HİLAFET VE HALİFE HAKKINDAKİ MEZHEBİM - ŞEYHU`L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

14-09-2019

HİLAFET VE HALİFE HAKKINDAKİ MEZHEBİM - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

 

Burada halife ve hilâfet konusundaki mezhebimi tescil etmek istiyorum. Hilâfet; İslâmi hükümetlerden herhangi birisinin ayrıcalıklı sıfatı değil, herhangi bir hükümetin İslam şeriatını uygulamak üzere Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in hükümetine vekalet etmesinden ibarettir.

Hilâfetin iki rüknü vardır: Hükümet ve niyabet.

Bu iki rükünden birinin yokluğu, hilâfetin geçersizliğini gerektirir. Ankara hükümeti ve Abdülmecid örneğinde olduğu gibi. Ankara hükümeti niyabetsiz bir hükümet, Abdülmecid ise hükümetsiz bir niyabete sahip olmalarından dolayı, her iki tarafın hilâfeti de bâtıldır. Geçerli değildir. Çünkü bu durumda bütün parçasından yoksundur ki, muhaldir. Daha önce yazdığım makalemde de ifade ettiğim gibi, hilâfetin hakikati hükümet ve niyabetten ibarettir. O halde hilâfet şartlarını haiz olan tüm İslâm hükümetleri hilâfeti temsil etme yetki ve sorumluluğuna sahiptir. Her ne kadar örf bu hükümetlerden sadece bir tanesinin hilâfetini ilan etmesi şeklindeyse de, bu, sözünü ettiğimiz hakikati değiştirmez. Çünkü, İslâm şeriatını uygulayan bir hükümet otomatik olarak niyabet yetkisine sahip olur. O halde İslâm şeriatını uygulayan herhangi bir hükümet, niyabet hakkını elinde bulunduruyor demektir. Bu ise hilâfetin ta kendisidir. Herhangi bir hükümet İslâm şeriatına riayeti ölçüsünde hilâfete hak kazanır. Yoksa hilâfet veraset yoluyla veya herhangi bir şahıs ve cemaatin yönlendirmesi ile kazanılan bir şey değildir.

Şöyle bir itiraz gelebilir: Tüm İslâm hükümetlerinin hilâfeti, halifelerin çokluğunu gerektirir. Halifelerin çok olması ise caiz değildir.

Cevap olarak deriz ki: Caiz olmamasının nedeni, İslâm hükümetlerinin birbirleriyle mücadeleye girmeleri ve böylece ümmetin gücünün yitirilmesi dolayısıyla ümmetin başsız kalmasıdır. Birden çok halifenin bulunmasının sakıncası hükümetlerin çokluğundan kaynaklanmaktadır.

Bilindiği gibi alimler, çokluklarına rağmen peygamberlerin varisleridirler.

Halife ve ulemanın hilâfeti arasındaki fark, halifelerin şeriatı uygulayacak güç ve hükümete sahip olmasıdır. İslâm hükümetlerinin çeşitliliği nasıl caiz ve hatta zorunlu ise, her hükümete de bir baş gerekiyorsa, o halde hilâfet ve halifelerin taaddüdü de caizdir.

Daha doğru ve faydalı olan, o halifelerden birinin "büyük halife" kabul edilmesi ve diğerlerinin onun otoritesini tanımaları, Müslümanlar arasındaki ihtilaflarda son söz ve ictihâdın büyük halifede olmasıdır. Böylece Müslümanların safları birleşmiş olur. Bilindiği gibi büyük halifenin veya genel halifenin müctehid olma zorunluluğu vardır. O halde ictihâdi ayrılıklarda son merci büyük halife olmalıdır.

 Müslüman devlet başkanlarının, aralarından birini "büyük halife" seçmeleriyle gerçekleşecek olan İslâmî hilâfeti, ben de Reşid Rıza gibi tüm kalbimle temenni ediyorum. Ancak halihazırda bunun gerçekleşmesi pek mümkün gözükmüyor.

