İLÂHÎ KANUNUN İDARECİ VE HÜKÜMET MEMURLARI İÇİN TAYİN ETTİĞİ HUSUSİ VAZİFELER - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

02-12-2019

İLÂHÎ KANUNUN İDARECİ VE HÜKÜMET MEMURLARI İÇİN TAYİN ETTİĞİ HUSUSİ VAZİFELER - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

 

Bir topluluğun ve netice itibariyle fertlerin hayat ve bekalarını muhafaza, hallerinin selamet ve saadetini temin, iş ve muamelelerini tanzim için kurmuş bulundukları hükümette ammenin velâyet ve vekâletini kabul ve üzerine alan idareci ve hükümet memurlarına “Kanun-i İlâhî” aşağıdaki mühim vazifeleri tayin edip en iyi bir şekilde yerine getirilmesini emrediyor.

İslâm âlimlerinin ileri gelenlerinden Ebu’l Hasen Muhammed es-Suhreverdi el-Bağdadi Hazretleri “Tahriru’l-Ahkâm fi Tedbir-i Ehl-il İslâm” adlı kıymetli kitabında diyor ki: İlâhî Kanun ve Şeriat halkın işlerini yürütmeyi üzerine alan idarecilere yüklediği vazifeler ondur:   

1) Ammenin velayetini kabul etmeleri sebebiyle idarecilerin tebaaya karşı yerine getirilmesini borç edinmiş olduğu vazifelerden birincisi her hususta adaleti yerine getirmektir. Adaletin mahiyetinden, cinslerinden, sıfatından, fazilet ve faydalarından ve zıddı olan zulmün mahiyetinden, çeşitlerinden ve çirkinliklerinden biraz bahsedelim.

Adalet: Akli ve şer’i kanunlar nazarında ve işin kendisinde hakikati ve doğruluğu açık olan itikat, söz, fiil ve hareketleri lâyıkı şekilde açıklamak, yerine getirmek ve yapmak, demektir.

Ulemanın ileri gelenlerinden bazıları adaleti “Orta noktadır” diye tarif etmişlerdir. O halde adalet, bir dairenin merkez noktası yerindedir. Dolayısıyla ifrat yönüyle merkezden tecavüz, tuğyan ve zulüm olduğu gibi bazı yönlerden sapma da haksızlık ve zulümdür.

Adalet iki kısımdır: Biri mutlak adalet, diğeri de mukayyet adalettir.

Mutlak adalet: Akl-ı selim sahipleri nazarında daima güzel kabul olunan ve hiçbir zamanda ve hiçbir şey hakkında tebdil ve tağyire maruz olmayan ve aslen haksızlık ile nitelendirilmeyen durum ve hareketlerdir. İhsanda bulunana ihsanda bulunmak, eza ve cefayı kaldırandan eza ve cefayı kaldırmak gibi…

Mukayyet adalet: Adalet olduğu ancak şeriat ile bilinen şeylerdir. Kısas, dinden çıkanın malını almak ve bir askerin muharebe meydanında düşmanları öldürmesi, benzeri kötülüğe kötülükle mukabele gibi…

Zulüm: Adaletten sapmak demektir.

Şu halde zulüm; merkez nokta durumunda bulunan hakkı terk etmekten ibarettir ki, merkezden uzaklaştıkça şiddet ve savleti ziyadeleşir ve o nispette de zalimin azap ve cezaya hak kazanması çoğalmış olur.

Zulüm üç kısımdır: Biri Allah Tealâ’ya karşı icra olunur: Küfür, şirk, nifak, isyan gibi. İkincisi halka karşı icra edilir: Halkın canlarına, ırzlarına, mallarına ve sair haklarına tecavüz gibi. Üçüncüsü, kendi şahsına karşı yapılır: Bir şahıs nefsi arzularına (şehvetine) kapılarak dünya ve ahirette nefsi için zararlı hal ve hareketlerde bulunması gibi…

Kudreti yettiği derecede adaleti yerleştirmeye çalışmak ve gayret etmek her şahıs üzerine farzdır. Dolayısıyla adaleti terk zulümdür. En yüksek derecesi küfürdür. İslâm ulemasının büyüklerinden İmamı Fahreddin-i Râzi Hazretleri “Tefsir-i Kebir” adlı büyük kitabında diyor ki:

“Başkalarının zimmetinde bulunan hukuku sahiplerine vermek, kendi zimmetlerinde bulunan kul haklarını hak sahiplerine vermek ve her durumlarında tebaaya karşı adaleti yerine getirip zulümden kaçınmak idareciler üzerine farzdır. Çünkü Nahl suresinin 90. ayetinde şöyle buyuruluyor: “Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder. Hayasızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasak eder.” Bu ayetle Cenab-ı Hak, kullarına bütün güzel ahlak ile emrettiği gibi çirkin ve zem edilmiş huylardan da men ve yasaklıyor.”

Nisâ suresinin 58. ayeti olan “İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emr ediyor” ayet-i kerimesi ile de idareciler üzerine adaletle hükmetmenin farz olduğu açıklanıyor.

