HALİFE’YE KARŞI AYAKLANMA - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

08-11-2019

HALİFE’YE KARŞI AYAKLANMA - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

Fukahâ-i Kirâm Hazerâtı diyorlar ki, Müslümanlar bir zatın hilâfet ve imamlığını kabul ve ona biat ettikten sonra onun hükümetine muhalefet etmeleri haramdır. Şu halde tebaadan bir topluluk şer’i bir sebep olmaksızın üzerindeki şer’i vergi ve rüsûmu vermemek veya halifenin tahttan indirilmesini kastetmek üzere halife ve hükümet aleyhine ortaya çıkar ve isyan ederlerse ilk önce ayaklanmalarının sebebi sorulur. Eğer bir sebep ve şüphe gösterirlerse şüpheleri izale olunur. İkinci olarak şüpheleri izale olunmakla beraber yine muhalefette ısrar ederlerse onlara va’z ve nasihat edilir ve öldürülmekle tehdit olunurlar. Üçüncü olarak yine fikirlerinde ısrar ederlerse onlarla muharebe etmek vacip olur. Çünkü Allah Tealâ Hazretleri Hücûrat sûresinin 9. ayetinde şöyle buyuruyor: “Eğer müminlerden iki takım birbirleri ile savaşırlarsa aralarını düzeltiniz. Eğer biri diğeri üzerine saldırırsa saldıranlarla Allah’ın emrine dönmelerine kadar savaşınız.”

Hanefi fakihlerinden İbni Abidin Hazretleri diyor ki, tebaadan bir topluluğun halife ve hükümet aleyhinde isyan ve ayaklanmaları üç şeklide olur:

Birincisi: Bir milletin hükümet aleyhine isyanı onların hilâfet davasında olmalarından veyahut hükümetin onlara zulmünden dolayı olmayıp ancak halkın mallarına, canlarına, ırzlarına tecavüz ve memleketin asayişini bozmak ve yeryüzünde fesat çıkarmaya koşmak için olur ki bu topluluğa “yol kesiciler” denir.

Şeriat nazarında bunların cezası öldürülme, asılma veyahut el ve ayaklarını kesmek veyahut memleketten sürmektir. Çünkü Allah Maide suresinin 33. ve 34. ayetlerinde şöyle buyuruluyor: “Allah ve peygamberleriyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası öldürülmek veya asılmak yahut çapraz olarak el ve ayakları kesilmek ya da yerlerinden sürülmektir. Bu onlara dünyada bir rezilliktir. Onlara ahirette büyük azap vardır. Ancak onları yakalamanızdan evvel tövbe edenler bunun dışındadır.”

İkinci: Bir millet hilâfet, riyaset ve velâyet davasında bulunarak hükümet aleyhinde isyan ederse o millete “asiler ve bozguncular” denir ki muharebeye gücü yeten her fert onları temizlemek için hükümete yardımda bulunmak mecburiyetindedir. Çünkü bu topluluk memlekette fitne ve fesat çıkarmak, Müslümanları zarara sokmak, İslâm birliğini parçalamak maksadıyla hükümet üzerine huruç ettiklerinden şeriat nazarında mel’undurlar. Zira Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Fitne ve fesat uykudadır. Onu uyandırıp tahrik eden kimseye Allah lanet etmiştir.”

Ayrıca Cenab-ı Hak Burûc suresinin 10. ayetinde “mümin erkek ve kadınları dinlerinden çevirmeye uğraşanlar eğer tövbe etmezlerse onlara cehennem azabı vardır.”

Bir memlekette hükümetlerin birden fazla olması, İslâm cemiyeti ve Müslümanların birliğinin bozulmasını ve milletin görüşlerinin ayrı ayrı olmasını mucip ve ümmetin nizam ve hükümetin intizamının fesada uğramasını icap ettireceğinden Sahabe-i Kirâm ve diğer din âlimlerimiz Hz. Ebu Bekir Sıddık (radıyallâhu anhu)’nun “İki kılıç bir kında toplanamaz.” yüce sözlerinin muktezası üzere hilâfet makamında iki imamın (başkanın) oturmasında caiz olmamasına icma’ ve ittifak etmişlerdir. Ehl-i Sünnetin cumhur uleması demişlerdir ki: “bir asırda aralarında asker sevk etmeye engel bulunmayan beldelerde halktan bir kısmı bir imama, diğer kısmı da başka bir imama biat ettikleri takdirde eskisine itibar olunur.”

