KANUN KOYMA YETKİSİ ALLAH`A AİTTİR

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

08-01-2019

KANUN KOYMA YETKİSİ ALLAH'A AİTTİR

Cahiliye sadece, yaşanmış bir tarihi dönem değildir. İnsanın insana kulluğu söz konusu olan bütün hayat sistemleri ve nizamları, cahiliyedir. Bugün yeryüzünde egemen olan bütün hayat sistemleri ve düzenleri istisnasız olarak bu kapsamın içindedirler. Beşerin tâbi olduğu bugünkü sistemlerin tümünde, insanlar, düşüncelerini, ilkelerini, ölçülerini, değerlerini şeriat ve kanunlarını gelenek ve göreneklerini kendileri gibi insanlardan alıyorlar. Bu durum, her yönüyle cahiliyenin ta kendisidir. Bazısının bazısını Allah Teâlâ'dan başka rabbler edinmesiyle, beşerin beşere kulluğu esasına dayanan cahiliye...

İslam ise, insanların düşüncelerini, ilkelerini, ölçülerini, değerlerini, şeriat ve kanunlarını, gelenek ve göreneklerini aldıkları yegane merci Allah Teâlâ olduğundan, beşerin beşere kulluk yapmaktan kurtulduğu biricik sistemdir.

Başlarını eğerken, yalnızca Allah Teâlâ'nın önünde eğerler. Yasalara itaat ettiklerinde bir tek Allah'a itaatleri söz konusudur. Sisteme boyun eğdiklerinde yalnız ve yalnız Allah'a boyun eğmiş olurlar... İşte o zaman ortaksız Allah'a boyun eğmiş olurlar. İşte o zaman, yalnızca o zaman ortaksız Allah'a kul olmak suretiyle kullara kul olma zilletinden kurtulmuş olurlar.

İşte her çeşidiyle cahiliye ile İslam arasındaki yol ayırımı...

Bu dinin, ya da daha genel bir ifadeyle tarih boyunca gelen bütün Rasullerin tebliğ ettiği "Allah dini"nin ele aldığı temel sorun, yeryüzünde ulûhiyyetin ve kullar üzerinde rubûbiyyetin kime ait olacağı sorunudur.

Diğer bütün sorunlar, insanları ilgilendiren bütün konular, bu sorulara verilen cevap üzerine ikame edilir. Ulûhiyyet ve Rubûbiyyet kime aittir? Yarattıklarından hiçbir ortağı bulunmayan yüce Allah'a... İşte iman budur... İşte İslam budur... Ya da, onunla beraber veya onsuz bazı ortaklarındır, ulûhiyyet ve rubûbiyyet. İşte inkar budur... Apaçık küfür budur...

Ulûhiyyetin ve rubûbiyyetin sadece Allah Teâlâ'ya ait olması demek; İnsanların yalnızca O'na boyun eğmesi, O'na kulluk etmesi, O'na itaat etmesi ve yalnızca O'nun -kulları için seçtiği ve razı olduğu- hayat sistemine ortak koşmadan uyması demektir.

Kullar için hayat metodu ve sistemi koyan Allah Teâlâ'dır, insanlara şeriat gönderen, insanlar için ölçüler, değerler, hayat prensipleri ve toplumsal düzen koyan biricik ilah ve rab olan Allah Teâlâ'dır. O'nun şeriatına uymak durumu müstesna, ferd olsun, toplum olsun bu konularda hiç kimsenin bir yetkisi yoktur. Çünkü bunlar, ulûhiyyetin ve rubûbiyyetin başta gelen özellikleridir.

Ulûhiyyet ve rubûbiyyetin Allah Teâlâ ile beraber veya O'nsuz başkasına verilmesi; kulların hayatında Allah'tan başkasına boyun eğme, itaat etme, kulluk yapma ve insanlardan bir kısmının diğerleri için Allah'ın kitabına ve otoritesine dayanmayan; başka otoritelere dayalı kanunlar, değer yargıları ve ölçüler benimsetme şeklinde ortaya çıkar. Bundan sonra, Allah'a imandan ve İslam'dan söz edilemez. Bu, apaçık şirk, küfür, fısk ve isyandır...

