İLÂHÎ KANUNUN HALK İÇİN TAYİN ETTİĞİ HUSUSİ VAZİFELER - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

05-12-2019

İLÂHÎ KANUNUN HALK İÇİN TAYİN ETTİĞİ HUSUSİ VAZİFELER - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

 

Tebaa ve halkın hayatlarını korumaları, ırz ve namuslarını muhafazaları, mal ve haklarının zalimlerin taarruzlarından kurtarılması, vatanlarının düşmanların tecavüzlerinden tahlisi, din ve mezheplerini serbest olarak yerine getirmeleri, ilim, maarif, sanayi, ticaret ve ziraatla ilerlemeleri ve her türlü saadet ve salahları hükümetin ve idarecilerin yukarıda arz olunan meşru vazifelerini ifa etmeleri ile teminat altına alınmış olur.

Hâlbuki idareciler ve hükümetin zikrolunan vazifeleri lâyıkı şekilde yerine getirebilmeleri ancak tebaanın hükümete karşı aşağıdaki vazifelerini yerine getirmeleri ile mümkün olabilir. İşte bunun içindir ki İlâhî Kanun tebaaya pek mühim vazifeler yükleyip en güzel şekilde yerine getirilmesini emrediyor.

İslâm ulemasının ileri gelenlerinden Ebu’l-Hasen Muhammed bin es-Suhreverd el-Bağdadi Hazretleri “Tahriru’l-Ahkâm Tedbiri Ehl’il-İslâm” adlı kitabında diyor ki: “İlâhî Kanun ve şeriatın hükümete karşı tebaa ve halka yüklediği vazifeler ondur.”

 

Tebaanın Vazifeleri

1- Hükümetin tabiiyetini kabul etmekle tebaanın hükümete kaşı üzerine aldığı vazifelerden birincisi, günah olmayan işlerde idareci ve hükümete itaat ve boyun eğmektir.

Halkın halife ve hükümete itaatleri şer’an vaciptir. Çünkü Cenab-ı Hak Nisâ suresinin 57. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:

“Ey Müminler! Allaha, resulüne ve sizden hak ve adalet üzere olan halife, emir ve kadılara itaat ediniz.”

Hz. Peygamber Efendimiz de buyurmuşlardır ki:

“Ey Müminler! Cenab-ı Haktan korkup emirlerinize itaat ve boyun eğmekle size vasiyet ve emrediyorum. Emir ve valiniz Habeşi bir köle bile olsa, ona itaat etmek üzerinize vaciptir.”

Gerek bu ayet ve gerekse bu hadis ile şeriat halife ve hükümetin ma’siyet olmayan her emrine itaat ve boyun eğmeyi tebaa üzerine vacip kılarak halk ile hükümet arasında bağ ve birlik tesis etmiş oluyor.

“Allaha isyan edip de mahlûka itaat ve boyun eğmek asla caiz değildir.” Hadis-i şerifi ile:

“Ey İnsanlar! Sizin hayırlınız olmadığım halde üzerinize halife ve imam tayin olundum Eğer iyi muamelede bulunur ve güzel hizmet edersem bana yardım ediniz. Ve eğer kötülük ve zulümde bulunursam beni irşat ederek doğrultunuz. Doğruluk emanettir, yalan hıyanettir. İçinizdeki zayıflar ve fakirlerin hakkını alıp vermedikçe onlar benim nazarımda kuvvetlidirler. En kuvvetlileriniz de onlardan mazlumun hakkını almadıkça benim yanımda zayıftırlar.”

“Ben Allah’a, Resûlü’ne, itaat ettikçe siz de bana itaat ediniz. Ve Allah’a ve Rusûlü’ne isyan ettiğim zaman bana itaat etmek üzerinize lâzım değildir. Şu halde siz de bana itaat etmeyiniz.”

Hz. Ebu Bekir’in halife tayin olunduğu zaman halka karşı söylediği bu hutbesi ve bir de İmamı Ebu Yusuf’un “Kitabu’l-Harac” adlı eserinde zikrolunduğu üzere bir gün Hz. Ömer’e bir kimse gelip tekrar tekrar dedi ki:

“Ya Ömer, Allah’tan kork! Ya Ömer Allah’tan kork!”

