın anlamı, her şeyden önce, Allah'tan başkasının ulûhiyyetini, rubûbiyyetini, otoritesini ve gücünü reddetmektir. Teslimiyet ya da din, dilde veya fiille olması sonuç itibariyle farketmez. Bu açıdan da mesele, küfür veya iman, cahiliye ya da İslam meselesidir. Aşağıdaki naslar bu noktaya yöneliktir.

"Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir... Allah 'in indirdikleriyle hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir... Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir..." (Maide, 44-45-47)

İkinci önemli nokta, Allah Teâlâ'nın şeriatının diğer beşeri sistemlerin tümüne olan kesin ve mutlak üstünlüğüdür. Aşağıdaki Kur'an ayeti, bu üstünlüğe işaret etmektedir: "Yakînen bilen bir millet için Allah'tan daha iyi hüküm veren kimmiş?"

Bütün sosyal sistemler ve rejimler karşısında, Allah Tealâ'nın şeriatının mutlak üstünlüğünü kabul etmek de iman-küfür meselesinin kapsamına girer. Hiçbir insan, herhangi bir meselenin çözümünde beşeri sistemlerin Allah Tealâ'nın şeriatından daha üstün ya da denk olduğunu iddia edemez. Şayet böyle bir iddiada bulunursa, mü'min ve müslüman olduğunu iddia edemez. Çünkü o, insanların durumunu Allah Teâlâ'dan daha iyi bildiğini, meselenin düzen ve idaresinde O'ndan daha sağlam hükümler edindiğini iddia etmektedir. Aynı şekilde, bu fikri ileri sürerken beraberinde şu iddiada da bulunmaktadır:

 

İnsan hayatının ihtiyaçları yenilenip durmaktadır. "Yüce Allah, şeriatını vaz ederken bu ihtiyaçları bilmiyordu" veya "biliyordu da gerekli ahkamı vaz' edemiyordu." Bu iddia ile iman ve İslam davası bir arada bulunamaz. Sözle bu davayı sürdürse dahi... Bu üstünlüğü tüm boyutları ile algılamak son derece güçtür. Çünkü Allah Teâlâ'nın şeriatının hikmeti, herhangi bir dönemde bütünüyle anlaşılamaz. Anlaşılanları da burada bütün detaylarıyla açıklamak son derece güçtür. Bazıları-na değinmekle yetineceğiz.

Allah Teâlâ'nın şeriatı kapsamlı bir düzendir. Allah Teâlâ'nın şeriatı, beşer hayatı için kap-samlı, mükemmel bir sistemdir. Düzenleme ve gelişmeye müsait oluşuyla, beşer hayatının her tarafını, her halini ve vaziyetini kuşatmıştır. Ve o, insan varlığının ve ihtiyaçlarının, insanın da içinde yaşadığı kainatın hakikati ve kainata ve insana hükmeden değişme yasalarının tabiatı hakkında mutlak bilgiye dayanan eksiksiz bir sistemdir. Bu yüzden insan hayatı ile ilgili hiçbir konuyu göz ardı etmez, insanlar arasında bir çatışmaya sebep olmadığı gibi, insan ve kainat arasında da bir çatışmaya imkan vermez. Aksine her yönüyle denge, itidal, uygunluk ve nizam ve intizamı sağlar. Bu problem, sorunların zahiri yönünü ve görülen tarafını, sınırlı idrakiyle kavrayabilen insan yapısı düzenlerin çözemeyeceği kadar ağırdır. İnsan yapısı sistemler, insanın cehaletiyle yoğrulmuşlardır. Dolayısıyla çeşitli unsurların çarpışmasını ve meydana gelen sarsıntıları durdurmalarına imkan yoktur.