Daha önce el-Maktam gazetesindeki makalelerinden alıntılar yaptığımız yazarın, Kemalistlerin emîru'l-mü'minîni veraset yoluyla değil, Müslümanların reyleriyle seçtiklerini yazması fahiş bir yalandır. Zira ortada emir sahibi olmayan bir halife vardır.

Müslümanların reyleri değil, çoğu Allah ve Rasûlü'ne inanmayan azınlık bir grubun reyleri söz konusudur. Yazar, Ankara'da oluşturulan meclisin kimlerden ve nasıl oluşturulduğunu acaba biliyor mu? Anadolu halkıyla bir ilgileri var mı?

Yazarın "verasetle değil" şeklinde vurgulama yapması bana yöneltilmiş bir iftiradır. Oysa ben makalemde hilâfetin veraset yoluyla olması gerektiği yolunda hiçbir söz sarf etmedim. Zaten bunun gerekliliğini de kabul etmiyorum. Kemalistleri bundan dolayı eleştirmiyorum. Zaten onlar bu geleneği bozmadılar ve VI. Mehmed'den sonra Osmanlı geleneğine göre Abdülmecid'i hilâfete atadılar. Osmanoğulları'ndan değil de başka birisini meselâ Mustafa Kemal'i hilâfete seçselerdi ve o da buna ehil olsaydı, hilâfetin yetki ve sorumluluklarına dokunmasalardı, benim buna hiçbir itirazım olmazdı.

Abdülmecid'in hilâfetine veya şahsına karşı da bir itirazım yok. Bilakis itirazım onun hilâfetin yetki ve sorumluluklarından tecrid edilmesini kabul etmesinedir. Ben onun devleti yönetme yetkisinden taviz vermesine karşı çıkıyorum. Şimdiye kadar, hiçbir zaman herhangi bir halifenin şahsiyeti aleyhine konuşmadım. Çünkü "şahıs" sorunu tartışmaya açık bir meseledir. Şimdiye kadar hep, hilâfet ve hükümet kavramı noktasında akıl ve şeriatın gereklerinden bahsettim. Bunda şüphesi olanlar yazdıklarımı ve konuştuklarımı araştırsınlar. O zaman muhaliflerimin beni, kendi fikrî acziyet ve nezâketsizliklerinden dolayı, tartıştığım konu ile ilgili hususlarla değil de, şahsıma yönelik ithamlarla suçlamaya çalıştıkları görülecektir.

Onların bize karşı kullandıkları silahları, galiz küfür ve iftiralarıdır. Kalplerine vesvese veren şeytanları sanki onlara şöyle diyor gibidir: "Hakka kulak vermeyin ve onun duyulmasını engelleyin. Böyle yaparsanız, galip gelecek olan siz olursunuz." Bu, hasmına tüccarca yaklaşanların üslûbudur ve şeytanın yolunda gidenlerin metodudur.

Bunlar Kemalistleri İslâm kahramanları olarak lanse ederken, bizi de din ve vatan haini olarak ilan etmektedirler. Ne kötü bir hüküm veriyorlar! Bunu basite, hafife alıyorlar. Oysa Allah indinde cezası çok ağır olacaktır.

Daha önceki makalelerimde, Mısırlıların Türk siyasi hayatı konusundaki bilgisizliklerine değinmiştim.

"Onların ilimden ulaşacakları (nokta), işte bu (dünya hayatını elde etmek)tir. Şüphesiz Rabbin, yolundan sapan kimseleri de çok iyi bilendir, doğru yolu bulan kimseleri de çok iyi bilendir." (Necm, 30)

Bizim Kemalist bid'ate karşı verdiğimiz mücadelenin din ve vatan hainliği olarak ilan edilmesi, tıpkı Firavun'un Mûsa'yı kendisine ihanetle suçlamasına benziyor.