Orada bulunanlardan biri:

“Sus, Müminlerin Emirine çok söyledin!” demesi üzerine Hz. Ömer de buyurmuştur ki:

“Sen o adamı bırak söylesin. Eğer onlar, yani tebaa bu sözü bize söylemezse onlarda hayır yoktur. Ve eğer biz de, yani idareci ve hükümet ileri gelenleri de o sözü kabul etmez ve kulak vermezsek bizde de hayır yoktur.”

Hz. Ömer’in işte bu yüce sözleri, tebaa ve halkın halife ve hükümet memurlarının, amirlerinin şeriata muhalif, ma’siyet ve zulüm olan emirlerine inkıyat ve itaat etmeleri asla caiz olmayıp kat’i olarak haram olduğuna delalet ettikleri gibi halifelerin halkın ve milletin işlerinde bir hata ve kusuru veya zulüm ve hıyaneti vuku bulursa derhal tebaanın onları ihtar, irşat, men ve muaheze etmek üzere şer’an hak ve selahiyetleri olduğunu da gayet açık bir şekilde göstermektedir. 

İşte milli hakimiyet!..

 

Millet Hâkimiyeti

Bu konuda milli hâkimiyete dair pek mühim şer’i kaideler varsa da şimdilik buraya almaktan vazgeçiyoruz. İşte mebuslar meclisinin şer’i vazifeleri bunlar demektir.

İslâm ulemasından “Tarikatı Muhammediye”nin şerh edicisi Hadimî Hazretleri diyor ki: “İmam ve halife, ümmetin maslahatı ve milletin menfaati için mübah olan bir şey ile emrederlerse, bu konudaki bütün emirler, halifeye boyun eğip taat etmek bütün halk üzerine vacip olur.”

Mesela Beyazıt’tan Fatih’e kadar yol yapılması halife tarafından emr olunsa, gerek eşraf, gerekse halktan biri olsun, gerek büyük ve gerek küçük olsun, herhangi bir kimseye emretmişse o kimsenin bu emre uyması şer’an vaciptir. İmtisal etmediği takdirde günahkâr ve suçlu olur. Fakat halifenin mübah olan bir şeyden nehy etmesiyle o şey nehy edilmiş olmaz. Çünkü Cenab-ı Hak Tahrim sûresinin birinci ayetinde mealen şöyle buyuruyor: “Ey Nebi! Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?” Bu ayetin tefsirinde, büyük müfessirlerden Ebu’l Berekât Abdullah en-Nesefi Hazretleri “Medariku’t-Tenzil ve Hakaiku’t Te’vil” adlı yüce tefsirinde diyor ki: “Cenab-ı Hakkın helâl ve mübah kıldığı bir şeyi hiçbir kimse haram kılamaz.” Dolayısıyla mesela Allah tarafından meşru’, helal ve mübah kılınmış olan taaddüt-i zevce, halife tarafından yasaklanmasıyla, asla yasaklanmış olmaz.

Yukarıda arz olunan şer’i burhan ve delillerden anlaşılıyor ki şeriat: idarecilere ve bilhassa halifeye şer’i kanun ve cezalar dairesinde gayet geniş bir hak ve selahiyet vermiştir ki o daire içinde hareketlerinden milletin onları men’e asla hakkı yoktur.

Fakat şer’i kanun ve hadlerden, çok az bir şekilde olsa bile, biraz sapar, dışına çıktıkları görülürse hemen ilk önce ihtar ve irşat, ikinci olarak men’ ve muaheze, üçüncü olarak mes’ul ve mahkûm kılmak üzere şeriat tarafından millete son derece geniş ölçüde bir hak ve selahiyet verilmiştir. 

İşte bu şekilde şeriat, hükümetin ve millet arasında kuvvet dengeleri koyarak hükümetin milletin hukukuna, milletin hükümetin hukukuna tecavüzünü kaldırmış ve yasaklamış oluyor.

2- Tebaanın vazifelerinden ikincisi, hükümetin masraflarını temin ve milletin yapılması gereken hizmetlerinin yapılabilmesini kolaylaştırmak için öşür, haraç gibi meşru’ olan vergi ve rusûmu tayin edilmiş olan vakitlerinde ödemek ve halkın işlerinin ıslahına medâr olmak üzere ihtiyaç zamanında hükümete maddi yardımda bulunmaktır. Hükümetin, milletin işlerine ve memleketin intizamına bakabilmesi ve meşru’ vazifelerini ifa edebilmesi için tebaa ve halk husule gelen mesailerinden bir miktarcığını hükümete vermesini şeriat emrediyor.   