Allah'ın şeriati mutlak adalete dayalı bir düzendir. Öncelikle, Allah Teâlâ mutlak adaletin ne ile ve nasıl gerçekleşeceğini en iyi bilendir. İkincisi, Allah Tealâ herşeyin rabbidir. Ve o, varlıklar arasında mutlak adaleti sağlamaya maliktir. Aynı şekilde, hevadan, temayülden, zaaftan, cehaletten, kusurluluktan, aşırılıktan, ifrat ve tefritten uzak bir nizam yerleştirmeye kadirdir. İster bir fert, bir sınıf, bir millet ya da bir ırk olsun, şehvetin, tutkunun, zaafın, hevanın esiri, bunlardan öte, cehalet ve kusurla malûl insanın uydurduğu hiçbir sistemin çözemediği problemleri Allah Teâlâ'nın nizamı çözmüştür. Bütün bunlar, hevesler, şehvetler, tutkular, arzular hatta cehalet ve noksanlıklarla dolu insanın bu problemleri tüm boyutlarıyla bir nesil boyunca bile düşünüp araştırabilme gücüne sahip olamayışı da beşeri sistemlerin yetersizliğine yeter delildir.

Allah'ın şeriatı kainatla uyumlu bir düzendir. Çünkü bu düzeni koyan, bütün kainatın ve insanların sahibi ve hepsinin yaratıcısı olan Allah Teâlâ'dır. İnsan için bir kanun koyduğu zaman, yaratıcısının emriyle kendisine boyun eğdirilmiş varlık unsurları üzerinde egemenliği bulunan bir unsur için hüküm koyar gibi teşride bulunur. Ancak bu unsurlar, hidayet üzere bulunmak ve bu unsurlarla beraber onlara hakim yasayı da bilmek şartıyla insana râm kılınmışlardır. Bu yüzden insanın hareketleriyle içinde yaşadığı kainatın hareketleri arasında bir uyum sağlanır. Allah Teâlâ'nın şeriatı, onun hayatını varlık yasalarına tabi bir konuma getirir. Sadece kendisi ya da hemcinsleriyle değil, içinde yaşadığı kainatın her yönüyle uyum içinde bir hayat sürdürür. Çünkü insanın kainat düzeninden ayrılmasına imkan yoktur. O halde onunla uyum içinde ve sağlam bir metod doğrultusunda hayatını sürdürmelidir.

 

İslam şeriatı insana hürriyetini kazandıran bir düzendir. Sonra o, insanın insana kulluk yapmaktan kurtulduğu yegane sistemdir. İslam düzeninin dışındaki bütün düzenlerde insanlar insanlara kulluk yapmakta, insanlar insanlara itaat etmektedir. Yalnızca İslam nizamında insanlar, kula kulluktan kurtulup ortaksız Allah'a kul olma şerefine nail olurlar. Dolayısıyla gerçek anlamda ve yalnız o zaman hür olurlar.

Daha önce de söylediğimiz gibi, ulûhiyyetin en başta gelen özelliği hakimiyettir. İnsanlar için kanunlar koyanlar, ulûhiyyet makamına kurulup ulûhiyyetin özelliklerini kullanıyorlar demek-tir. Onlara tabi olanlar da, Allah Teâlâ'nın değil onların kuludurlar. Allah Teâlâ'nın değil onların dinindendirler. İslam, kanun koymayı sadece Allah'a bırakmakla, insanı kullara kulluktan kurtarıp bir olan Allah Teâlâ'nın kulluğuna yükseltmiştir. Bununla insanın hürriyetini ilan etmiştir. Bu konu inancın en önemli ve en büyük konusudur. Çünkü o, ulûhiyyet ve ubudiyet, adalet ve ıslah, hürriyet ve eşitlik, insanın hürriyetine kavuşması hatta yeniden doğuşu konusudur. Bütün bunlardan dolayı küfür ve iman, cahiliye ve İslam konusudur. Cahiliye, tarihteki herhangi bir dönem değildir. O, bir durumdur. Bir kurum ve sistemde ilkeleri mevcut olduğunda cahiliye mevcut demektir.

O temelde hüküm ve kanunu Allah Teâlâ'nın hayat için koyduğu şeriat ve metoda döndürmeyip beşerin heva ve hevesine havale etmekten ibarettir. Bu heva ve heveslerin, bir ferdin, bir sınıfın, bir milletin veya bütün insanların, heva ve hevesi olması, sonucu değiştirmez. Tamamı, Allah'ın şeriatına döndürülmedikten sonra!... Hevadır, hevestir... Bir fert, bir toplum için kanun koyarsa, bu cahiliyedir. Çünkü onun heva ve hevesi, kanunlaşacaktır. Ya da görüşleri...

