HİLAFETİN SALTANATTAN AYRILMASI - ŞEYHU`L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

12-09-2019

HİLAFETİN SALTANATTAN AYRILMASI - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

 

Yazar, iki ayrı otoriteden bahsetmektedir: Hilâfet ve Millet Meclisi. Böylece cehaletini ortaya koyuyor! Otorite ve hükümet yetkisinin şu anda tamamen meclisin elinde olduğunu, halifenin ise tüm otorite ve yetkilerinden tecrid edildiğini bilmiyor.

Abdülmecid için otorite iddia edenlerin veya halifenin etkinliğini artırmaya çalışanların Kemalistler tarafından şiddetle cezalandırıldıklarından da haberi yok.

Kemalistlerin, kendilerinden biri olan Lütfi Fikri'yi istiklal Mahkemelerinde yargılayıp, beş yıl hapse mahkum etmelerinin nedeni budur. Bu hapis adamın halifeye otorite atfetmesi sebebiyledir.

Yazar, halifenin yetki ve etki sahibi olduğu vehmine kapılıyor! Dolayısıyla sözlerini, savunmak istediği Kemalistlerin dahi kabul etmedikleri, yanlış bir mukaddime üzerine bina ediyor. Bu Kemalizm savunucusu, eğer Türkiye'de olsaydı, Lütfi Bey'in akibetine uğramaktan kurtulamazdı!

"Kişiyi eğer iyi işleri övmüyorsa,

Onu övmeye kalkan, fasih dahi olsa saçmalar!"

 

Yazar, gazetedeki eleştirilerini sürdürüyor:

 

"Şeyhülislâm ve emsalleri, ülkemize geldikleri gibi gitselerdi diyecek bir şeyimiz olmazdı. Zayıflık ve çaresizlikleri onlara fayda verirdi. Sessizliklerini, ülke ve halklarının başına gelen bunca bela ve musibetlere neden olmalarından dolayı, kalblerinde duydukları acı ve pişmanlığa yorabilirdik.

"Ama onlar böyle yapmadılar. Halktan gördükleri tepki de onları sessizlik ve sükûnete sevk etmeye yetmedi.

"Ayrıca, bunların Mısır'ı terk etmeye pek niyetleri de yok. Bilakis pisliklerini bize de bulaştırmaya çalışıyorlar.

"Korkaklıkları, onları insanları yüzüne karşı eleştirmekten alıkoyuyor. Bunun yerine zehirli oklarını, kendilerini sağlama aldıkları uzak mesafelerden fırlatıyorlar."

Sübhanallah! Bu şikâyetlerin aslında bizden vaki olması gerekmez miydi? Mısır'a iltica ettiğimiz andan itibaren her gün kapımızı aşındıran, peşimizi bırakmayan gazetecilere rağmen bir müddet sükûneti tercih ettik. Kişisel sorunlarımızla, yolculuk ve ilticanın getirdiği zorluk ve problemlerle meşgul idik. Bir de gördük ki, hemen her gün, gazete ve mecmualardan bize saldırılmakta, bizi küfür ve hakaret yağmuruna tutmaktalar. Bu kötü tabiatlı müfterilere, Mısır'dan ayrılmak üzere olduğum sıralarda, gerekli cevapları verdim.

Mısır'ı bedenimizle terk etmemiz, delil ve hüccetlerimizle terk etmemiz anlamına gelmez. Cevabımızda, gerçeği arayanlara küfürle değil kanıtla; tartışanlara delilleriyle beraber hakkı sunmuşuzdur.

Kahire ve İskenderiye sokaklarında, aleyhimize kışkırtılan kalabalıklara küfürle cevap vermedik diye kimse bizi korkaklıkla suçlayamaz!

Bizler, bu ülkenin garibanlarıyız.

Cahillere selam deyip geçmek ne zamandan beri korkaklık sayılıyor? Yazar, nasıl bizim suçluymuşuz gibi devamlı susmamızı isteyebilir?