Şu halde meşru’ olan vergi ve rusûmu vermemek veya vacip olan miktardan tenkiste bulunmak şer’i bakımdan haramdır. Bunu irtikâp eden asi ve günahkârdır.

Halkın verdiği vergi ve rusûmun hükümet memurları tarafından suistimallere uğratılıp uğratılmadığını, vaz’ olunduğu yere sarf olunup olunmadığını kontrol ve iç yüzünü araştırmak hakkını şeriat halka vermiştir.

Buna Hz. Ebu Bekir-i Sıddık ile diğer Sahabiler arasında cereyan etmiş olan bir vaka delalet etmektedir.

İslâm ulemasının büyüklerinden İmamı Gazali Hazretleri “İhyau’l-Ulûm” adlı kitabında diyor ki: “Hz. Ebu Bekir halife seçildiği günün ertesi sabahı eline bir arşın ve koltuğu altında bir top bez alıp çarşıya çıktı.”

“Malını satmak için bağırmaya başladı. Sahabiler, Halife Hazretlerinin bu halinden memnun olmadıkları için dediler ki: “Hz. Peygamberin hilâfet makamına tayin olunduğun halde nasıl oluyor da bezzazlık ile uğraşıyorsun?” Hz. Sıddık buyurdular ki: “Beni çoluk çocuğumun nafakasını çalışıp kazanmaktan alıkoymayınız. Zira kendi çoluk çocuğumun hukukuna riayet edememek yüzünden onları helak edecek olursam, tebaamdan başkalarının hukukuna asla riayet etmemekle onların helakine çalışacağım en önce lazım gelir.” Bunun üzerine Sahabiler, Hz. Halifeye çoluk çocuğuna yetecek miktarda, Müslümanların hazinesinden biraz para tahsis ettiler. Bundan sonra Halife Hazretleri ticaretten vaz geçip bütün zamanlarında halkın işleri ile uğraşmıştır.”

İşte bu vakadan milletin izni olmaksızın halife ve idareciler kendileri ve çoluk çocukları için Beytü’l-Mal’den bir akçe bile almaya selahiyetli olmadıkları anlaşılmaktadır. Zira Hz. Ebu Bekir-i Sıddık Hazretleri Sahabilerin izni olmaksızın Müslümanların hazinesinden hiçbir şey almadığı gibi müsaadeden sonra da Sahabilerin tahsis ettikleri miktardan fazla bir şeyi almamışlardır.

Dolayısıyla, bu vakadan gerek maliye cihetinden ve gerekse sair cihetlerden milletin hükümet üzerinde hâkimiyet ve murakabe hakkı olduğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

3- Tebaanın üçüncü vazifesi, hükümete bedenen hizmet etmek, yani askeri hizmette bulunmaktır.

Gerek Müslüman, gerekse gayrimüslim olsun, bütün tebaadan asker almak şer’i bakımdan caizdir. Çünkü İslâm ulemasından Ebu’-Hasen Muhammed es Suhreverdi el-Bağdadi Hazretleri “Tahriru’l Ahkâm” adlı eserinde diyor ki: “Üç şart tahakkuk ederse gayrimüslimlerle cihatta yardım isteme caizdir:

1- Tebaadan gayrimüslim olanların Müslümanlar hakkında iyi niyetleri olduğu bilinmeli.

2- Müslümanlar hakkında hıyanette bulunmayacakları hakkında emniyet hâsıl olmalı.

3- İslâm askerlerinden gayrimüslim olanlar düşman ile ittifak ettikleri takdirde Müslüman olanların onları yok edip öldürebilecek derecede kuvvet ve kudretleri bulunmalı.”

“Damad” ve “Düreru’l-Muhtar” eserlerinde deniyor ki; ihtiyaç bulunduğu zaman gayrimüslimlerle cihatta yardımlaşma caizdir. Çünkü Peygamber Efendimiz Hazretleri “Yahudilerle vuku’ bulan bir muharebede bir gayrimüslimle yardımlaşmada bulundu. Ve ona ganimet mallarından hisse dahi verdi.” İşte Hz. peygamber Efendimizin bu hareketi gayrimüslimlerle yardımlaşmanın caiz olduğuna delalet etmektedir.