Sonuç itibariyle fark etmez… Bir sınıf, diğer sınıflar için kanun koyarsa, bu cahiliyedir. Çünkü o sınıfın çıkarı ya da çoğun-luğun görüşleri kanunlaşacaktır. Sonuç itibariyle fark etmez.! Hepsi de cahiliyedir. Toplumdaki her sınıfın, her bölgenin temsilcileri bir araya gelip kanun koysalar, bu cahiliyedir. Çünkü, insanların hiçbir zaman soyutlanamadıkları heva ve hevesler ya da cehaletleri kanunlaşıyor ya da halkın görüşü kanunlaşıyor demektir. Hiç farketmez… Bunlar da cahiliyedir. Hatta bütün milletleri temsil eden bir kurum kanun koysa, bu da cahiliyedir. Çünkü o zaman ulusal hedefler ya da bu topluluğun görüşü kanunlaşıyor… Netice aynı... Cahiliye...

Fertlerin, toplumların, miletlerin ve nesillerin yaratıcısı, herkes için kanun vaz'ettiği zaman, işte o, -yalnızca o- Allah Teâlâ'nın şeriatıdır. Orada, ne fert, ne toplum, ne devlet, ne herhangi bir ırk, kimse kimseye karşı himaye edilmez. Çünkü Allah Teâlâ, herkesin rabbidir ve herkes O'nun huzurunda eşittir. Çünkü Allah Teâlâ, tümü için en uygun olanı bilir. İfrat ve tefrite düşmeden, herkese en uygun olanı gözetmek yalnızca Allah Teâlâ'nın özelliğidir. Allah Teâlâ insanlar için kanun koyduğu zaman, bütün insanlar hür ve eşit olurlar. Kimsenin önünde eğilmeden yalnızca O'na kullukta bulunurlar. Böylece bu meselenin, insanoğlunun hayatında ve kainat nizamındaki önemi anlaşılmış oluyor.

"Hak onların hevalarına tabi olsaydı, gökler, yer ve ikisinde bulunanlar fesada uğrardı." (Mü'minun, 71)

Allah Teâlâ'nın indirdiklerinin dışında, bir şeyle hükmetmenin anlamı, şer, fesat ve sonuçta iman dairesinden çıkmaktır. Bunu Kur'an söylüyor... Şeriat indirme ve kanun koyma hakkına sadece Allah Teâlâ sahiptir.

"Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet! Gerçek olan sana gelmiş bulunduğuna göre, onların heveslerine uyma." (Maide, 48)

Bu hitap, hüküm için kendisine başvuran Ehl-i kitapla ilgili meselede adaletle hükmetmesi için Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e yöneliktir. Fakat bu hakikat, sadece bu olaya özgü değildir. Aksine kıyamete kadar kalıcı ve geneldir. Bu son merciyle ilgili herhangi bir şeyi değiştirecek yeni bir risalet ve resul de gelmeyecektir.

Şüphesiz bu din kemale ermiştir. Allah Teâlâ'nın müslümanlar üzerindeki nimeti de tamamlanmıştır. Allah Teâlâ, insanların hayatı için bir metod olarak ondan hoşnut olmuştur. Bundan sonra, onda herhangi bir şeyi iptal etmek, değiştirmek, başka bir hükme başvurmak suretiyle geçersiz kılmak, ya da başka bir şeriata uymak suretiyle bir kenara bırakmak, hiçbir surette doğru bir davranış olmayacaktır. Allah Teâlâ, ondan insanlar için hoşnut olurken, onun bütün insanlığı kapsayacağını biliyordu.