Hûd suresinin 113. ayetinde şöyle buyruluyor: “Zalimlere yönelmeyiniz. Yoksa cehennem ateşi size de dokunur.” Bu ayetle de bütün insanlar için zulümden ve zalimlere sevgi beslemekten bile kaçınılması lazım geldiği açıklanmaktadır. Müfessirler diyorlar ki, zalimlere temayül edenlerin cezası cehennem ateşi olur ise artık kim bilir zalimlerin kendileri ne derece şiddetli cezalara uğrayacaklardır.

Adaletin fazileti, zulmün fenalığı hakkında pek çok hadis-i şerif rivayet olunmuştur:

“Bir kimse iki düşman arasında bir mesele hakkında hükmedip hükmünde zulmederse o lanetlenmiştir. Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun.”

“Cenab-ı Hak halkın işlerine bir kimseyi vali kılıp da o kimse halkı hakkında merhamet ve şefkat göstermeyip onlara zulüm ve hıyanet ederse Cenab-ı Hak o kimse için Cennete girmeyi haram kılar.”

“Bir kimse Müslümanlardan bir topluluğun işlerine idareci tayin olunup da kendi çoluk çocuğu, dost ve yakınlarını himaye ettiği gibi onları muhafaza edip korumazsa o kimse cehennem ateşinden, cehennemde oturacağı yeri hazırlamış olur.”

“Benden sonra, yakın zamanda bir takım emirler gelir ki yalan söylerler, zulmederler, her kim onların yalanlarını tasdik eder ve yapmış oldukları zulüm üzerine onlara yardımda bulunursa o benim ümmetimden değildir. Ben de onun peygamberi değilim. Hem o adam kıyamet gününde benim havzıma gelemez. Zira melekler onun gibi kimseleri havz’dan kovarlar.”

“Bir kimse zalimin zulmüne devam etmesine ve ömrünün uzun olmasına dua ederse onun yeryüzünde Cenab-ı Hakka isyan etmesine razı olmuş demektir. Zulme rıza ise, o da zulümdür.”

İşte bu arz olunan hadis-i şerifler, İslâm Dini nazarında zulmün son derece kötülenmiş ve ret edilmiş, zalimin şeriat dili ile lanetlenmiş olduğuna delalet ettikleri gibi, üçüncü hadis-i şerif, idarecilerin kendisi ile, çoluk çocuğu ile sair insanları memleket işlerinde eşit tutmasının vacip olduğunu, dördüncü hadis-i şerif, zalimlerin yaldızlı yalanlarını tasdik ve zulümde onlara iane ve yardım etmenin şeriat nazarında gayet çirkin ve haram olduğunu, beşinci hadis-i şerif de zalimin ömrünün uzun olması arzusu ile dua etmenin asla caiz olmayıp haram olduğuna delalet etmektedir.

Bir hadis-i şerifte de “Zalimi yapmakta olduğu zulümden alıkoyunuz” buyrulmuştur. Dolayısıyla zikrolunan hadislerin iktiza ettiği duruma göre zulmü ortadan kaldırmak için şeriat bütün mükelleflere iki mühim vazife yüklemiştir.

Biri, gerek hareket, gerek söz ve gerek mal olarak zalimin zulmüne yardım etmemeli ve onlara kuvvet verecek hiçbir harekette bulunmamalı. Çünkü zulmü yerine getirmek zulüm olduğu gibi zalimlere yardım ve hatta onlara meyl ve muhabbet de zulümdür, haramdır ve büyük günahtır.

Diğeri, münkeri nehyin derecelerinden herkes kendi hissesine düşen miktar ile gerek bir şahsın, gerek bir kabilenin, gerek bir kavmin, gerek bir cemaatin, gerek bir cemiyetin ve partinin ve gerekse bir hükümetin yapmakta olduğu bir zulmü ortadan kaldırmaya ve yasaklamaya çalışmalıdır. Çünkü zulüm gerçekte en çirkin bir iş olmakla beraber maddi ve manevi zararları hem zalimin kendisine hem de bütün halka raci yasaklanmış bir iş olduğundan onun ortadan kaldırılmasına çalışmak ve gayret etmek her şahıs üzerine akli ve şer’i bakımdan vacip ve lazımdır. İnsanların teşkil etmiş oldukları hükümetin şekli gerek mutlakıyet, gerek meşrutiyet ve gerekse cumhuriyet olsun halk zalimlerin zulmüne boyun eğmeyip onu yasaklayıp yok edecek bir seviyeye gelmedikçe ve öyle bir istidat ortaya çıkmadıkça kat’i olarak zalimlerin zulmünden kurtulmak mümkün değildir.

“Bir gün adaletle hükmetmek, nafile olarak yetmiş sene ibadet etmekten hayırlıdır” ve “Halkın Cenab-ı Hakka en sevgili ve en yakını adaletle hükmeden sultandır, en sevimsiz ve en uzağı da zalim sultandır” hadis-i şerifleri ile de şeriat nazarında adaletin son derece güzel, maddi ve manevi faydası çok büyük olduğu açıklanmaktadır.