Fakat “Bedir” Muharebesine çıkıldığı zaman müşriklerden biri İslâm askerlerine iltihak etmek istemesi üzerine Cenab-ı Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “Geri dön! Zira ben müşrikle asla yardımlaşmam.”

İmamı Müslim Hazretlerinin rivayet ettiği bu hadisle, İslâm fukahasından bazıları gayrimüslimlerle muharebede yardımlaşmanın caiz olmamasına kani olmuşlarsa da Hanefi fukahasından İbnü’l Abidin Hazretleri diyor ki:

“İmamı Müslim’in rivayet ettiği hadiste Peygamber Efendimizin “Ben müşrikten yardım istemem.” sözü eğer Hz. peygamberin yardım isteyip istememek arasında seçim yapmasına delalet ediyorsa bu hadisle evvelki fi’li hadis arasında muhalefet yoktur. Ve eğer o adamın müşrik olmasından dolayı Hz. Peygamberin Huneyn Muharebesinde müşriklerden Safvan bin Ümeyye ile yardımlaşması, İmamı Müslimin rivayet ettiği hadis-i şerifi nesh etmiş olur.” 

Hâsılı Bedir Muharebesindeki Hz. Peygamberin sözü, Huneyn Muharebesindeki Hz. Peygamberin fi’li ile mensuhtur.

4- Halkın (tebaanın) dördüncü vazifesi, doğru olan işlerde, hükümete mali, bedeni, fikri ve kalemi ile yardım etmesidir. Çünkü bu şekilde dine ve vatana, bütün halka yardım edilmiş, zalimlerin yapacakları haksızlıklar ortadan kaldırılmış olur ki bu da hayırlı işlerin en büyüklerindendir.

Hâlbuki hayırlı işlerde yardım ve hizmette bulunmakla hepimiz memur ve mükellefiz. Çünkü Maide sûresinin üçüncü ayetinde mealen şöyle buyurulmuştur: “İyilik ve tekvâ üzere yardımlaşınız.” Bir de “İnsanların hayırlısı, onlara hizmet edendir.” hadis-i şerifi ile amel edilmiş olur ki bu da şariat nazarında en büyük ibadetlerdendir.

5- Halkın beşinci vazifesi, hükümete karşı kılıç ve silahla karşı çıkmamak ve hükümet aleyhine isyanlarından korkulan fitne ve fesat sahipleri ve bir takım zararlı ve kıskanç kimselerin kötülüğünden, din düşmanlarının suikastlarından idarecileri korumaktır.

6- Altıncı vazifeleri, umum tebaanın ve bilhassa hükümetten nefret edenlerin kalbini hükümet lehine meyl ettirerek, hepsinin sevgi ve dostluğunu kazanmaya çalışmalıdır. Çünkü bu şekilde milletin hizmetleri ve memleketin asayişi intizama girmiş ve bu sayede arzu edilen gayeye ulaşılmış olur.

7- Yedinci vazifeleri, hükümet memurlarının yolsuzluklarından, zulüm ve hıyanetlerinden, kendileri üstünde bulunan yöneticilerden haberdar etmektir.

Çünkü bu şekilde halk üzerinden memurların zulmü ortadan kaldırılarak hakkaniyet ve adalet üzere hareketleri temin edilmiş olur. İdareciler ise halkın bu konudaki haberlerini kabul ve kulak vermeye şer’an mecburdurlar. Kulak asmadıkları takdirde memurlarının zulmüne iştirak edip Cenab-ı Hakka, Resûlullah'a ve halka karşı hıyanette bulunmuş ve haksızlık yapmış olurlar.

Hz. Ömer (radıyallâhu anhu) buyurmuşlardır ki: “İdareciler ve hükümet memurlarının zulüm ve hıyanet, hata ve kusurlarını söylemeyen halkta hayır olmadığı gibi onların sözlerini dinlemeyen idarecilerde de hayır yoktur.”

8- Sekizinci vazifeleri, idareciler bir meselede gaflette bulundukları zaman ikaz, bir işte hata veya günah işledikleri zaman hak ve adalet yoluna yöneltmelidirler. Çünkü günahtan, isyandan, zulümden men’ etmekle hem idarecilere müşfik davranılmış ve hem de milletin din, vatan, ırz ve namusu muhafaza edilmiş olur.

9- Dokuzuncu vazifeleri, Hükümetin, idarecilerin, milletin büyük işlerini omuzlarına aldıklarından haklarının ve kıymetlerinin pek büyük olduğu bilinip onlara karşı gerekli hürmette bulunmak ve muvaffakiyetlerine dua etmektir.