En son merci olmasını dilerken bütün insanlık için hayrı tahakkuk ettireceğini ve beşeri hayatın her yönünü kıyamete kadar kuşatacağını da biliyordu. Bu şeriatı tamamen terk etmek bir yana, en ufak bir değişiklik bile Allah Teâlâ'nın bu ilmini inkar anlamına gelir ve diliyle bin defa müslüman olduğunu tekrarlasa bile sahibini dinden çıkaran bir davranıştır. Bu da küfür değilse, nedir küfür? Dil ile İslam iddiasının değeri nedir? Davranış ifade bakımından sözden daha etkilidir. Ve bu davranış, gayet açık olarak küfrü ifade ediyor. Bu kesin, kat'i, genel ve kapsamlı hüküm karşısında inat etmek hakikatle yüzleşmekten kaçmaktan başka bir şey değildir. Bu, hükümde te'vile başvurmak, kelimeleri yerinden oynatıp tahrif etmenin ifadesidir. Bu inadlaşma ve te'vil suretiyle tahrifin, bu hükmün işaretine uyanlara uygulanmasına etkisi olmayacaktır. Çünkü hüküm hiçbir yoruma gerek bırakmayacak kadar açıktır.

"... işte onlar kafirlerdir." "... zalimlerdir." "... fasıklardır."

Allah Teâlâ, birçok mazeretin ileri sürülebileceğini, Allah Teâlâ'nın indirdiklerini değiştirmek ve yönetilenlerin yönetenlere tâbi olmaları konusunda birçok bahanenin aranacağını şüphesiz biliyordu. Hiçbir değişikliğe uğratmadan Allah Teâlâ'nın indirdikleriyle hükmetmenin zorluğu hakkında birçok mazeretin ileri sürüleceğini de biliyordu. Buna rağmen Allah Teâlâ peygam-berini insanların heva ve heveslerine uymaktan ve kendisine indirdiği hükümlerin bazısından uzaklaştırmak suretiyle fitne çıkarmalarından sakındırıyor.

"Aralarında Allah'ın indirdikleriyle hükmet. Gerçek olan sana geldiğine göre, onların heveslerine uyma." (Maide, 48)

Böyle bir durumda akla gelen ilk vesvese, farklı grupların kalplerini ve aynı coğrafyayı paylaşanların prensip ve inançları arasında uzlaşma sağlamaya dair gizli beşeri arzudur. Bir kısım şeriat ahkamıyla çatışsa bile arzuların sürmesi, şer'i ahkamda, esas hüküm olmadığı bahanesiyle kolaylaştırma yönüne gidilmesidir. İnsanın, "insanları Yaratıcılarından daha iyi biliyorum" iddiasında bulunması mümkün müdür? Ya da insanlara, onların Rabbinden daha çok merhamet ettiğini söyleyebilir mi? Veya insanların çıkarını, insanların İlahı'ndan daha iyi bildiğini söyleyebilir mi? Veyahut, Allah Teâlâ, son şeriatını bildirmiş, son resulünü göndermiş, O'nu nebilerin sonuncusu kılmış, risaletini son risalet kılmış ve şeriatını Kıyamet'e kadar baki kılmış olmasına rağmen; yeni rejimlerin ortaya çıkacağından ihtiyaçların yenileneceğinden, yeni şartların doğacağından habersiz olduğundan şeriatini gereği gibi düzenleyemediğini, çünkü bu durumların O'na gizli kaldığını ve son zamanlardaki insanlar tarafından ortaya çıkarıldığını söylemesi mümkün mü? Evet! böyle bir iddiada bulunabilir mi?

Allah Teâlâ'nın şeriatını hayattan uzaklaştıran, onun yerine cahili yasa ve hükümleri yerleştiren, kendi hevasını ya da herhangi bir halkın arzusunu, yahut herhangi bir milletin arzusunu Allah Teâlâ'nın hükmünden ve şeriatından üstün tutan biri böyle bir şey söyleyebilir mi?Evet, bunu söyleyebilir mi? Özellikle de müslüman olduklarını iddia edenler?... Şartlar, karışıklıklar, insanların ilgisizliği, düşman korkusu...