Hangisinin imamlığı daha eski ve önce ise o kimse hilâfete daha layıktır. Dolayısıyla onun hükümetine itaat ve inkıyat halk üzerine vaciptir. Diğeri ise asilerden ve fesatçılardan olduğundan ilk halifeye itaat etmesi lazımdır. Boyun eğmeyip de davasında ısrar ederse onun katli ve idamı vaciptir. Çünkü Cenab-ı Fahr-i Kâinat Efendimiz: “Bir beldede iki halifeye biat olunduğu takdirde onlardan öncekine itaat edip sonuncusunu öldürünüz.” Dolayısıyla İslâm memleketi olan Osmanlı Ülkesinde hilâfet, riyaset ve velâyet davasında bulunarak İslâm Hilâfeti ve Osmanlı Hükümeti’nin aleyhinde isyan edenler şeriat nazarında asi ve baği olduklarından onları temizlemek için harp etmeye gücü yeten her fert hükümete şer’an yardım etmeye ve destek olmaya mecburdur.

Üçüncüsü: Bir millet ve topluluğun hükümet üzerine isyan etmesi ve karşı gelmesi asla başka bir maksat için olmayıp ancak hükümetin haksızlık ve zulmünden dolayı olursa o topluluk bagi ve asi sayılmayıp aksine “ma’rufu emr ve münkeri nehy” erbabından sayılır.

Dolayısıyla İslâm askerlerinin ve halkın onları ortadan kaldırmak için hükümete yardımda bulunmaları caiz değildir. Çünkü böyle bir hükümete yardım zulme yardım demektir. Zulme yardım ise şer’i bakımdan haramdır. Şu halde hükümeti zulüm ve haksızlığından vazgeçirmek için bütün askerlerin ve halkın isyan eden topluluğa yardım ve destekte bulunmaları lazımdır.

Zulmü ortadan kaldırmak uğrunda öldürülenler şehitlerin faziletlilerindendir.

Çünkü Sahabe-i Kirâm’dan Ubeydeti’bnü el-Cerrah Hazretleri şöyle sormuşlardır. “Ya Resûlullah! Şehitlerin Allah katında derece ve rütbesi en yüksek olanı hangisidir?” Peygamber Efendimiz bunun üzerine şöyle buyurmuşlardır: “Allah katında şehitlerin en muazzez ve mükerremi zalim bir valiye karşı hakkı emr ve batıldan nehye kalkışıp da o zalim tarafından öldürülen kimsedir.”

Bir de şeriat nazarında zalimin zulmüne yardım ve destek olma asla caiz değildir. Çünkü Cenab-ı Fahr-i Âlem Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Ey Ümmetim! Duydunuz mu ki benden sonra bir takım emirler gelip zulmedecekler, yalan söyleyecekler. Bir kimse onların yanına girip de yalanlarını tasdik ve zulümlerine yardımda bulunursa o benim ümmetimden değildir. Ben de onun peygamberi değilim. Hem de o kimse kıyamet gününde benim havuzuma gelemez. Çünkü öylelerini melekler havuzumdan kovarlar.”

Sahabe-i Kirâm’dan Ebu’d Derdâ Hazretlerinden rivayet edilen bir hadiste Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Ya her durumda hak ile emredip münker ve zulümden nehy edersiniz yahut Cenab-ı Hak üzerinize zalim bir sultan ve zalim bir hükümet musallat eder ki ne büyüklerinize ta’zim ve ne de küçüklerinize merhamet ve şefkatte bulunur. İyileriniz onun aleyhine dua eder, duaları kabul olunmaz. Ona yardım eder, yardım görmezsiniz. İstiğfar edersiniz, ma’rufu emr, münkeri nehy etmediğiniz için günahınız affolunmaz."