10- Onuncu vazifeleri, idarecilere açık ve gizli nasihatte bulunmaktır. Çünkü Cenab-ı Peygamber Efendimiz Hazretleri bir hadislerinde “Din, Allah’a, kitabına, resulüne, Müslümanların idarecilerine, din ulemasına ve bütün Müslümanlara nasihattir, nasihattir, nasihattir.”

İslâm ulemasının büyüklerinden “Buhari”nin şarihi allâme Aynî merhum diyor ki: Cenab-ı Hakka nasihat; Allah’ın varlığına, kemal sıfatları ile muttasıf olup bütün noksanlardan münezzeh bulunduğuna, zat, sıfat, fiil ve mabutlukta tek olup asla ortak ve benzeri olmadığına iman etmek, temiz bir niyetle emirlerine boyun eğmek, yasaklarından kaçınmak ve her an milyarlarca lira değerinde olup içinde yüzdüğümüz sayısız nimetlerini itiraf edip karşılığında ibadet, taat ve sözü, hareketi ve kalbi ile şükretmek demektir ki gerçekte bu nasihat Allah’a değil de kulların kendisine aittir.

Kur’ân-ı Kerim’e nasihat: Allah’ın kelamı ve vahyi olduğuna, yaratılmışların sözünden hiçbir şey ona benzemeyeceğine, gerek tek başına ve gerekse toplu olarak olsunlar, yaratılmışların onun benzerini ve eşini asla yapamayacaklarına ve ihtiva ettiği bütün yüce manalarının ve bütün faydalı hükümlerinin hakikatine iman ettikten sonra da onu okumak ve her hususta ona hürmet ve ta’zimde bulunup bütün ahkâmı ile amel etmek ve içinde bulunan ilimleri yaymak demektir.

Resûl-i Ekrem’e nasihat: Risalet ve nübüvvetine ve peygamberlerin sonuncusu olup gönderilmesi umumi olduğuna ve Allah tarafından getirip haber verdiği şeylerin hepsine iman etmek ve emrettiği hükümleri gerekli şekilde yapmak ve yasakladığı şeylerin hepsinden uzak durup sünnetini yaşatmak, sözü, hareketi, kalbi, fikri ve malı ile İslâm Dini’nin, Hz. Muhammed’in sünnetinin yayılması konusunda çalışıp yardımda bulunmak. Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ahlâkı ile ahlaklanmak ve terbiyeli olmak ve Hz. Fahr-i Âlem’i kendi nefsinden, çoluk çocuğundan ve bütün insanlardan daha fazla sevmek. Ehl-i Beytine ve ashabına muhabbet ve sevgi beslemek demektir.

İdarecilere nasihat; Doğru işlerde itaat ve bu konuda onlara yardım etmek, gaflette bulunduklarında hatırlatma ve hatalı işler yaptıklarında doğru yola yöneltmek ve kurtuluşlarına dua etmek ve onlardan nefret edenlerin kalbini kazanmak ve aleyhlerine isyanı terk ve meşru’ olan vergi ve rüsûmu ifa ve cihatta sözü ile, hareketi ile, fikri ve malı ile onlara yardım etmek demektir.

Din ulemasına ve şeriatın tatbikatçılarına nasihat; rivayet ettikleri dini usûl ve kaideleri kabul, içtihat ve istinbat ettikleri şer’i ahkâmda onları taklit ve iktida ve onlara tazim ve ihtiram etmek demektir.

İslâm ulemasına ve bir rivayete göre de bütün Müslümanlara nasihat: Dünya ve ahirette saadetlerinin sebebi olan faydalı işlere yöneltmek, eza ve cefadan korumak, başkalarının yapacakları zararları ortadan kaldırmakla beraber saadetlerine sebep olacak faydalı işlerin elde edilmesine çalışmak, dini ve dünyevi işlerde faydalanabilecekleri ve kullanabilecekleri her şeyi öğretmek, söz, hareket, mal ve fikir yönünde onlara ve bilhassa ihtiyaç sahiplerine yardım etmek ve hepsine merhamet ve şefkatte bulunup kendisi için arzu ettiği hayırlı işleri onun için de arzu etmek, demektir.

 

İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESES


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 289
Toplam 201367
En Çok 1094
Ortalama 283