 

Adaletin Maddi Faydaları:

Adaletin maddi faydalarına gelince, deriz ki: Bir mülkün kurtuluşu, bir beldenin imarı, bir milletin saadete ulaşması, bir devletin intizamı, beka ve terakkisi ancak adaletle mümkündür. Adalet, Cenab-ı Hakk'ın kulları arasında doğru bir terazidir ki âlemin nizamı onunla tartılır. Adalet bir fazilettir ki, duyan her nefsi –zalim bile olsa- tatlandırır. Adalet bir hakikattir ki sahibi, Müslüman olmasa bile, akıl ve şeriat yönünden methedilir. Çünkü İslâm ulemasından Ali eş-Şirazî Hazretleri “Tuhfetü’l-Mülûk” adlı kitabında diyor ki: “Melik, Müslim ve gayrimüslim olup bunlardan her biri” adil veya zalim olmak üzere dört kısımdır. Adil gerek Müslim gerek gayrimüslim olsun şeriat ve akıl yönünden methedilmiştir. Çünkü Peygamber Efendimiz Hazretleri “Adil melik zamanında doğdum” sözü ile Nuşirevan’ı “Adil Melik” ismi ile anmıştır. Zalim gerek Müslim ve gerekse gayrimüslim olsun şeriat, akıl, adet ve örf yönünden bütün milletin nazarında kötü ve alçaktır.”

Adalet, bir cevherdir ki semavat ve arz onunla kaimdir. Çünkü Peygamber Efendimiz Hazretleri; “Semavat ve arz adaletle kaim oldu” buyurmuşlardır.

İmam Fahreddin-i Razi Hazretleri buyuruyorlar ki: "Bu hadisin manası şöyledir: “Unsurların miktarları birbirine eşit olmayıp da bazısı diğer bazısından fazla veya noksan bulunsaydı galip mağlubu istila ederek tabiatların hepsi galibin hatasına ve günahına dönüşüp âlemde bu mükemmel nizam bulunmaz ve ammenin işleri muattal olurdu.”

Dolayısıyla adalet, dünyanın temeli ve bu nizamın esası demektir.

Adalet olmadıkça hiçbir mamuriyet, çalışıp kazanmakta hiçbir bereket ve hiçbir fazlalık bulunmaz. Adaletsiz hiçbir padişah şevket ve safvet sahibi olamaz. Çünkü âlimler şöyle demişlerdir:

Bir mülkün bekası ve kurtuluşu devletle; devlet, muntazam asker ve muktedir idarecilerle, insanlar mal ile, mal memleketin imarı ile, memleketin imarı halkın çalışma ve gayreti ile, halkın çalışma ve gayreti de adalet ile kaimdir. Dolayısıyla adalet mülk ve devletin de esas ve temeli demektir.

Adalet, mülk ve devletin esası olmasının sebep ve hikmeti şudur: Bir memlekette köylünün çalışıp kazanmakta gayretlerinin derecesi o memlekette zulüm ve sıkıntının miktarına göredir. Eğer zulüm had safhaya varıp bütün halka şamil ise herkes mallarından, canlarından, ırz ve namuslarından emin olamayacakları cihetle çalışıp kazanmaktan ümitleri kesilip geçimlerini temin için başka memleketlere gitmeye mecbur olurlar. Bu şekilde o memlekette geçim düzeni bozulmuş olur.

Ve eğer zulüm ve sıkıntı verme bazı kimseler hakkında tatbik olunmakta ise, halk, haksızlığa uğrama korkusu ve adaletten ümit bekleme arasında tereddüt içinde bulunduklarından çalışıp kazanmaya olanca güçleri ile sarılamayacakları durumu itibariyle o memlekette iş ve kazanç durumu pek ileri gitmez.

Fakat bir memlekette umum halk hakkında eşitçe adalet ve insafa riayet olunursa halk canlarından, mallarından, ırz ve namuslarından emin, kazanç ve gelirlerinden harcayabileceklerine kani olduklarından var güçleri ile çalışıp kazanmaya, olgunlaşmaya, yükselme ve ilerlemeye var güçleri ile çabalarlar.

Bu şekilde hem halk kuvvet ve servet sahibi olur, memleket imar edilmiş olur ve hem de hükümet kuvvet ve şevketini, mülk ve devlet saadet ve bekasını temin etmiş olur. Dolayısıyla adalet mülk ve devletin esasıdır.

Mülk ve devletin selameti, insanların dünyevi ve uhrevi saadeti ancak adalete bağlı bulunduğundan adaletin kaynağı olan “Kanun-i İlâhi Kitabullah” te’kit yoluyla adaletle hükmetmeyi emrediyor.