Hakkın ihlâl edildiği yerde, dilsiz şeytan konumuna düşmemek için, tehlikelerle dolu bu yolda yürümeyi kendine şiar edinen ben, nasıl susabilirim?

İlk makalemden sonra hazırladığım diğer makaleleri Mekke Emiri'nin münakaşalardan kaçınmam yolundaki tavsiyeleri üzerine, gazetelere göndermekten vazgeçtim. Şu anda önemle üzerinde durduğum konu, İttihatçı ve Kemalistlerin iç yüzünü açıklamak, böylece Müslümanları onlardan gelecek tehlikeler konusunda uyarmaktır.

Çünkü onların sebebiyet verdikleri zararlar, sadece Türkiye ve Türk milletiyle sınırlı değildir. Bilakis tüm İslâm âlemine yansıyan tesirleri vardır.

Onların şerrinden bunca sakındırmama rağmen, hâlâ ülkemizdeki bu laiklik belasını göremeyenler, bilerek veya bilmeyerek onlara ve sapık ilkelerine destek olanların, yardım edenlerin artık hiçbir geçerli mazeretleri olamaz. Hayatımın uzun bir kısmını Türk milletini uyarmakla ve bu dinsizlik belasına dikkat çekmekle geçirdim. Fakat milletim bana kulak vermedi, söylediklerimin gerçekleşeceğine ihtimal vermedi ve gaflet uykusuna devam etti. Bir türlü gözlerini açıp gerçeği göremedi. Ve işte, bela ve musibetler, sağanak yağmurlar gibi ülkem ve halkımın üzerine yağıyor!

Şimdi de, tüm İslâm alemini ve Müslümanlarını uyarmaya çalışıyorum.

İş işten geçtikten sonra uyanmanın bir faydası yoktur.

Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: "Hiçbir kavim kendi nefislerinden özür dilemedikçe helak olmayacaktır."

Muhaliflerimden biri el-Maktam gazetesinin 10266. sayısında şunları yazıyor:

"Şeyh Mustafa Sabri, hayal ve vehimlerinden yola çıkarak Kemalistleri İslâm şeriatını uygulamamak ve hilâfete ihanetle suçlamakta, onları küfürle itham etmektedir. Oysa Mustafa Kemal ve arkadaşları gerçekte birer İslâm kahramanıdırlar. Çünkü onlar, İslâm'ın özünü savunmaktalar.

Hilâfet, ‘Şer'i hükümleri sadece halife ve onun hükümeti uygulayabilir' mi demektir?

Halife ve hükümeti, Müslümanların iradesi hilafına oluşturulmuş ve gene onların iradesi hilafına, yönetimi gasp etmişse, bu İslâmi midir?

Cenab-ı Hak şöyle buyurmuyor mu: ‘Onların işleri aralarında şura iledir.’ ‘Bir iş yaparken onlara danış.’

İşte Mustafa Kemal ve arkadaşları, âyetlerden de anlaşıldığı gibi sırât-ı müstakîme tâbi olmuşlardır. Hak yol üzerinedirler.

Senin ve azledilmiş padişah efendinin, yabancılardan aldığınız onayla, halkı sömürmenize engel olmuşlardır.

Kemalistler, dini yeniden asli kaidelerine irca ederek, Müslümanların başkanının, veraset yoluyla değil, seçimle işbaşına gelmesini sağlamışlardır. Halifelerin keyiflerine göre, helâli haram, haramı da helal kılmasının önüne geçmişlerdir."

Kemalistlerin, hilâfete ihanetleri bugün artık inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Yazar, makalesini bugün yazmış olsaydı, da belki gerçeği itiraf edecekti. Kemalistleri çok iyi tanıdığımdan onlar daha henüz hilâfet makamıyla oynamaya başlamadan önce olacakları görerek, ben bu konudaki hükmümü verdim.

Onlar hakkındaki bu hükmümün ne yazık ki bugün gerçekleştiğini görüyoruz.