Firavun şöyle diyordu:

“Biz, seni (küçük) bir çocukken yanımızda yetiştirmedik mi? Üstelik ömrünün kaç yılını aramızda geçirdin! Sonunda yaptığın o (öldürme) işini de sen yaptın. Doğrusu sen nankörlerdensin.” (Şuara, 18-19)

"Başıma kaktığın o nimet ise (aslında), İsrâiloğulları’nı kendine köle yaptığın içindi." (Şuara, 22)

Firavun iyiliklerini Mûsa'nın başına kakarken, kendisinin ise İsrailoğullarını köleleştirdiğini unutuyor!

Sonra Mustafa Kemal'in ihdas ettiği hilâfet ve saltanatın ayrılması meselesinde kalem oynatan Mısır uleması, bu meselenin özünü anlamaktan çok uzaktırlar. Tüm yaptıkları meseleyi saptırmak, birilerini övüp yermekten ibarettir. Bir türlü, olayın asıl mahiyetine inemiyorlar. Bilakis meseleye imamet, hilâfet ve İslâm tarihi konularındaki derin ilimlerini sergilemek açısından bulunmaz bir fırsat olarak bakıyorlar. Araştırmalarını bu amaçları istikametinde yürütüyorlar. Kemalistlerin yaptıklarını din ile bağdaştırmaya, din usûlüne uydurtmaya uğraşıyorlar; olmuyor. Bu kez, dini Mustafa Kemal'e uydurmaya çabalıyorlar.

Aksi halde din, meşhur Ezher alimlerinden Şeyh Yusuf ed-Dicvî'nin dediği gibi olurdu:

"Ya din ve vatan için, ila'y-ı kelimetullah için savaşan mücahidlerin düşmanlarının, hırsız ve hainlerin karşısına dikilir, büyüklerimizin yolundan gider, yeryüzünün en ileri ve müreffeh toplumu oluruz; ya da bizi gerileten bu dini, hayatımızdan çıkarırız.”

 Şeyhin ila’y-ı kelimetullah için savaşan mücahidlerden maksadı, Mustafa Kemal ve arkadaşlarıdır. Hırsız, hain ve mücahid düşmanları olarak nitelediği kimseler ise, Sultan Vahdeddin ve biziz. Bu adamın sözlerinden şöyle bir anlam çıkıyor: Bu din ya bize Mustafa Kemal'e saygı ve sevgiyi, muhaliflerine de kin ve öfkeyi emreder; ya da biz bu dini hayatımızdan sileriz.

Anlaşılan adamın Mustafa Kemal'in mücahidliğine, takva ve dürüstlüğüne, bizim de hainliğimize olan inancı, dinine olan inancından daha fazladır. Dininden şüphe ediyor da, Mustafa Kemal'den şüphe etmiyor.  Oysa, Allah'ın katında mesele hiç de böyle değildir. "Eğer gerçek(ler), onların batıl arzularına uysa (onlara göre olsa) idi gökler, yer ve onların içinde bulunan kimseler(in düzeni) mutlaka bozulup (helake) giderdi." (Müminun, 71)

Ankara kaynaklı, yazarı meçhul kitabın ve Mısır ulemasının bu konuyla ilgili olarak öne sürdükleri tüm fıkhi hükümleri, İslâm'ın ilk dönemleri ile ilgili tarihi olayları, hakimiyetin ümmetin hakkı olduğunu, ümmetin dilediği fert veya cemaate (meclise) bu hakkını devredebileceğini, Sultan Mehmed Vahdeddin'in diğer Emevî, Abbasi ve Osmanlı sultanları gibi, imametin tüm şartlarını haiz olmadığını, özellikle Kureyş şartının hiçbir Osmanlı halifesinde bulunmadığını kabul ediyorum. Ayrıca krallar ile sultanlar halife olabildiği gibi, cumhurbaşkanının da halife olabileceğini, Mustafa Kemal'in hilâfetin ilk ve temel şartı olan "İslâm dini" şartına uyması halinde hilâfet ve imametinin geçerli olacağını da kabul ediyorum. Bu meselelere bir itirazımız olamaz.