İşte bu İlâhî emirlere bağlı olarak on birinci hicri senesinden kırk birinci senesine kadar olan İslâmiyet’in ilk devrinde, ilk olarak Cenab-ı Peygamber Efendimiz adalet ve doğruluğun hakiki kaide ve usulü olan bir İslâm Hükümeti kurup bütün Arap kabilelerini İslâm’ın etrafında toplamaya çalışıp gayret sarf etti. İkinci olarak Hz. Ebu Bekir'in, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali Efendilerimiz de Allah’ın kitabı ve Peygamberin sünnetine tamamıyla bağlanıp boyun eğmek, insaf ve adalete son derece ciddiyetle sarılmak, zulüm ve haksızlıktan son derece yüz çevirip cimriliğe varan şahsi menfaatleri, sakat kinleri asla hatırlarından geçirmeyerek Müslümanları İslâm üzere bir araya getirmeye olanca kuvvetleri ile gayret sarf ettiler. Ve Allah’ın yardımı ile az bir zaman içinde bu ulvi gayelerine ulaştılar. 

İşte İslâmiyet’in adalet, doğruluk ve hürriyet devri bu devirdir. İşte zühd ve tekvâ, İslâmiyet ve hilâfetin hakiki ve kemal devri bu devirdir. İşte İslâm hükümeti için örnek alınacak devir bu yüce devirdir.

Bu yüce devirde Hulefa-i Raşidin’in yerine getirdikleri adaletten bir misal olmak üzere biraz bahsedelim:

Hz. Ebu Bekir (radıyallâhu anhu) irtihalleri yaklaştığı zaman malik olduğu bir yerin satılarak kıymeti ile Müslümanların hazinesinden aldığı paranın ödenmesini vasiyet etmiştir. İşte bu mesele Hz. Ebu Bekir Sıddık (radıyallâhu anhu)’nun zulümden ve kul hakkından son derece kaçındığı ve adalet ve insafa da son derece riayet ettiğini göstermektedir.

Hz. Ömer el-Faruk (radıyallâhu anhu)’nun züht ve adalete taalluk eden ve rivayet olunan olayları çok meşhurdur. Hz. Ömer Hazretleri, Hz. Peygamber Efendimizle Hz. Ebu Bekir’in kurmuş oldukları zühd ve takvâ, adalet ve insaf yolunu gayet geniş bir ölçüde açmış, İslâm hükümetini takvâ, adalet ve doğruluğun en kuvvetli esasları üzerine takrir ve tespit etmiştir. Buna en kuvvetli delil de şudur: Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında yapılan fetihler sebebiyle Medine-i Münevvere’deki Beytü’l-Mal (Devlet Hazinesi)’ne her taraftan mal ve para oluklardan yağmur boşanırcasına akmakla beraber sair Sahabilere kıyasen kendine tahsis olunan maaştan başka hiçbir şey almadığı gibi, hatır ve hayalinden bile geçirmemiştir.

İslâm ulemasının büyüklerinden İmamı Gazali Hazretleri “İhyau’l-Ulûm” adlı kitabında şöyle buyuruyor: Hz. Faruk bir gün Müslümanların hazinesinden, hak sahiplerine maaş verirken küçük kızı hazineye girip bir dirhem para alır. Sonra çıkıp gider. Hz. Ömer doğrulup kızın peşinden koşar. Süratli koşmasından hırkası omuzundan düşer. Kızcağız ağlaya ağlaya annesinin evine girip elindeki parayı ağzına atar. Hz. Ömer yetişerek kızın ağzına parmağını sokup parayı çıkarır ve getirip devlet hazinesine Beytü’l-Mal’e bırakır. Ve der ki:

“Ey insanlar! Biliniz ki Müslümanların hazinesinden uzak ve yakın Müslümanlara verilen paradan başka Ömer ve sülalesinin fazla hiçbir hakkı yoktur.”

İşte gerçek adalet. İşte eşitliğin en üstünü böyle olur.

İslâm ulemasından İbn-i Teymiyye “Siyaset-i Şer’iyye”sinde şöyle diyor: “Bir kimse Hz. Ömer’e demiş ki: Ey Müslümanların Halifesi! Müslümanların hazinesinden biraz fazla para alıp da kendinin, çoluk çocuğunun ve ailenin nafakasını genişletsen daha uygun olmaz mı?”

Hz. Ömer bun şöyle cevap verir:

“Benim ile tebaaın benzeri ne gibidir, bilir misin? Bir kavim, mesela beş on arkadaş ticaret etmek üzere başka bir diyara gitseler. Onlardan bazıları mal kazanıp içlerinden birine teslim ve onu mallarını muhafazaya memur etseler, onların izni olmadıkça o kimsenin o maldan bir şey alması uygun ve helal olur mu? İşte benim ile tebaamın benzeri o kavim, Müslümanların hazinesi de o mal gibidir ki halkın izni olmadıkça hazineden bir damla bile almam helal olmaz.”

Bu meseleden Hulefa-i Raşidin devrinde milletin hükümet üzerinde hâkimiyet ve murakabe hakkı bulunduğu açık olarak anlaşılmaktadır. Çünkü son derece güç ve kuvvet sahibi bir hükümdar milletin müsaadesi olmadıkça Müslümanların devlet hazinesinden bir damla bile alamayacağını söylerse bu artık milli hâkimiyet değil de ya nedir?