İşin hakikati budur. Allah'ın hududunu aşmak, bir tek emirde olduğu gibi bütün bir hayat nizamında da olabilir. Sonuç itibariyle ikisi de birdir. Çünkü bir tek emir din olduğu gibi, bütün bir hayat nizamı da dindir. İnsanların hayat sistemlerini düzenlemede başvurdukları merci, onların uluhiyyet ve rububiyyete uygun gördükleri merciyi gösterir. İnsanlar bu noktada; ya sadece Allah'a tâbi olurlar, ya da müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen O'ndan başkasına tâbi olmak suretiyle şirki ve küfrü tercih etmiş olurlar.

Allah Teâlâ'nın İslam ümmetinin omuzlarından kaldırdığı ve onlardan önce Allah Teâlâ'nın yeryüzündeki hilafetini reddedip Allah Teâlâ'nın hududunu çiğneyen milletlerin omuzuna bindirdiği yük, beşere kulluk yüküdür. Kulların kullar için kanun koyması ve kişilere, sınıflara ve uluslara boyun eğmesi şeklinde beliren kula kulluk yükü... Allah Teâlâ, müminleri kendisine kulluğa, itaate çağırmış yalnızca kendi yasalarına döndürerek kula kulluk yükünden kurtarmıştır. Bir olan Allah Teâlâ'ya kul olmaları suretiyle, ruhlarını, akılların ve hayatlarını kula kulluk zilletinden kurtarmıştır. Bir tek olan Allah'a kulluk, şeriat ve kanunların, değer ve ölçülerin yalnızca Allah Teâlâ'dan alınması demektir.

Bu nokta, beşerin kurtuluş ve hürriyet noktasıdır. Zorbaların, tağutların, mabed bekçilerinin, kahinlerin, evham ve hurafenin, örf ve adetin, heva ve şehvetin egemenliğinden kurtuluş noktasıdır. Aynı zamanda, Allah'tan başkasının önünde eğilmek suretiyle, büyüklük taslayan her gücün zilletini taşımak külfetinden beşeri kurtaran bir özgürlük bildirisidir.

Yeryüzünde meydana gelen en büyük bozgunculuk olayı, tevhitten yüz çevirenlerin bu davranışlarıyla sebep oldukları bozgunculuktur. Tevhidi sırf kalben tasdik etmek, onup pratik hayattaki gereklerini yerine getirmemek fesadın başlıca nedenidir. Tevhidî gerçeğin en başta gelen özelliği, Rubûbiyyetin ve ubudiyetin birlenmesidir.

Allah Teâlâ'dan başkasına kulluk yapılmaz. O'ndan başkasına itaat edilmez. Her konuda başvurulacak merci Allah Teâlâ'dır. Teşri, değer ve ölçüler, adap-ahlak ve beşeri hayatın düzenlenmesi için gerekli olan bütün konularda, başvurulacak biricik merciin Allah Teâlâ olması, tevhidin sosyal boyutunun gerçekleşmesi için kaçınılmazdır. Aksi halde, kupkuru bir itaat ve sosyal hayatta hiçbir uzantısı görülmeyen kalben kabulleniş şirk ve küfürdür. Çünkü, teslimiyet, itaat ve boyun eğme şeklinde belirmeyen hiçbir kabullenişin İslam nazarında değeri yoktur. Evrendeki bu nizam ve intizam, onun üzerinde egemen olan bir ilahın varlığını kaçınılmaz kılıyor. Aksi takdirde fesat olurdu...