Fakat onlar, hakkı söyleyip bâtılı murat etmekteler. Zira onlara göre "Hilâfet aslında asırlar önce asliyetini yitirmişti. Halifeler, göstermelik olmaktan başka bir anlam ifade etmiyorlardı. O halde, böyle bir müessesenin terk edilmesinde bir beis yoktu." Yani hilâfet onlara göre aslı astarı olmayan bir hurafeden ibarettir.

Madem öyle, daha düne kadar kendi atadığınız Abdülmecid'in hilâfetini teyid etmek için niçin onca çaba gösteriyordunuz?

Şu suallerimize cevap verin bakalım:

Niçin hilâfeti önce yetkilerinden soyutlayarak göstermelik hale getirip, sonra da tamamen yok ettiniz? Ulemanın hakkında bunca söz sarf ettiği, sizi savunmak için tüm bilgilerini sergiledikleri bu konuda, sizi hilâfeti ilga etmeye zorlayan sebepleri lutfedip açıklar mısınız?

Ulemanın bu gafleti, kendini bilmezliği beni çok üzmekte, derinden yaralamaktadır. Ulema bu mühim dini, siyasi ve tarihi meseleyi incelerken, ilimlerinin derinliklerine saplanıp bakıyor. Meselenin özüne inemiyor.

Sofilere "Zikir, sizi zikrettiğiniz kimseden alıkoydu" dendiği gibi, ilmi inceleme ve araştırmaları, onları meselenin mahiyetini anlamaktan alıkoymuştur.

Ey sözlerinin akıntısına kapılanlar! Sizler uykuda yüzer gibisiniz. İlim ve sözleriniz sizi helake sürükledi. Nereye gidiyorsunuz? Siz ilminizle oyalanıp dururken, onlar yapacaklarını yaptı.

Bir yıl önceki el-Maktam ve el-Ehram gazetesindeki yazılarımda, araştırmacıların bu durumuna dikkat çekmiş ve bunun sebepleri üzerinde durmuştum. Orada şunları sormuştum:

Mustafa Kemal'in hilâfet ve hükümeti ayırmasının ne gibi dini ve milli menfaatleri var? İzmir'in fethinin amacı veya Yunan ordularını hezimete uğratmanın kaçınılmaz koşulu bu muydu? Yoksa, Lozan görüşmelerinin başarıyla sonuçlanmasının mı kaçınılmaz bir şartıydı bu?

Bu soruları sordum ve bana sesimin yansımasından başka bir cevap veren olmadı.

Mustafa Kemal, bunu, iddia ettiği üzere hilâfet makamını yeniden ıslah etmek amacıyla yapmamıştı. Zira bunun yolu, kötü halifeyi, iyisiyle değiştirmekten geçerdi. iddia ettikleri kötü halifeyi iyisiyle tebdil ettikten sonra, hükümet merkezini Ankara'ya naklettikleri halde niçin hilâfet merkezini güvensiz bir yer olan İstanbul'da bıraktılar? Hilafet merkezini başkent yapmaya dahi tenezzül etmediler.

Tanıdığım en bilinçli ve Türk siyasetini yakından takip eden insanlardan birisi olmasına rağmen, Reşid Rıza bile, bu konuda Kemalistlerle aynı görüşü paylaşmakta. Hilâfet merkezinin başkent olma zorunluluğu yoktur demektedir.

İşin hakikati, Kemalistler için, hilâfet merkezinin korunmasının bir önemi yoktur. Çünkü zaten onlar, bir an önce bu müesseseden kurtulmak istiyorlardı. Reşid Rıza'nın onları hilafetin hakkını vermeye çağırması yersiz ve abestir. Onun bu çağrıyı yapması beni çok şaşırttı. Zira "laiklerin, en güçlü ve örgütlü durumda bulunduğu yerin Türkiye" olduğunu söyleyen kendisiydi. Ayrıca laiklerin, Müslümanlara olan düşmanlığının, gayri müslimlerin Müslümanlara olan düşmanlığından daha şiddetli olduğunu söyleyen kendisidir.