Hz. Ömer Hazretleri kendi maaşından fazla bir paraya muhtaç olduğu zaman o parayı Beytü’l-Mal mütevellesinden borçlanmak suretiyle alırdı. Sonra aylıklarından keserdi.

Hz. Ömer yaralanıp da ecelinin yaklaştığını hissedince oğluna şöyle buyurmuştur: “Beytü’l Mal’dan elli bin dirhem borç aldım. Çocuklarım mallarından ödesin. Bu yeterli olmazsa arta kalanı Hattab ailesi ödesin.”

Kûfe Şehri Hz. Ömer zamanında inşa olundu. Sa’d bin Ebi Vakkas oraya vali tayin olundu. Sa’d, Kûfe’de kendilerine mahsus mükemmel bir saray inşa ettirdi. Medayin’de bulunan Kisra’nın sarayının kapısını getirterek kendi sarayına taktırdı. Bu mesele Hz. Ömer’e ulaşınca son derece hiddetlendi. Hemen bir mektup yazıp Muhammed bin Cerir bin Müseyleme'ye verdi. Ve buyurdu ki: “Ya İbni Müseyleme! Süratli Kûfe’ye git. Bu mektubu Sa’d’a vermezden önce inşa ettiği saraydaki Kisra’nın sarayının kapısını sök, ateşte yak. Sonra bu mektubu Sa’d’a ver.” Muhammed bin Müseyleme halifenin emri ile Kûfe’ye gitti. Vazifelendirildiği üzere önce kapıyı söküp ateşte yaktı. Sonra mektubu Sa’d’a verdi. Mektubun metni şu idi:

“Eş Sa’d! İşittiğime göre bir saray bina ettirip Kisra sarayının kapısını kendi sarayına taktırmışsın. Bundan maksadın kapıcılar, perdeciler ortaya koyup da ihtiyaç sahiplerinin şikâyetlerini sana arz ederken zorluklarla karşılaşsınlar, mihnet ve meşakkat çeksinler değil mi? Yoksa Kisra’nın meslek ve yolunu mu tuttun? Kisra’ya, İran Padişahına sarayı vefa etmeyip yerle bir oldu. Bundan ibret almadın mı? İşte ibret için sana bir kimse gönderdim. Senden asla korkusu yoktur. Yapmış olduğun sarayın kapısını yaktıktan sonra bu mektubu eline verecektir. İmdi sana iki ev yeter. Biri Müslümanların mallarını muhafaza için Beytü’l-Mal, diğeri de kendin için oturulacak bir ev.”

İslâm ulemasından İbni Huzeyme Hazretleri “Sıretü’l-Ömereyn” adlı kitabında şöyle diyor: “Hz. Ömer halka karşı söylediği bir hutbesinde şöyle buyurmuştur:

“Ey insanlar! Biliniz ki Cenab-ı Hakka yemin ederim ki ben memurları sizleri dövmek, mallarınızı almak, ırz ve namusunuza tecavüz etmek için göndermiyorum. Ancak din ve dünyanızı size öğretmek, saadete sebep olan adaleti yerine getirmek için gönderiyorum. Eğer bundan başka bir yolsuz harekette bulunan olursa bana bildiriniz. Çünkü nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki öyle kimselere kısas yapacağım.”

Hz. Ömer el-Faruk Hazretleri’nin yukarıda arz olunan hutbesinden ve Sa’d’a gönderdiği mektuptan anlaşılıyor ki, o zamanlar halk ile hükümet memurları arasında tam bir eşitliğe hakkıyla riayet olunmuş. İslâm hükümeti Peygamberin Halifesi tarafından halka tam bir hürriyet verilip hükümet memurlarının zulüm, haddi aşma ve işkencede bulunmaları ve hatta ihtiyaç sahiplerinin meselelerini arz ederken de zorluklara uğratmaları bile şiddetli bir şekilde yasaklanmış, memurların tecavüzleri halifeye ihbar olunarak herkesin haklarını istemek konusunda serbest bırakıldığı ilan olunmuştu. Şu halde Hulefâ-i Raşidin devrinde hükümet memurlarının taarruzlarından, zulüm ve işkencelerinden halkın hukuku mahfuz ve masûn olmuş demektir. Hz. Ömer’in “Fırat Nehri kenarında bir kuzu veya bir oğlağın kaybolmasından dolayı ahiret azabına uğramış olacağımdan korkuyorum.” sözleri bu büyük halifenin zulümden son derece kaçındığını ve halkın halife tarafından zerre kadar zulüm görmediklerini açık bir şekilde açıklamaktadır.

Hz. Osman ve Hz. Ali de adalet ve doğrulukta çok ileri gitmişlerdi. Hz. Ali’nin Mısır Valisi Malik bin el-Haris’e yazdıkları Ahidnâme kendilerinin adalet ve doğruluk üzere ahkâmı yerine getirdiğine en kuvvetli bir delildir. 

