MEZHEPSİZLİK DİNSİZLİĞİN KÖPRÜSÜDÜR - MUHAMMED ZAHİD EL-KEVSERİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

26-08-2019

MEZHEPSİZLİK DİNSİZLİĞİN KÖPRÜSÜDÜR - MUHAMMED ZAHİD EL-KEVSERİ

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla...

 O’ndan yardım diliyoruz.

 

      Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Bol, güzel ve mübarek hamd,  rabbimizin sevip razı olduğu şekilde O'na olsun. Salat da O'nun kulu ve elçisi olan, peygamberlerin sonuncusu, muttakilerin imamı, müstakim din ve desteklenip korunan Şeriatla gönderilmiş, ümmetinden kıyamete kadar hak üzere olup yüzüstü bırakanların kendilerine hiçbir zarar veremeyeceği bir taife bulunan Muhammed’e olsun.

 

Günümüzde İmam Ahmed'in ya da meşhur diğer imamların mezheplerine mensup bazı kimselerin, çeşitli meselelerde mezheplerinin dışına çıkmalarını yadırgamamın birilerince yadsındığı ve böyle bir şey yapan kimsenin yadırganmaması gerektiği ve de bunu yapan kişinin, kendisine zahir olan hakka ya da başka bir müctehide tabi olan bir müctehid olabileceği dolayısıyla da yadırganmaması gerektiği yönünde  iddialar kulağıma geldi.

 

"Tevfik Allah'tandır, yardım istenen O'dur, tevekkül O'nadır, güç ve kuvvet ancak O'nunladır" diyerek şunu söylüyorum:

 

Hiç şüphesiz Allahu Teâlâ bu ümmetin dinini, başka hiçbir ümmetin dininde görülmemiş şekilde muhafaza etmiştir. Çünkü bu ümmetten sonra -daha önceki peygamberlerin dinlerinde görüldüğü üzere- dinde bozulan şeyleri yenileyecek bir peygamber gelmeyecektir. Oysa öncesinde her bir peygamberin dini bozulduğunda ardından başka bir peygamber gelip O'nun dinini yenilemiştir. Bu dinin korunmasını ise Allahu Teâlâ bizzat üstlenmiş, her çağda haddi aşanların tahriflerine, yalancıların uydurmalarına  ve cahillerin tevillerine karşı koyacak din taşıyıcıları var etmiştir.

 

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor: "Zikri şüphesiz biz indirdik ve onu koruyucular da biziz." (Hicr, 9) Allahu Teâlâ kitabını korumayı üstlenmiştir. Onun lafizlarına bir ekleme yapmayı ya da lafızlarından eksiltme yapmayı hiç kimse başaramamıştır.

 

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kendi döneminde ümmete kolaylık olsun diye; ezberlenip öğrenilebilmesi için Kur'an'ı çeşitli harfler üzere okumuştur. Zira aralarında genci yaşlısı, kızı erkeği, hiç kitap okumamış olanı da vardır. Ubey bin Ka'b'ın hadisinde ve daha başkasında geçtiğine göre ezberde kendilerine yedi harf üzere okutmak için ruhsat talep etti.

 

Sonra İslam geniş topraklara yayıldı. Müslümanlar birbirlerine uzak ülkelere dağıldılar. Onlardan her bir grup, Kur'an'ı kendilerine ulaşan harf üzere okuyordu. İşte o vakit Kur'an'ın harfleri üzerinde ihtilaf ettiler. (Hac) Mevsiminde ya da başka bir vakitte bir araya geldiklerinde de Kur’an hususunda çok ihtilafa düştüler.

 

Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı, Osman döneminde, bu ümmetin de daha önceki ümmetlerin kendi kitapları konusunda ihtilafa düştükleri gibi bölünmesi endişesiyle ümmetin tek harf üzerinde birleşmesi hususunda ittifak ettiler. Maslahatın bunu gerektirdiğinde karar kıldılar. Mushaflardan, bu harf üzere olanlar dışındakileri yaktılar. Bu, Müminlerin Emiri Osman radıyallâhu anh'ın yaptığı, Ali, Huzeyfe ve sahabenin önde gelenleri tarafından övülen güzelliklerden biridir.