İşte Türkiye'deki bu güçlü, örgütlü din düşmanı laiklerin, bizzat İttihatçılar ve Kemalistler olduğu; başlarında ise Doğu kahramanı Mustafa Kemal'in bulunduğu gerçeği, allâme Reşid Rıza'nın ferasetinden nasıl kaçtı, hayret doğrusu!..

Menar sahibini istisna tuttuktan sonra, bu konuda, Mısır ulemasının onca ilim ve akıllarına rağmen, koyu bir cehalet veya körlük içinde olduklarını müşahede ediyoruz. Şark kahramanının yaptıklarını savunmak için, delil olarak getirdikleri âyet hadisler, asıl yerinden saptırdıkları ve hakkı bâtıla hizmette kullandıkları için, yarın onlardan davacı olacaktır. Mısırlılar bu konuda bilinçsizce, büyük vebal altına giriyorlar. Ancak bilinçsizlikleri onlar için bir mazeret olamaz. Zira, hükümetin hilâfetten ayrılmasının din ve dünyayı ayırmak olduğu aşikârdır. Müslüman avam dahi bunun bilincine vardığı halde, ilim ehlinin bin bir dereden su getirip, Kemalistleri savunmalarının artık hiçbir nedeni olamaz! Bu tavırlarından dolayı Kemalistlerin günahlarına ortak olmuşlardır. Yarın kıyamet gününde bunun hesabını vereceklerdir.

Mısır uleması biraz düşünse, olay mahallinde yaşayan ve bu konuda suskunluğunu bozmayan İstanbul ulemasından ibret alırdı. Nesebi meçhul Ankara kaynaklı kitabın yazarı dışında, din ilmiyle meşhur hiçbir alim, Mustafa Kemal'in yaptıklarını onaylamamıştır.

Daha önceki makalemde, hâlâ Mustafa Kemal'i desteklemekte ısrar edenlere, ona aşırı hüsnüzan beslerken, muhaliflerine suizan eden Mısırlılara, "Allah yolunda onu sizlere musallat etsin veya ahirette sizi onunla beraber haşretsin" diye dua etmiştim.

Bu kitabımda şöyle bir dua etsem: Bizim ülkemizin başına gelen o pek hoşlandığınız şeyler sizin başınıza gelsin. Hürriyet ve istiklal içinde yaşarken, kızıl-sarı bayraklı, frenkmeşrep Bolşevik Partisi üzerinize musallat olsun; canınıza, malınıza, dininize, özgürlüğünüze, devlet yapınıza, seçimlerinize kıysınlar! Sizi sırât-ı müstakîmden saptırsınlar.

Sizi açlık ve korkuya mahkûm ederek, elinizdeki her şeyi alsınlar. Gece-gündüz kurdukları oyunlarla, sizin her türlü çıkarlarınızı dumura uğratsınlar. Tüm köy ve kasabalarınızı, şehirlerinizi yakıp yıksınlar. Altını üstüne, üstünü altına getirip, sonra da eğirilmiş yünler gibi savursunlar.

Sonra, tüm bu günahlarının suçunu size yüklesinler. Milletin dini ayaklar altına alınsın; vatanın parası da ceplerinde olduğu halde, insanların dinine en sadık olanını din haini, ilişkilerinde en temiz olanını da vatan satıcısı ilan etsinler.

Oysa vatan satıcısı ilan ettikleri kişinin cepleri, Mûsa'nın anasının gönlü gibi boştur.

Ülkemde daha nice, göz yaşartıcı, kalp sızlatıcı musibetler meydana geldi.

Tüm bu musibetlerin, aynıyla karşılık verme hakkımı kullanarak, Mısırlıların başına gelmesini Cenab-ı Hak'tan niyaz edip isteseydim, biliyorum ki, gene de Mısırlıların iftiralarına engel olamazdım.