"Eğer orada Allah'tan başka ilahlar olsaydı mutlaka bozgunculuk olurdu." (Enbiya, 22)

Ulûhiyyetin gereğinin kulların hayatına yansıyan tarafı, kulların ibadetlerinin o merciye dönük olması, ulûhiyyet makamının, onların hayatı için yasalar tayin etmesi ve hayatlarında başvuracakları bir ölçünün ikame edilmesidir. Kim bunlardan birini kendisi için iddia ederse, kuşkusuz kendisini insanlar için bir ilah olarak takdim etmiş olur. Yeryüzünde fesat, böylesine ilahların bollaşmasının dışında başka bir şekilde yayılmaz. İnsanlar, kendileri gibi insan olanlara kulluk ettiğinde; insanlardan birinin şahsı için insanlar üzerinde bir egemenlik iddiasında bulunduğunda; onlar için kanun, değer ve ölçü ikame etme yetkisine sahip olduğunu iddia ettiğinde, Firavun'un; "Ben sizin yüce Rabbinizim." (Naziat, 24)dediği gibi söylemese bile bu, apaçık ulûhiyyet iddiasıdır.

Bu iddiayı, boyun eğme, itaat etme ve teslim olma şeklinde kabul etmek şirk ve küfürdür. Ayrıca bu olay, yeryüzünde işlenen en iğrenç bozgunculuktur.Yalnız ve yalnız Allah'a kulluk yapmağa davet etmek, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Beşer olsun, taş olsun... Bu davet, nebi, resul veya başka biri olsun, bazısının bazısını "rabb" edinmemesi davetidir. Tümü de Allah Teâlâ'nın kullarıdırlar, Allah Teâlâ onları kendi dinini tebliğ etmeleri için görevlendirmiştir; ulûhiyyetine ve rubûbiyyetine ortak olmaları için değil… Allah Teâlâ, kimlerin müslüman olduğunu açık seçik belirtiyor...

Yalnız ve yalnız Allah'a ibadet eden, kulluk davranışlarını sadece O'na takdim eden ve birbirlerini Allah'tan başka rabler edinmeyenlerdir ancak, "müslüman" ismini hak edenler. Bu özellikleri, onları diğer milletlerden, hayat metodlarını beşeri metodlardan ayıran en belirgin özelliktir. Bu özellikler ya gerçekleşir ve bu durumda onlar müslüman olurlar ya da gerçekleşmez ve bu durumda da bütün müslümanlık iddialarına rağmen müslüman olamazlar. İslam, "kula kulluk" tan, mutlak surette kurtuluştur. Bütün sistemler arasında yalnızca İslam nizamı bu kurtuluşu gerçekleştirir. Bütün yeryüzü menşeli düzenlerde insanlar birbirlerini Allah'tan başka rabler edinirler. Bu durum, demokrasiden diktatörlüğe kadar bütün beşeri düzenler için geçerlidir. Çünkü rubûbiyyetin başta gelen özelliği, insanların ibadetlerini hak etmesidir. Bu hak, sosyal yaşamda hayat düzeni ve metodunu, şeriat ve kanun, değer yargıları ve ölçüler koymak şeklinde belirir. Yeryüzü menşeli bütün sistemlerde bu hakkı, insanlardan bazıları kendileri için iddia ederler. Bu sistemdeki işlerin dönüş mercii Allah Teâlâ değil, insanlardan bazısıdır. Bu insanlar, geri kalanlar için yasalar, değer yargıları, ölçüler ve hayat metodu koyarlar, onlar da bu durumu kabullenerek onları Allah Teâlâ'dan başka rabbler edinirler.

Her ne kadar, onlar için secde ve rükuda bulunmasalar bile yaptıkları iş, yalnız ve yalnız Allah Teâlâ için olması gereken kulluktan başka bir şey değildir. Yalnızca İslam düzeninde insanlar bu alçaltıcı durumdan kurtulurlar. Diğer insanlarla beraber düşüncelerini, hayat metodlarını ve nizamlarını, şeriat ve kanunlarını, değer ve ölçülerini sırf Allah'tan almak suretiyle hürriyetlerini elde ederler. Bu noktada bütün insanlar eşittir. Hepsi bir efendiden emir alarak sadece Allah'a boyun eğerek birbirlerini rabler edinme zilletinden kurtulurlar. Sadece Allah'a kul olmak suretiyle, bütün şekilleriyle kula kulluktan gerçek anlamda kurtulmuş oluyorlar. Bu nokta, bütün şekilleriyle cahiliye ile İslam arasındaki yol ayırımıdır.