 

Ömer, Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in döneminde bir ayet konusunda Hişam bin Hakim bin Hizam'ı çok sert bir şekilde yadırgamışken, Kur'an'daki (harfle ilgili) ihtilaf nedeniyle Ubey bin Ka'b, -kendisinden haber verdiği üzere şüpheye düşmüşken, bazıları sallallahu aleyhi ve sellem'in vahiy katipliğini yaptığı halde, iman kalplerinde kuvvetli olmadığı için bu harf meselesinden ötürü dinden dönüp de mürted olarak ölmüşken- tüm bunlar, Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in zamanında meydana gelmişken Kur'an'ın lafizlarındaki ihtilaf mevcut kalsaydı ümmet hakkında ne umulurdu acaba? Bu nedenle cumhuru'l ulema, Osman'ın Müslümanları üzerinde birleştirdiği bu harf dışında bir harfle okumayı terketmiştir. İçlerinden ancak bir grup buna ruhsat vermiştir. Ahmed ve Malik'ten -hem namazda hem de namaz dışında mı  yoksa sadece namazın dışında mı okunabileceği yönündeki ihtilafla  birlikte- bu yönde rivayet gelmiştir.

 

Her halukarda: Ümmet; eğer bir kişi İbn Mesud kıraati ya da üzerinde icma edilmiş bu Mushafa muhalif başka bir kıraatle okur, bu harfin Osman'ın, ümmeti üzerine toplamış olduğu; Zeyd Bin Sabit'in harfi olduğunu ya da kıraatinin Zeyd'in harfiyle okumaktan evla olduğunu iddia ederse bu kişinin zalim, haddi aşmış, cezayı hak eden biri olduğu hususunda ihtilaf etmemiştir. Bu, iki Müslümanın üzerinde ayrışmadığı bir meseledir.

 

İhtilaf konusu olan ise şu noktadır: İbn Mesud'un ya da başkasının harfiyle okur ancak İbn Mesud'un harfinin Osman radıyallahu anh'ın mushafina muhalif olduğunu itiraf ederse ne olur!

 

Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in sünnetine gelince; başlangıçta o da Kur'an'ın ezberlendiği gibi ezberleniyordu. Alimlerden bazıları Mushaf gibi onu da yazarken bazısı yazılmasını nehyediyordu. Şüphesiz insanlar ezber ve kaydetmede çok farklı düzeydedirler.

Sahabelerin çağından sonra bid'at ve sapıklık ortaya çıktı. Dine, dinden olmayan şeyler soktular. Kasıtlı olarak Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in üzerine iftira attılar. Allahu Teâlâ ise, sünnetin içine giren yalanları, asılsız şeyleri ve yanlışları ayırdeden topluluklar var etmiştir. Onlar ki bu konuyu (hadisleri, yalanları, uydurmaları vs.) en mükemmel şekilde ezberlemiş ve kaydını tutmuşlardır.

 

Alimler daha sonra bu alanda eserler de tasnif ettiler. Hadis ve ilimleri alanında telif edilmiş kitaplar yayıldı. Sahih hadis konusunda insanlar iki imam; Ebu Abdullah el-Buhari ve Ebu'l-Huseyin Müslim bin el-Haccac el-Kuşeyri'nin (Allah onlardan razı olsun) kitaplarına itimad eder oldular. Onların ikisinin kitaplarının ardından da özellikle Ebu Davud'un Sünen'i, Ebu İsa'nın Camii'i, En-Nesai'nin kitabı, ardından da diğer sünnet kitaplarını kaynak edinmişlerdir.

 

Sahih alanında iki şeyhin Sahihleri dışında başka sahihler de tasnif edilmiş ancak bunlar iki şeyhin Sahihleri'nin derecesine ulaşamamıştır. Bu nedenle alimlerden bazıları, Müstedrek adını verdiği kitabını bu ikisinin derecesinde göreni yadırgamışlardır. Hatta bazı hafizlar, bu kitapta iki şeyhin şartına uygun tek bir hadis dahi olmadığını savunmuşlardır. Başkaları ise bu iddiaya muhalefet ederek şöyle demişlerdir: "Onun içinde çok fazla sahih hadis bulunuyor."

İşin aslı: İçinde çok sayıda sahih hadis vardır; ancak bu hadisler iki şeyhin değil Ebu İsa'nın ve onun gibilerin şartına uygundur.