"(Ey inananlar!) Bir de öyle bir fitneden (günahlardan) sakının (ve sakındırın) ki o(nun cezası) sadece zulmedenlere isabet etmekle kalmaz (bütün toplumu perişan eder)." (Enfal, 25)

Allah'a böyle bir duada bulunmuyorum. Zira "Attığım ok, beni vurur."

Mısır ulemasının, halifelerin(!) istibdad ve zulümlerini ağızlarına dolamalarını ve böylece Kemalistlerin bu konudaki davranışlarına haklılık kazandırmaya çalışmalarını gördükçe, gülesim geliyor! Zira, merhum Abdülhamid'den sonra hiçbir halife yetki ve sorumluluklarını tam olarak kullanamadılar. Memleket idaresini İttihatçılara kaptırdılar.

Mısır uleması, gayba taş atar gibi, cahili olduğu konularda konuşmakta, haksız yere halifelere atılan iftiralara katılmaktalar. Mustafa Kemal'e olan güvenleri, onları böylesine müfteri kılmaktadır.

Gerçekte ise, halifeler, hata ve günahlarına rağmen, diğerlerinin yanında birer evliya kalırlar. Onların günahlarının durumu, herhangi günahkar bir Müslümanın durumu gibidir. Günahkâr bir Müslüman mülhid bir kâfirle kıyaslanamaz!

Mısır’daki komiklikler güldürmekten çok ağlatıyor. Buradaki komikliklerden biri de, 31 Ekim 1923 tarihli el-Maktam gazetesindeki Mısırlı doktor Hüseyin Himmet'in, beni ve Mustafa Kemal'i karşılaştıran yazısıdır.

"Mustafa Kemal din ve devlete hizmet ederek Mustafa Sabri'nin sadece azledilmiş padişaha mahsus sandığı şeriatı kurtarmıştır. Onun yanılgısının nedeni, dünyanın hızla gerçek demokrasiye doğru yöneldiğini bilmemesidir. Şeyh, dünya gerçeklerine bir baksın!

Rusya'da çarın nasıl ateşe atıldığını, Almanların imparatora yaptıklarını ve İspanyolların nasıl krallarını tehdit ettiğini görsün. Tüm bunlar halklarını, kendilerini Tanrı'dan aldıkları yetkilerle yöneten büyük kayserlerin kişisel diktatörlüklerinden bıkıp usanmaları nedeniyledir."

Bu adama derim ki, eğer bende bir cehalet görüyorsan, hamdolsun bundan beriyim. Rus Bolşevik Devrimi'ni size süsleyen ve gerçeği olduğundan farklı gösteren o kısır ilminizden dahi yeterince malumâtım var. Allah bir toplumun aklını almak istediği zaman, onları yetkisini Tanrı'dan alan kimselerden kaçındırarak, aralarında yetkisini şeytandan alan kimseleri peydah eder. Demokrasi vaad ederek iktidara gelen, sonra da halkı azgın tağutlar gibi yöneten, siyasete karışmaması gereken askeri halkı sindirmek için kullanan yalancıların sözlerine kanacak kadar ahmaklık ancak senin gibilere yakışır.

Sonra ahmaklığına ahmaklık katarak dünyanın en büyük iki fitnesinden biri olan Bolşevik idaresini örnek gösteriyor. İkinci büyük fitne ise İttihatçı-Kemalist fitnesidir. Ben daha ne diyeyim? Allah, örnek almakta ısrar ettikleri şeylerden onlara da nasib etsin!

Kemalistlerin ne kadar demokratik olduklarını bu kitabın başka bir konusunda açıkladım.

Mısırlıların gülünçlüklerinden biri de, Kemalistlerin çıkardıkları içkiyi yasaklayan kanunun ciddiyet ve geçerliliğine inanmalarıdır. Kemalistlerin bu kanunu Allah rızası için veya halkın yararına çıkardıklarını sanarak bunu onların iyilik ve keremlerine yordular. Oysa onlar, alkolü kendilerinden başkasının satmasını, ticaretini yapmasını engelleyerek, bu büyük kazanca tek başlarına konmayı amaçlamaktadırlar. Türkiye'de çoğu kimse bazı Millet Meclisi üyelerinin, alkol ticareti ile uğraştıklarını, evlerini imalathane ve depo olarak kullandıklarını bilir.