Şüphesiz din, Allah Teâlâ'nın insanların hayatı için koyduğu bir nizam ve hayatlarını doğrultusunda sürdürecekleri bir metottur. Yalnız ve yalnız Allah Teâlâ, böyle bir metodu koyma hakkına sahiptir. Aynı zamanda din, sadece kendisine itaat edilen, tâbi olunan, yalnızca kendisine başvurulan ve sadece kendisine teslim olunan Rabbanî önderliğe itaat etmek ve tâbi olmaktır. Müslüman toplumun, kendine özgü inancı, düşüncesi olduğu gibi, kendine özgü bir önderlik kurumu da vardır. Bu önderlik, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in şahsında ve onun Rabbinden aldığı şeriat ve metotta somutlaşmıştır. Müslüman toplumun, bu Rabbani önderliğe uyması onların "müslüman toplum" ismini almalarını sağlar. Bundan başkasına tâbi olmaları durumunda, hiçbir şekilde ve hiç bir durumda müslüman olmazlar.

Bu uyma, Allah ve Resulüne başvurmak, her işi Allah'a döndürmek ve O'nun Resulü'nün hükmünü kabul ve teslimiyetle beraber hoşnutlukla uygulamak şeklinde olmalıdır. Böylece dinin anlamı ve kapsamı belirlenmiş, imanın sınırı çizilmiş, İslamın ve müslümanın toplum nizamı ve hayat metodunun şartları belirlenmiş olur. Böylece iman, düşünce ve sembollerden ibaret olmaktan, İslam da bazı kelime ve davranışlar, namaz gibi ferdi kulluk davranışlarından ibaret olmaktan kurtulmuş olur.

İslam bunları da kapsamakla beraber, hükmeden bir düzen, uyulan bir metod, itaat edilen bir önderlik; belli bir sisteme, metoda ve önderliğe dayanan bir düzendir. Bunlar olmadan İs-lamın, kendisi olmayacağı gibi İslam toplumu da olamaz. Toplumda gerekli bütün sosyal düzenlemeler, bu hakikatin yerleşmesinden sonra, kulluğun gereği olarak, Allah Teâlâ'nın belirlediği, dinin anlamından, imanın kapsamından, İslamın şartlarından kaynaklanır. Çünkü söz konusu olan sadece sosyal düzen ve şeriat değildir. Aynı zamanda, iman etmenin Allah Teâlâ'nın ulûhiyyetini kabul etmenin ve ulûhiyyeti ona özgü kılmanın ve belirlediği Rabbani önderliğe başvurmanın gereğidir. Bundan sonra yasama ve düzenlemelerin tümü bu temel ve değişmez kaynağa dayandırılır.

Bu mesele, hüküm, şeriat ve hükme başvurma meselesidir. Dolayısıyla ûluhiyet, tevhid ve iman meselesidir. Bu mesele özünde şu soruya verilecek cevabı da taşımaktadır: Hüküm, şeri-at ve hükme başvurma, semavi dinlerin birbiri ardınca getirdikleri, Rasullerin kendilerinden sonrakilerin uyması için çizdikleri hidayetin üzerinde Allah'ın şeriatine, O'nun misakına ve O'nun insanlarla yaptığı fıtri ahde göre mi olacak? Yoksa değişken arzulara, Allah'ın şeriatından bir temele dayanmayan düzenlemelere veya bir ırkın ya da ırkların geleneğine göre mi olacak? Diğer bir ifadeyle, yeryüzünde ve insanların hayatında, ulûhiyyet, rububiyyet ve otorite, Allah Teâlâ'nın mı olacak? Yoksa izin vermediği halde bunların tümü ya da biri, O'nun kullarından birinin mi olacak?

Allah'tan başka ibadete layık ilah yoktur. O biricik ilah olmasından ve kullarının yegane Rabb'i olmasından dolayı şeriatının yeryüzüne hükmetmesi gerekir. Peygamberlerin hükmet-tiği ve onlardan sonrakilerin hükmedecekleri yegane yasa budur. Allah Teâlâ, bu konuda tavizin, gevşekliğin az da olsa sapmanın söz konusu olamayacağını bildiriyor. Çünkü o, bir ırkın üzerinde ittifak ettikleri bir gelenek ya da az çok Allah Teâlâ'nın izin vermediği şeylerde birleşen bir kabilenin geleneği değildir.