Cenab-ı Peygamber Efendimiz diğer bir hadis-i şeriflerinde: “Cihad’ın en faziletli olanı zalim bir sultanın huzurunda söylenen hak sözdür.”

Zikrolunan hadis-i şerifler ve fukahanın sözlerinden anlaşılıyor ki İslâm Dini hiçbir kimseden çekinmeyerek hakkı söylemek ve hükümetin zulüm ve haksızlığını ortadan kaldırmak ile bozukluklarını doğrultmak hususunda ümmete öyle geniş selahiyetler vermiştir ki hiçbir millet böyle bir selahiyete nail olamamıştır.

Ve hele Ebu’d Derda’nın rivayet ettiği hadisten anlaşılıyor ki ta Yezid devrinden zamanımıza kadar İslâm Milleti’nin çekmiş olduğu bunca haksızlıklar hep kendi günahlarından ve şer’i vazifelerini kötüye kullandıklarından ortaya çıkmıştır. Çünkü “hakkı emr zulmü nehy” ederek şeriatın ihsan etmiş olduğu selahiyeti, milli hâkimiyetlerini muhafaza ve iyi bir şekilde kullanmamaları yüzünden bir takım zalimlerin boyunduruğu altında esir, mahkûm ve zelil olarak hayatlarını geçirmişlerdir.

Demek oluyor ki bir milletin esaret ve zilletle yaşamaya istidadı olmadıkça hiçbir kimsenin, hiçbir hükümet ve cemiyet idaresi altında zelil, hakir ve esir olamaz. Çünkü Cenab-ı Hak Ra’d suresinin 11. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Bir millet kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir milletin fenalığını dileyince artık onun önüne geçilmez. Onlar için Allah’tan başka hami de bulunmaz.” İşte o zaman azaba istidat gösterdikleri için o milletin azap ve helâkı murat olunur. Cenab-ı Hak bir milletin azap ve helâkını murat edince onu yok edecek hiçbir şey, hiçbir kuvvet yoktur.

Ey Millet! Zulümden kurtulmak, esaretten büsbütün sıyrılmak isterseniz şer’i vazifelerinizi ifa edecek kabiliyet kazanınız. Zira şeriat zulmü ortadan kaldırmak için bütün mükelleflere iki çeşit vazife yüklemiştir:

Biri gerek fiilen, gerek sözle, gerek malla zalimin zulmüne yardım etmemek ve onlara kuvvet verecek hiçbir harekette bulunmamaktır. Çünkü zulmü olduğu gibi zalimlere yardım ve hatta onlara sevgi temayülü bile zulümdür, günahtır. Ve kendi esaret zilletini kendi elleri ile hazırlamak demektir.

Diğeri de herkesi yasak olan şeylerden uzaklaştırmak derecelerinden kendi hissesine düşen miktar ile gerek bir şahsın gerek bir milletin gerekse bir cemiyet ve fırkanın ve gerekse bir hükümetin yapmış olduğu zulmü ortadan kaldırmaya çalışmaktır.

Çünkü zulüm haddizatında en çirkin bir iş olmakla beraber maddi ve manevi zararları hem zalimin kendine ve hem de bütün halka ve hatta hayvanlara raci’ yasak bir iş olduğundan onun ortadan kaldırılmasına çalışmak herkes üzerine şeriat ve akıl bakımından vaciptir.

Artık geçmiş meselelerden anlaşıldı ki her kim ve herhangi parti iktidara gelirse umum halk zulme boyun eğmeyip zalimlerin fenalıklarına vurarak zulmü yok edecek bir seviyeye gelmedikçe ve öyle bir istidat kazanmadıkça zalimlerin zulmünden asla kurtulmak mümkün olamaz.

 

İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 199
Toplam 92315
En Çok 670
Ortalama 229