Gene Türkiye'de herkes bilir ki Mustafa Kemal içkiyi çok sever. Onun ve arkadaşlarının içki içmeden geçirmedikleri bir gün veya bir gece yoktur. Bazı Mısır gazeteleri, Cumhuriyetin ilanını ancak Mısırllarda görülebilecek bir gaflet ve hamakatla ifade ederken şöyle diyorlardı:

"Yenilikçiler hedeflerine ulaşarak 29 Ekim 1923'de Cumhuriyeti kurmayı başardılar. Bundan sonra, bu mutlu gün, Doğu, Türk ve İslâm tarihinin en meşhur ve parlak günü olarak kutlanacaktır. Böylece, İslâm'ın ilk günlerindeki demokratik şura yönetimine dönülerek yeniden İslâm cumhuriyetine dönülmüş oldu. Mustafa Kemal, Ebû Süfyân'in oğlunun Sıffın gününde kurduğu saltanat düzenini yıkarak yeniden şûra düzenini iade etti."

İnsanın Türkiye'deki devrimi bu şekilde değerlendirebilmesi için mutlaka Mısırlılar gibi kör ve basiretsiz olması gerekir. İslâm hükümetini lağveden Türk cumhurbaşkanını, Hulefâ-i Râşidin ile ölçmekten haya ederiz. Bunu cumhuriyetin şekline bakarak değil, İslâm'ın mâna ve ruhuna bakarak söylüyorum. Sonra İslâm'ın altın çağındaki İslâm cumhuriyeti ile Mustafa Kemal'in Frenk usûl ve görüşlerine göre tesis ettiği Türkiye Cumhuriyeti'ni nasıl kıyaslayabiliriz?

Mustafa Kemal ile Ebû Süfyân'ın oğlu da kıyaslanamazlar. O Ebû Süfyân oğlu ki; ölümünde Rasúlullah'ın daha önce biriktirdiği tırnaklarının gözlerine konularak defnedilmesini vasiyet eden bir zâttır. Mustafa Kemal'in icraatı da ortadadır.

Bu Mısır körlüğüne şairler sultanı Şevki de tâbi olmuştu. Hilâfete hitap ederek "Hind oğlundan sonra, hevaları üzerine sana tâbi olanlar seni yalanlamışlardır" diyor.

Dört Halife' den sonra, hilâfet makamına gelen herkes yalanlamış, daha sonra aradan on üç asır geçtikten sonra Mustafa Kemal gelerek hilâfeti doğrulamış. Buna göre, İslâm tarihinin yüzde ikisi doğru, yüzde doksan sekizi ise yalanla doludur. Şairin demek istediği budur. Sonra din ve dünya ilişkilerini birbirinden ayırmak için, hilâfeti tüm yetkilerinden soyutlayan Mustafa Kemal gelerek, Dört Halife'den sonra kesilen doğruluğu tekrar başlatıyor. Ne gülünç!

Hilâfetin otuz yıl sonra saltanata dönüşeceğini ifade eden hadis-i nebevî acaba niçin 1300 sene sonra, tekrar aslına iade edileceğini zikretmemiştir, anlayamıyorum!

Olayın hakikati otuz yıldan sonra ısırıcı saltanatın, Mustafa Kemal’den sonra da parçalayıcı saltanatın başladığıdır.

Mısırlıların hakka mugayir komiklikleri sayılmayacak kadar çoktur.  Seyyid Reşid Rıza dahi, geniş ilmine ve ince anlayışına rağmen bundan kendini kurtaramamıştır. Şöyle diyor: "Halihazırdaki Türk hükümeti, şahsi yönetimi tamamen ilga etmiştir." Türkler, Mustafa Kemal'in şahsi yönetimi altında inlerken o, böyle diyor.