Ahidnâme’nin konumuza giren kısımlarını buraya alalım:

Hz. Ali şöyle buyurmuşlardır:

“… Hakka ve halka karşı nefsinden ve yakınlarından daha insaflı ol. Eğer böyle yapmazsan zulmetmiş olursun. Allah’ın kullarına zulmedene Allah düşman olur. Düşmanı Allah olanın delili bâtıl olur. Zulmünden tövbe edinceye kadar İlâhî husumet üzerinden kalkmaz. Zulüm üzere bulunmak kadar Allah’ın nimetini değiştiren, gazabını çabuklaştıran bir şey yoktur. Sence üzerinde en fazla durulacak hareket, hakta en mu’tedili, adalette en genişi, halkın rızasına düşecek en uygunu olsun. Şikâyetçi ve müracaatları dinlemek için bir zaman ayır. Bunlara meclisini aç. Ve kendilerine alçak gönüllü görün. Kapıcı, nöbetçi, hademe gibi adamlarının bunlar üzerinde bir tesiri olmasın ki huzurunda korkusuz ve dilleri dolaşmaksızın söz söyleyebilsinler. Çok defa Resûl-i Ekrem’den işittim. Buyurdular ki: “Zayıfın dili dolaşmayarak hakkı kuvvetliden alınamayan bir kavim selâmete nail olamaz.” Bir valinin bir takım yakınları vardır ki tebaaya güçlük ve zorluk çıkarmak gibi şeylerde bulunurlar. Halkın işlerini günü gününe çıkarmak lazımdır. İdaren altındakilerin bu yüzden canlarının sıkılmasına ehemmiyet verme. Her günün işini o gün bitir. Zira her günün kendine mahsus işleri vardır. Uzak ve yakın tebaa hakkında hakkı gözet. Bu hususta son derece sabırlı ve basiretli ol. Akraba ve sana bağlı kimseler bile gelse sonunun çok iyi olduğunu unutma. Bir işinin zulme varacak şekilde olduğunu halkın sanırsa hemen o hareketinde mazeretini açıkla ve izah et. Bu şekilde kendini adalete alıştırırsın. Maksadın hâsıl olur, halkının da fikirlerini düzeltmiş olursun."

Hazreti İmam’ın bu mühim sözlerinden pek çok hükümler çıkarılabilir. İlk olarak zulmetme ve büyüklük taslamanın neticesi helâk, işlerin yöneticileri tarafından yakınlarına haksızlık ve zorbalık gibi şeyleri yapmasına izin verilen hükümetin akıbeti izmihlâl olacağı; ikinci olarak devlet işlerinde iş ve zaman taksimi kaidesine riayet etmek ve hükümetin efkâr-ı umumiyeye uygun harekette bulunmasının gerekli bulunduğu; üçüncü olarak, halkından söz ve fikir hürriyeti, hareket serbestisi bulunmayan hükümetin terakki edemeyeceği; dördüncü olarak, yapmış oldukları bir iş hakkında idarecilerin millete izahat vermeleri şer’i vazifelerinden bulunduğu ve daha bu gibi pek çok ahkâma işaret buyrulmakta olduğu anlaşılmaktadır.

“Benden sona hilâfet otuz sene devam edecektir. Sonra hilâfet -ısırgan köpek gibi halka eza ve cefa eden- zalim meliklere intikal eder.” hadisi ile haber verildiğine göre Hz. Peygamberin irtihalinden otuz sene sonraya kadar hilâfet ve rivâvet, adalet ve istikamet, züht ve tekvâ üzere tam olarak devam etmiş ve Hulefâ-i Raşidin’in sonu olan İmam-ı Ali Hazretlerinin irtihali ile noksansız hilâfet son bulmuş ve nihayete ermiştir. Bundan sonra İlâhî Kanunun emrettiği, Hz. Peygamber Efendimizin kurduğu, Hulefâ-i Raşidin’in icra ettiği adalet, istikamet, züht ve tekvâ, hürriyet ve müsavat esaslarına dayandırılan noksansız Peygamber Vekilliği’nin usul ve tavrı değişti. Zikrolunan usul yavaş yavaş nefsin arzularının kabrine gömülmeye başladı. İslâm Hükümetinin mizacı bozuldu. Orta yoldan sapmakla tahakküm ve zorbalık şeklini tuttu. Yüce İslâm Dini ve Hilâfeti bir takım zalimlerin yolsuzluklarına alet edildi. Hemen Yezid devrinden itibaren zulüm ve zorbalık, haksızlık ve istibdat bütün şiddetiyle halkın canlarına, mallarına, ırzlarına, dinlerine saldırdı. O zamandan bu zamana kadar halk sultanların, başkanların, hükümet memurlarının zulüm ve istibdat, haksızlık ve hıyanet ve işkencelerinden hemen hemen kurtulamamış demektir.