Onlar gerçekten hilâfete önem vermiş olsalardı, onu tüm yetkilerinden arındırmazlardı. Halife diye tayin ettikleri şahıs ne padişahtır, ne de hükümette bir yetkisi var. Atama yapması veya azletmesi, kanunlar imzalaması veya reddetmesi, bir şey emretmesi veya nehyetmesi gibi hiçbir yetkisi yoktur. Kelimenin tam anlamıyla göstermeliktir. İşte tüm bu karineler göstermektedir ki, Kemalistler hilâfete ihanet etmişlerdir.

Devlet iradesini, dinsiz ilkeler doğrultusunda düzenlediler ve dini yönetimden, yönetimi de dinden soyutladılar.

Oysa daha önce hilâfet ve hükümet bir arada idi ve hilâfet, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in hükümetine vekalet eden dini bir hükümetten ibaretti. Hükümet, yöneten ve idare eden gücü temsil ettiği gibi, hilâfet de o gücün, yani hükümetin niteliğini belirler. O hükümetin, dini bir hükümet olduğunu ifade eder. Öyleyse hükümeti hilafetten ayırmak onu dinden ayırmak demektir diyebiliriz. Zira, hilafet ve hükümet birbirinden ayrıldıktan sonra, hilafetin tek bir niteliği kalıyor: Dini olması. Hükümet dini niteliğiyle beraber bugünkü durumuna gelmişse, bu demektir ki, halifede din ve hükümet adına bir şey kalmamıştır. Sadece, hükümetin bugünkü hale gelmesi o hükümetin dinden tamamen kopması anlamına gelir.

Hilâfet ve hükümetin ayrılması meselesinde, selim akıl ve sağlam mantığın bizi ulaştırdığı netice budur.

Yazarın savunduğu gibi, eğer Kemalistler bunlardan hiçbirini yapmadılarsa o halde hilâfet ve hükümetin ayrılması, benim gördüğüm kötü bir rüyadan ibarettir.

Kemalistlerin İslâm şeriatını uyguladıkları iddiasına gelince:

Mustafa Kemal ve adamları, hükümet etme yetkisini kendi adamlarından müteşekkil Millet Meclisi'ne intikal ettirirken, İslâm şeriatının uygulanmasını, yetki ve sorumlulukları elinden alınan göstermelik halifeye bırakmışlardır. Bu şekilde şeriatın uygulanması fiilen engellenmiş oldu. Zira hilâfet ve hükümetin birbirinden ayrılması, her iki müessesenin meşruiyetlerini yitirmesine sebep olmuştur.

Hilafet, sözlükte niyabet, vekalet mânasındadır. Örfte ise, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in hükümetine niyabet ederek, onun ümmetini yönetmek demektir. Hilafet, bu unsurundan soyutlanırsa İslâmi anlamını yitirir. Bu, cinsi, mahiyetini oluşturan nev'inden soyutlamak gibidir.

Çünkü hilâfet düzeni, meşrutiyet ve monarşi gibi müstakil bir hükümet şeklidir. Meşrûti bir hükümet nasıl meşrutiyetten soyutlandığı zaman anlamını yitirirse, hilâfete dayanan bir hükümet de hilâfetten soyutlandığı zaman anlamını yitirir.

Hükümetin anlamını yitirmesine gelince: hilâfet nizamına bağlı bir hükümet, İslâm dini ile kayıtlıdır. Hükümetin, hilafeti haiz olması; Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in hükümetine niyabet etmesi ve İslâm dininin hükümlerine bağlı olmasıyla gerçekleşir. O halde, hilâfete bağlı olmayan bir hükümetin, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e niyabet etmesi veya İslâm ahkâmıyla mukayyed olması söz konusu olamaz.

Hilafet ve hükümeti birbirinden ayırmak iki anlama gelir:

1. Hükümetin, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in hükümetine niyabet etmesini istememek. Bunun Kemalistlere bir faydası değil, zararı vardır. Halk nezdinde itibarlarını kaybetmelerine neden olur.