Ağlanılacak hallerden biri de, Sultan Vahdeddin'in İstanbul'dan kaçarak İngiliz himayesine sığınması meselesini konuşurken sarfettikleri söz ve iftiralardır. Bunlar, her insaf sahibini ağlatacak boyutlarda çirkinlik yüklüdür. Vahdeddin'den ne istiyorlar! İstanbul'da kalsaydı da merhum Kemal Bey'in akibetine mi uğrasaydı? Onun yerinde kendileri olsalardı, hayatları söz konusu olduğunda, ne yaparlardı?

Ey alimler! Sizler Allah'ın yeryüzündeki emin kullarısınız. İngiliz'e olan düşmanlığınız sizi Halife Vahdeddin hakkında adaletsizce hüküm vermeye itmesin! Onun kendilerinden kaçtığı kimseler İslâm'a ve hilâfete iltica ettiği kimselerden daha az düşman değillerdi. Belki daha şedid düşmanlardı! Bunu siz bilemezsiniz ama, biz biliyoruz.

Ülkemizde olanlardan dolayı siz de sorumlusunuz. Çünkü İslâm düşmanlarını desteklediniz. Yalana kulak verdiniz ve olaylara titizlikle eğilmediniz. Türkler arasındaki bu siyasî mücadelede zehirli oklarınızı, tağuta boyun eğmekten kaçınan mustaz'aflara yönelttiniz. Onlara karşı kibirlenip gururlandınız. Şeytan ve tağuta tapanları ise kollarınız kırılırcasına alkışladınız!

"Kâfirler için "Bunlar Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar!" (Nisa, 51)

Rabbimiz kimin hidayet üzere olduğunu, kimin akıbetinin hayırlı olacağını daha iyi bilir. Zalimler felah bulamazlar. Bazı Mısırlıların hâla Firavun tabiatı üzerine olduklarını görüyorum.

“(Firavun’un adamları:) “Umarız ki sihirbazlar galip gelir de, (böylece) biz de onlara uyarız.” (dediler). Sihirbazlar (oraya) gelince Firavun’a: “Eğer üstün gelenler biz olursak bize mutlaka bir mükâfat var, değil mi?” dediler." (Şuara, 40-41)

Hakkınızda söylediğim bu kelime sizlere ağır geldiyse, ben bundan mazurum! Zira sizden ve Türk dostlarınız İttihatçi ve Kemalistlerden birçok zulümler gördük. Allahu Teâlâ kötü sözle cevap vermeyi zulme uğrayanlar için meşru kılmıştır!

Mahiyetini, hakikatini bilmediğiniz konularda konuşmaya pek meraklısınız. Artık gerçekleri görmeniz için, hilâfete yapılanlar yeterli bir delil değil midir?

İslâm şeriatında ve tarihte yeri ve benzeri görülmedik şekilde, hilâfet hükümet etme yetkilerinden soyutlanmış; böylece devlet dinden koparak laikleşmiştir.

Bu durum, Lozan Konferansına iştirak eden Ankara temsilcisi zât tarafından resmen ilan edilmiştir.

O halde kendi dinsizliklerine şahadet eden bu insanları hâlâ niçin müdafaa ediyorsunuz? Dinden uzaklaşmak isteyen bu insanları, niçin hâlâ dindar göstermeye, yaptıklarını dinle bağdaştırmaya çalışıyorsunuz? Onların şeriata aykırı tavırlarını hâlâ niçin tevil etmeye çalışıyorsunuz? Bu tutumunuzla dine değil, dinsizliğe arka çıktığınızın farkında değil misiniz?

“İşte siz, (diyelim ki) dünya hayatında o (hainlik yapan dinden sapa)nları savundunuz. Ya kıyamet günü! Allah’a karşı onları kim savunacak veya kim onlara vekil olacak?" (Nisa, 109)

 

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESES


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 201
Toplam 92317
En Çok 670
Ortalama 229