Allah Teâlâ meselenin; İman ve küfür, İslam ve cahiliye, Şeriat ve heva arasındaki bir mesele olduğunu bildiriyor. Orta yol yok, uzlaşma yok, İki tarafın arasında barış yok... Mü'minler, bir harfini gizlemeden ve hiçbir şeyini değiştirmeden Allah Teâlâ'nın indirdikleri ile hükmedenlerdir. Kafirler, zalimler ve fasıklar da, Allah Tealâ'nın indirdikleriyle hükmetmeyenlerdir.

Yönetenler ya Allah Teâlâ'nın şeriatına göre hükmedecekler ve bu durumda iman üzere olacaklar, ya da başka şeriatlarla hükmedecekler ki bu da kafir, zalim ve fasık olmaları demektir.

Yönetilenler işlerinde; ya yönetenlerden Allah Teâlâ'nın hükmünü kabul edecekler ve mü'min sıfatını hak edecekler, ya da başka hükümler kabul edip iman dairesinden çıkacaklar.

Bu iki yol arasında bir orta yol yoktur. Bu konuda hiç bir delil, hiç bir özür ileri sürülemez. Bunda bir iyilik beklenemez, insanların Rabbi olan Allah Teâlâ, insanların iyiliğine olanı bildiği için şeriatını onların iyiliğini gerçekleştirecek şekilde indirmiştir. O'nun hükmünden daha güzel bir hüküm veya şeriat söz konusu değildir. Aynı şekilde, O'nun kullarından hiç kimse: ‘Ben Allah'ın şeriatını terk ediyorum. Çünkü ben, insanların çıkarını Allah'tan daha iyi biliyorum’ iddiasında bulunamaz. Böyle bir söz veya davranış insanı iman dairesinden çıkarır. İman etmek, bunun yanında Allah Teâlâ'nın şeriatiyle hükmetmemek veya ondan hoşnut olmamak bir arada olamaz.

Hayatlarında Allah Teâlâ'nın şeriatıyla hükmetmeyenler ya da hükmolunduğunda ondan razı olmayanların kendileri ya da başkaları için kullandıkları iman sıfatı boş bir sözden başka bir şey değildir. Yalan bir iddiadır. Ve şu kesin nas onların yalanlarını yüzlerine çarpmaktadır.

"Onlar mü'min değildirler" (Nur, 47)

Konu sadece Allah Teâlâ'nın indirdikleriyle hükmetmeyen yönetenlerle ilgili değildir. Ayet-i kerimenin işaretiyle yönetilenler de müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen böyle bir durumda iman dairesinden çıkarlar.

"Hayır, Rabbin'e andolsun ki, aralarında geçen meselelerde senin hükmüne başvurmadıkça sonra da verdiğin hükme içlerinde bir şüphe olmaksızın tam bir teslimiyetle razı olmadıkça iman etmiş olmazlar." (Nisa, 65)

Bu ayetin muhatabı, yönetenlerle beraber, yönetilenlerdir de… Allah'ın ve Resulü'nün verdiği hükme razı olmayan ve O'ndan yüz çevirenler iman dairesinden çıkmışlardır. Bu mesele, akidenin meselesi olduğu gibi dinin de meselesidir. Ortak koştukları ilahlar, müşriklere, hayatlarını mahvetmek ve gerçek dinlerini bulandırmak için yasalarını ve törelerini onlara süslü gösteriyorlar. Çünkü dini bulandırmakla hayatı mahvetmek aynı anlama gelir. Ya Allahın şeriatı hakim olur ki o, apaçık bir dindir ve dolayısıyla hayat, sağlıklı bir şekilde yürür. Ya da başka şeriatler hakim olur ki, bu da bulanık bir dindir ve neticede hayat, çeşitli yok olma tehditleri altında anormal bir tarzda sürüp gider.