Evet, Emevi halifelerinden Ömer bin Abdülaziz gibi müstesna bazı büyük zatlar adalet ve istikamet, züht ve takvâ yoluna girerek var kuvvetleriyle adaleti tatbik ve zulmü ortadan kaldırmaya gayret etmişlerdir. Ömer bin Abdülaziz Hazretleri hilâfet makamına geçtiği zaman sahabenin büyüklerinden Hasan-i Basri Hazretlerinden Adil İmam’ın sıfatlarını sormuş o da aşağıdaki mealde bir mektup yollamıştır:

“Ey Müminlerin Emiri! Cenab-ı Hak adil imamı; her eğriyi doğrultucu, her fasidi ıslah edici, her zayıfın yardımcısı, her mazlumun dayanağı, her şaşkının sığınağı kılmıştır. Adil imam gayet maharetli ve önde gelen bir çoban gibidir ki sürüsünü en güzel otlağa sevk edip her türlü tehlikeden muhafaza, kurttan ve kuştan koruyan, bütün eziyet ve sıkıntılardan beri kılan kimsedir. Adil imam, şefkatli bir babadır ki evladının küçüklüğünde yardımcı, büyüklüğünde öğretmenidir. Hayatında çalışıp kazandığı malları onlar için biriktirir.”

“Adil imam, merhametli bir anne gibidir ki evladının rahatı ile mesrur, hastalık ve şikâyeti ile kederli olur. Adil imam, insan vücudundaki kalp gibidir ki rahatlığı ile vücut rahat, bozukluğu ile vücut hasta olur. 

“Ey Müminlerin Emiri! Cenab-ı Hakkın sana ihsan ettiği ve ödünç olarak verdiği mülkte, efendisi malını ve ailesini muhafaza ve korumak hususunda emniyet ve itimat edip de mallarını yok eden, çoluk çocuğunu tefrikaya düşüren köle gibi olmayasın.”

“Ey Müminlerin Emiri! Halkın yasaklardan ve fuhşiyattan uzak tutulması için Cenab-ı Hak ahirette elim bir azap ve cehennem, dünyada cezaları yerine getirmekle emrediyor. Ya bunları yerine getirmeye vazifeli kılınmış olan idareciler haddi aşar ve yasakları çiğnerlerse ümmetin hali ne olur? Cenab-ı Hak halkın hayatını muhafaza için kısası yerine getirmeyi emrediyor. Ya bunu yerine getirmeye memur olan idareciler katil olurlarsa milletin hali nice olur?”

Ömer İbni Abdülaziz Hasan-ı Basri’nin bu hikmetli nasihatlerini işlerinin başı kabul ederek o şekilde hal ve hareketlerde bulunurdu.

Emevilerden Ömer bin Abdülaziz gibi bazı kimseler de Allah’ın kitabı ve Peygamberin sünneti’ne bağlanıp Hulefa-i Raşidin’in yolu üzere hareket etmişlerse de bunların halefleri Allah’ın kitabı ve Peygamberin sünneti’ni arkalarına atmış ve Hulefâ-i Raşidin’in dosdoğru yolundan yüz çevirip İslâm Dini ve peygamberlik hilâfetini nefsani arzularını tatmin uğrunda alet edinmişlerdir. Zulüm ve istibdat, fısk ve sefahat ve fuhşiyatları çoğalıp herkes sıkıntılı ve huzursuz olacak dereceye gelince hemen bütün tebaa hilâfeti onlardan alıp tahttan indirmeye ve Abbasioğulları’nı Hilâfet Makamına geçirerek Emevilerden intikam almıştır.

Abbasi halifelerine gelince h. 318 (m. 930) senesine kadar olan Abbasi hükümetlerinde, yükselme devrinde bir dereceye kadar adalet ve doğruluk, züht ve tekvâ, hürriyet ve eşitlik usulleri ve Hulefâ-i Raşidin’in takip ettikleri yollar üzerine hareket olunmuş ve işte bu yüzden bu devirde İslâm Hükümeti’nin servet ve şevketi en yüksek derecesini bulmuştu.

Abbasi Devletinin ilk halifelerinin adalet ve takvâlarını gösterecek deliller pek çoktur.

Mansur, oğlu Mehdi'ye şöyle demiştir: “Ey Oğlum! Takvâ ve iyilikten uzak bir saltanat ileri gitmez. Halk da padişahlarına itaat etmezlerse felah bulamazlar. Memleketin imar durumu adaletin herkese eşitçe tatbiki ile kaimdir.”

Mehdi; valiler, kadılar ve kendi akrabaları hakkında şikâyette bulunan ahaliyi kendisi bizzat dinler ve karar vererek adaleti yerine getirirdi.

Harun Reşid’in adaletine dair olan menkıbeler sayılamayacak kadar çoktur. Bu zatın huzurunda bir haksızlığın neticesi anlatılsa hassasiyetinden ağlardı. Buna bir misal gösterelim:

Bir gün Harun Reşid, Ebu’l-Itahiyye adlı meşhur şairi hapishaneye atarak şairin hapishanede diyeceğini kendisine haber vermek üzere bir memur tayin etmişti. Ebu’l-Itahiyye hapishanede büyük bir üzüntü ile vakit geçirirken odasının duvarlarına “Gerçekten zulüm alçaktır. Fenalık yapan her zaman zalim sayılır. Hepimiz Allah’ın huzuruna gideceğiz. Hepimizin orada adil hâkimi Allah’tır.” manasında iki beyit yazmıştır. Bu iki beyit Reşid’e haber verilince hüngür hüngür ağlamış ve Ebu’l-Itahiyye’yi tahliye etmiş ve kendisi de helalleşmiştir. Fazla olarak ona bin dinar da yardımda bulunmuştur.