Müslümanlara aralarında Allah Teâlâ'nın şeriatını ikame etmelerini, O'nun metoduna uymalarını ve indirdiklerinden bazısından bile vazgeçmemelerini emrettiği halde, bütün bunlardan Allah Teâlâ'nın habersiz olduğu söylenebilir mi? Geçici ihtiyaçları, yenilenen durumları ve değişen olguları kuşatması bakımından, Allah Teâlâ'nın şeriatının bir eksikliği mi vardır? İnsanları bu derece şiddetle uyarmasına rağmen Allah Teâlâ'nın bütün bunlardan haberi mi yoktu? Müslüman olmayan istediğini söyleyebilir. Ama müslüman!... Veya müslüman olduğunu iddia eden!... Bütün bunları söyler, buna rağmen müslüman kalabilir mi? Ya da İslam'dan bir temele dayanabilir mi? İşte yolların ayrılış noktası...

Orada herkes hür iradesine sahiptir. Mücadeleye ve dalaşmaya gerek yoktur. Her şey apaçık ortadadır. Ya İslam ya da cahiliye… Ya iman ya küfür… Ya Allah'ın hükmü ya da cahiliyenin… Allah Teâlâ'nın indirdikleriyle hükmetmeyenler, kafirlerin, zalimlerin ve fasıkların ta kendileridirler. Allah Teâlâ'nın hükmüne göre yönetilmeyenler de mü'min değildirler...Bu mesele, müslümanın vicdanında açık ve kesin bir şekilde yer etmelidir. Ta ki kendi zamanındaki insanlara tatbik ederken bir tereddüte düşmesin. Gerek dosta, gerek düşmana karşı olsun, bu hakikatin sonucuna tam bir teslimiyetle uysun.

"Cahiliyenin hükmünü mü istiyorlar. Yakînen bilen bir kavim için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?" (Maide, 50)

Bu mesele, müslümanın vicdanında kesin bir şekilde yer etmezse, hayat ölçüsü istikamet bulmaz, metodu berraklaşmaz, vicdanında hak ile bâtılı ayıramaz ve doğru yolda bir adım bile atamaz. Bu meselenin bütün insanlarca gizli kalması ve sindirilmemesi normal olsa bile, bu meseleyi berraklaştırmadan müslüman olmak veya bu vasfa sahip olmak isteyip de bu hakikati ruhlara sindirmemek normal bir tutum değildir. İnsanlar, ahirette hesaba çekileceklerini bildikleri halde, yeryüzünde Allah Teâlâ'nın şeriatından başka bir şeriatla hükmettiklerinde, öbür dünyada, hükmettikleri ve hükmüne tabi oldukları beşeri sisteme göre cezalandırılacaklarını mı, yoksa, hükmetmedikleri gibi hükmüne de başvurmadıkları İlâhî şeriata göre hesaba çekileceklerini mi zannediyorlar? Kesinlikle, Allah Teâlâ, onları şeriatına göre hesaba çekecektir, kulların şeriatına göre değil… Onlar her ne kadar, hayatlarını, il-işkilerini şiarlarını, ibadetlerini, dünyadayken Allah Teâlâ'nın şeriatına göre etmedilerse orada Allah Teâlâ'nın şeriatınca evvelâ bu konuda hesaba çekileceklerdir.

O gün onlar, yeryüzünde Allah Teâlâ'yı ilah olarak kabul etmedikleri, insanlardan birçok rabler edindikleri, dolayısıyla ulûhiyyetini inkar ederek, ya da şirk koşarak küfre girdikleri, ibadetlerinde, şiarlarında Allah'ın şeriatına uydukları halde, iktisadi, siyasi veya toplumsal düzen itibariyle Allah'ın şeriatından başkasına uydukları için hesaba çekileceklerdir. Allah Teâlâ kendisine ortak koşulmasını asla affetmez. Ondan başkasını dilediği kimseler için affeder.

"Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Bundan başkasını dilediği kimseler için bağışlar." (Nisa, 48)

Yalnız O hükmeder. Yalnız O, hesaba çeker. O, hükmünde gecikmediği gibi cezayı da ihmal etmez.

"Dikkat edin hüküm yalnız O'nundur. Ve O, hesaba çekenlerin en çabuğudur." (En'am, 62)

 

SEYYİD KUTUB


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 232
Toplam 65403
En Çok 670
Ortalama 208