İslam'ın ilahi bir metod olması, Allah Teâlâ'nın ulûhiyyetini yeryüzüne yerleştirmek için gelmesi, kulluğun yalnızca O'na yapılması gerektiğini bildirmesi ve bu hakikatin insan topluluklarının sosyal hayatına yansımasıyla, "kullara kulluk" tan kurtulup, "kulların Rabbi'ne kulluk" makamına yükselmesi ve böylece O'nun şeriatinden başka bir şeriatin egemen olmaması, diğer bir tabirle ulûhiyyeti bütün özellikleriyle Allah Teâlâ'ya vermesi; bunun kaçınılmaz sonucu olarak, ferdlerin vicdanlarına ve akıllarına hitap edebilmesi için engel teşkil eden bütün sultaları/güçleri, otoriteleri ortadan kaldırmağa çalışması onun en tabiî hakkıdır.

Evet bu özellikleri olan bir İslam ile, sadece kendisine yönelen saldırıları defetmeye çalışan yerel bir düzen, belli bir coğrafyaya tutunmaya çalışan bir İslam arasındaki mesafe uçurum gibi korkunç bir mesafedir. Allah Teâlâ'nın Rab oluşunun genel anlamda ilan edilmesi ve insanların topluca kurtulması için insanları kullara kulluktan çekip kurtarmak ve yalnızca Allah'a kul olmalarını sağlamak İslam'ın en belirgin özelliğidir. İslam nizamı egemen olmadıkça, sadece düşüncede ve birtakım bireysel davranışlarla Allah'a kulluk gerçekleşemez. Yalnızca İslam nizamındadır ki, Allah Teâlâ tek başına, kullar için kanunlar koyar. Bu kanun yöneten ve yönetilenler, siyah ve beyaz, uzak ve yakın, fakir ve zengin herkes için sadece aynıdır... Tümü de o kanun önünde eşittirler...

Fakat diğer sistemlere gelince; Orada insanlar kullara kulluk etmektedirler. Çünkü hayatları için gerekli yasaları kullardan alırlar. Halbuki bu, ilah olmanın başta gelen özelliğidir. Her kim kendisinde insanlar için kanun koyma yetkisini görürse, ağzıyla söylese de söylemese de "ilahlık iddiası"nda bulunmuş demektir. Her kim de bu iddia sahibinin bu hakka sahip olduğunu itiraf ederse ağzıyla söylese de söylemese de ona ulûhiyyet (ilahlık) atfetmiş olur.

Yeryüzü, Allah Teâlâ'nın şeriatının dışındaki sistemler ve kanunlarla düzelemez. Çünkü, şeriat ve kanunların uygulanması vicdanlara hükmedecek takva gibi bir denetim unsurunu gerektirir... Fakat kalblerde gizli olanı bilen Allah Tealâ'dan gelen şeriatın egemen olması durumunda fert, kanuna karşı gelmenin Allah Teâlâ'nın emrine isyan ve iradesine karşı gelmek olduğunu bilir. Çünkü o, Allah Teâlâ'nın, niyetini ve amelinin ne olduğunu bildiğini idrak eder. Ayakları dolaşır, vücudu titrer ve takva duygusu vicdanını sarar.

Allah Teâlâ, kullarını en iyi bilendir, onların fıtratından psikolojik ve sinirsel oluşumlarından en iyi haberdar olan O'dur. Çünkü onları yaratan O'dur. Kalplerinde kendi ölçü, etki ve korkusunun yer etmesi için şeriatını, kanununu, nizamını ve metodunu kendisi koymuştur.

Allah Teâlâ biliyor ki, kalplerin kendisinden korktuğu ve umutla bağlandığı bu kaynaktan doğmayan hiç bir sistem, kalpleri itaate zorlayamayacaktır. Zorla, zulümle ve terörle insanları itaate zorlasalar bile, maddi denetim unsurlarının gevşemesi anında insanlar kalplere nüfuz edemeyen bu haksız sultalara başkaldırmaktan, karşı gelmekten geri durmayacaklardır.

 

SEYYİD KUTUB


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 65
Toplam 81296
En Çok 670
Ortalama 222