Ebu’l-Itahiyye, Harun Reşid ile bundan daha değişik bir olayla karşılaşmıştır. Bir ziyafette Harun Reşid, parlak ve nefis bir sofra tertip ve bunun nitelendirilmesini Ebu’l-Itahiyye’den istemişti. Şair, Halifenin o zevk ve safa halini nitelemek yerine, aksine şu manada birkaç beyit söylemiştir:  “İstediğin kadar sıhhat ve afiyetle, zevk ve saadetle en rahat köşklerde yaşa. Her şey sana boyun eğsin, her arzun sana tabi’ olsun. Fakat ne zaman ki ecel pençesi göğsüne saplanıp da o helâk edici duruma düşersin, işte o zaman dünyanın seni ne kadar aldattığını anlayacaksın.” Halife bu beyitleri işitir işitmez ağlamaya başlar. Veziri Fazl bin Yahyâ, Ebu’l-Itahiyye’ye “Halife, ferahlatıcı şeyler söyleyesin diye seni çağırdı. Sen aksine onu üzdün.” diyerek azarlamak istemişse de Harun Reşid engel olmuş ve “Bu adamı azarlamaya hakkımız yok. Gözümüzün önünde bir perde çekilmiş, (bunu) görüp de bizi bu gaflette bırakmak istemedi.” diye Ebu’l-Itahiyye’nin ikazlarını memnuniyetle kabul etmiştir.

Harun Reşid bir gün Şakiki Belhî’yi görüp “Bana vasiyet ve nasihat ediniz.” demesi üzerine Belhî Hazretleri şöyle demiştir. “İlk önce üzerine vacip ve lâzım olan adalettir. Zira kıyamet gününde her şeyden evvel sorulacak ve istenecek olan adalettir. Ey Müminlerin Emiri! Cenabı Hak seni Hz. Ebu Bekir’in makamına getirdi. Senden doğruluk ister. Hz. Ömer’in makamına getirdi. Hakkı batıldan ayırmanı ister. Hz. Osman’ın makamına oturttu. Halka hilimde bulunmasını ister. Hz. Ali’nin makamına geçirdi, adalet ister, adaletle iş görmeni ister. Artık sen kendine bak!”

Bir memleketin hükümdarları bu derecede adil, bu ölçüde merhametli olurlarsa o memlekette onların sayesinde asayiş nasıl yürürlükte olmaz. Himayeleri altında ilim ve maarif nasıl ilerlemez. Ziraat, ticaret, nasıl çoğalıp bereket bulmaz. Her taraftan onların etrafında toplanan halk kendilerine nasıl fedakârca hizmet etmez. İşte bu padişahlar mülk ve adaletin esası ve Hulefâ-i Raşidin’in yolu bulunan adalet ve doğruluğa son derece itina ve ihtimam ettiklerinden mülkleri imar edilmiş, hükümetlerinin satvet ve şevketi en yüksek tabakalara ulaşmıştır. İşte bu devrede İslâm’ın serveti, sair zamanlardaki İslâm devletlerinden hiç birinin ulaşamadığı bolluğa erişmişti.

Yalnız h. 218 (m. 930) senesine tesadüf eden Mu’tasım’ın hilâfetinden itibaren İlâhî Kanunu ve Peygamber’in sünnetini arkalarına atarak, adalet ve insaf yolundan saparak, keyif ve arzularına uyarak olanca varlıkları ile zulüm ve istibdada, yalan ve aşırı gitmeye çalıştılar. Aralarında fitne, fesat, tefrika, zorbalık meydana geldi. İşte bu yüzden o koca hükümet kuvvet ve kudretini kaybetti. Nihayet çirkin işleri neticesi olarak mülk ve devletlerinin temeli harap, saltanatları münkariz olarak saltanatın taç ve tahtı Türk ve İranlıların eline geçti. Bundan sonra Tatarlar, Selçuklular ve sair İslâm hükümdarları da İlâhî kanuna uymayıp ve Hulefâ-i Raşidin’in yoluna girmeyip kendi nefsi arzularını rehber sayarak zulüm ve istibdat, haksızlık ve hıyanette bulunmaları ve sefahata düşmeleri yüzünden az bir zaman içinde onlar da yok olup gitmişlerdir. Bundan sonra hilâfet Osmanoğulları’na intikal edince onlardan bazıları mümkün mertebe İlâhî Kanuna, Hulefâ-i Raşidin’in yolundan giderek yükselmiş ve ilerlemişlerdir. Bir kısmı da bu sağlam yoldan hakkı ile istifade edemediklerinden mülk ve hükümetleri gerilemiştir. 

 

İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 330
Toplam 150479
En Çok 855
Ortalama 253