2. Dini hükümlerin sorumluluk ve gereklerinden kaçmak. İşte, Kemalistlerin asıl amaçları buydu. Bu uğurda, Peygamber'e vekâlet etme şerefinden mahrum kalmayı ve Müslümanların reddiyle karşılaşmayı göze almışlardır. Onların maksadı, heva ve heveslerine engel olarak gördükleri dini hükümlerden, yani İslâm şeriatından kurtulmaktı. Bu meseleyi önemsemeyenlerin dikkatini çekmek istediğim husus budur. Tüm bunlardan şu sonuç çıkıyor: Kemalistlerin amacı, din ve dünyayı tamamen ayırmaktır.

Yazarın iddialarını çürüttükten sonra, okuyucu nezdinde şüphe uyandırabilecek bir olumsuzluğa değinerek konuyu kapatmak istiyorum.

Hükümet işleri Millet Meclisi'ne devredilirken, İslâm şeriatının uygulanması da sözde halifeye bırakılmıştı. Ancak bu iki kurum arasında, bir yardımlaşma veya uyum yoktu. Bu iki kurumun düşman iki zıt değil de, müttefik olduklarını varsaysak bile, bu organlar arasındaki kuvvet dağılımında korkunç bir çarpıklık vardı. Tüm yetki ve otorite Millet Meclisi'ndeyken sözde hilafetin hiçbir yetki ve otoritesi yoktu. Yeni yönetim, bu kutup esas üzerine bina edilmişti.

O halde, tüm yetki ve otorite, sadece müttefiklerden birinde toplanmışsa diğer müttefik onun oyuncağı olmaz mı? İstediği zaman oynayabileceği, bazen sevip değer vereceği, bazen de kızıp yere vuracağı bir oyuncak!

Aslında bu taraflardan birine müttefik denilmesi, gönlünü almak ve küstürmemek kabilindendir.

Kuvvet dağılımındaki bu çarpıklık, Kemalistlerin dine duydukları nefretin bir ifadesidir. Abdülmecid'in onlarla anlaşıp yetki ve sorumlulukları elinden alınmış sembolik hilâfet makamına atanmayı kabul etmesini onaylayanlar, artık hatalarını görmeye başlamışlardır.

Mısır basınının bu konudaki hatalı tavrı, yanlış bilgilere dayanıp yanlış değerlendirmeler yapmalarından kaynaklanmaktadır. Olayı halifenin yetkilerini Meclise devretmesi şeklinde algılayarak, kasıtlı-kasıtsız yanlış sonuçlara varıyorlar.

Mısırlılara göre "Durum, aynen meşrûtiyet uygulayan rejimlerde olduğu gibidir. Bu sistemlerde, halife, icra yetkisini bakanlar kuruluna devreder. İcra ise hükûmet ve yönetim demektir. O halde, meşrutiyeti nasıl meşru kabul ediyorsak, Kemalistlerin hilâfet ve yönetimi ayırmalarını da kabul etmek, meşrû görmek zorundayız.”

Bu şekilde hatalı bir kıyaslama yapılarak, yanlış neticeye varılıyor.

Meşrûti sistemlerde, halife, icra yetkisini vekaleten bakanlar kuruluna devretmekle beraber, icra asliyetini kendilerinde muhafaza ederdi. Halife, sadrazam, şeyhülislam ve diğer bakanlarını dilediği kimselerden seçer veya azlederdi. Parlamentonun bakanları denetlemesi ve gerektiğinde güvensizlik oyu vererek düşürmesi, halifenin onlar üzerindeki otoritesini gidermez. Halife, anayasa gereği parlamentoyu feshetme yetkisine sahipti ve dilediği an bu yetkisini kullanabilirdi.

Kemalistlerin oluşturduğu sistemde ise, halifenin tüm bu yetkileri Millet Meclisi'ne devredilmiştir. Meclis, vekil değil asil konumuna getirilmiştir. Halife ise göstermelik olmaktan başka bir anlam ifade etmez.

Ayrıca, Kemalistlerin hilâfet makamına yaptıklarını, geçmiş dönemlerdeki emir ve sultanların icra ve hükümet etme yetkilerini zorla ellerinden aldıkları mustaz'af halifeler dönemiyle de kıyaslamak yanlıştır.

Bu iki durum arasında birçok farklar vardır.

1) Geçmiş dönemlerde mustaz'af halifelerden zorla icra ve hükümet etme yetkisini alan emirler, sultanlar, beyler bunun mümkün olmadığını biliyorlardı. Dolayısıyla, o kadar istemelerine rağmen, kendilerini halife tayin edemiyorlardı. Zira, kendilerini hilâfet şartlarına sahip olarak görmüyor ve Müslümanların tepkisinden çekiniyorlardı. O dönemde, halifenin ancak Kureyş'ten olabileceği yolunda yaygın ve etkili bir kanaat vardı.

Kemalistler sadece yönetim ve hükümete talip oldular. Hilâfete talip olmamaları ise, Müslümanların onlara karşı çıkmalarından dolayı değil, bu makama tenezzül etmemelerinden dolayıdır.

Mustafa Kemal halife olmak isteseydi, şartlar buna son derece uygundu. Tüm yeryüzü Müslümanlarının temennisi de buydu. İslam kahramanı, İslâm onurunun kurtarıcısı olarak ilan ettikleri kişiden hilâfet makamını esirgeyecek değillerdi. Özellikle de çeşitli menfi propagandalarla, Osmanoğullarını halkın gözünden düşürmesinden sonra, artık hilâfet makamının tek adayıydı. O ise, kendini Osmanoğulları'ndan daha üstün görüyordu; ama hilâfet makamında gözü yoktu. Bilakis bir an önce bundan kurtulmanın çarelerini arıyordu.

O, talip olduğuna (hükümete) kavuştuktan sonra, nefret ettiği şeyi (hilâfeti) nefret ettiklerine bırakmıştı.

İslâm dünyasından gelebilecek tepkilerden çekindiği için, hilafeti hemen kaldırmadı. Yerine aşama aşama kaldırmayı tercih etti. Böylece diğer İslâm ülkelerinin, bu kuruma sahip çıkmalarının da önünü almış oldu. Türkiye'de hilâfet istemediği gibi, başka bir devlette de istemiyordu.

2) Geçmiş dönemlerdeki emir ve sultanlar, yönetimlerine meşruiyet kazandırmak için, halifeden vekalet almak zorunluluğu duyuyorlardı. Zira aksi takdirde, hükümet ve devletlerinin İslâmi bakımdan geçerli sayılmaması endişesi duyarlardı.

Böylece bir bakıma halife tarafından egemen oldukları devletleri İslâm şeriatına uygun olarak yönetmek üzere atanmış oluyorlardı.

Oysa, Ankara hükümetinin ne vekâleti, ne de atanması söz konusudur. Bilakis Abdülmecid'in kendisi, Ankara hükümeti tarafından atanmıştır.

Tarihi vesikalar, halifenin sultan ve emirleri atadığını gösterir. Aksine delâlet eden bir vesikaya rastlamak ise mümkün değildir.

3) Tarihi vesikalardan anlaşıldığı üzere geçmiş mustaz'af halifeler dönemindeki halifeler emir ve sultanlara, İslâm şeriatını uygulamaları üzerine hükümet yetkisi ve vekâleti verirlerdi.

Kemalistler ise, sırf dini hükümler uygulanmasın diye, hilafet makamını maskara bir hale sokmuşlardır.

4) Geçmiş dönemde vuku bulan başkaldırılar, İslâm dinine değil, halifelerin şahsına veya otoritelerine yönelikti. Günümüzde ise hedef bizzat İslâm dinidir. İslâm dini hayattan sökülüp atılmak istenmektedir.

 

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 81
Toplam 98888
En Çok 855
Ortalama 234