 

Aslında iki şeyhin terk ettiği (sahih) hadis sayısı çok azdır. Terk ettikleri bu hadisler de içinde gizli illet bulunan hadislerdir (yani içinde gizli illet bulunduğu için terk etmişlerdir); ancak illetleri onlar gibi bilip kontrol edebilen kişilerin azlığı ve uzak dönemlerde yaşamış olmalarından ötürü bu iki şeyhin kitaplarına itimad edilip güvenilir, başvurulur olmuştur. Bu ikisinin ardından da daha önce işaret edilen diğerlerine dayanılmıştır. Bunlardan sonra ise artık bu alanda uzman olduğu, konuya vakıflığı ve bilgileri ile meşhur kimseler dışında, ki onlar da çok azdır, sahih de zayıf da kabul edilmedi.

 

Kalan diğer insanlara gelince, onlar da işaret edilen kitaplara itimad edip bu kitaplara bağlı kalmakla yetiniyorlardı.

 

Hükümler,  helal ve haram meselelerine gelince; sahabelerin, tabiinin ve kendilerinden sonra gelenlerin bu meselelerin birçoğunda çok fazla ihtilaf ettikleri konusunda şüphe yoktur. Önceki çağlarda ilim ve dinle meşgul olan herkes, bu meselelerde kendisine hak görünen yönde fetva verirdi; ancak içlerinden cumhura muhalefet edenler de alimler tarafından yadsınırdı. İbn Abbas'ın (radıyallâhu anhu) çeşitli ve ayrıştığı meselelerde yadsındığı gibi.

 

İbn Abbas'a tabi olanlar, kendisinden de çok yadsınmıştır. Hatta İbn Cureyc, Basra'ya geldiğinde insanlar onun camiye girdiğini gördüklerinde ellerini kaldırıp; çeşitli meselelerde, İbn Abbas'ın ashabından alıp benimsediği  görüşlerin muhalif görüş olmasından ötürü ona beddua etmişlerdir. Hatta o, onların yanından daha ayrılmadan bu görüşlerin bazılarından dönmüştür.

 

O  vakit insanlarda din ve takva baskın idi ve böyle olmuştu. İçlerinden birinin ilimsizce konuşmasından, ehil olmadığı halde kendisini söz sahibi kılmasındansa böylesi onları rahatlatıyordu. Daha sonra din ve takva azaldı. Din hakkında konuşanlar ve kendilerini söz sahibi kılanlar arttı. Eğer sonraki dönemlerde de durum, baştaki hal üzere devam etse; yani herkes kendisine ne hak görünüyorsa o doğrultuda fetva verseydi şüphesiz dinde düzen bozulur; helal haram, haram  da helal olur, herkes istediğini söylerdi. Böylece bizim dinimize de, bizden önceki iki kitap ehlinin dinlerine olan olurdu. Ne var ki Allahu Subhanehu ve Teâlâ'nın hikmeti; sahip oldukları ilim ve dirayet, hüküm ve fetvalar konularında ilim mertebelerinden ulaşılması gaye olan noktaya ulaştıkları hususunda haklarında ittifak bulunan, görüş ve hadis ehlinden insanlara önder tayin edilmesiyle dinin düzenli şekilde yazılıp zaptedilmesini ve korunmasını gerektirmiştir.

 

Böylece insanlar fetvalar konusunda onlara itimad etmiş, hükümlerin bilinmesinde onlara başvurur olmuşlardır. Allah, bu imamların mezheplerini kayda döküp kaidelerini yazacak, hatta içlerinden her bir imamın mezhebini, usullerini, kaidelerini ve konularının  bölümlerini ayarlayıp düzenleyecek birilerini var etmiştir. Ta ki bu hükümlere başvurulsun ve helal-haram meselelerinde söz yerinde olsun.

 

Bu, Allah'ın mümin kullarına  bir lütfu ve bu dinin korunmasında güzel yardımlarından biridir. Eğer böyle olmasaydı insanlar, her bir ahmak, haddini aşmış küstah, kendi görüşünü beğenen, insanlara karşı cüretkâr, yerinde duramayan kimseden ne tuhaflıklar görürdü! Öyle ki böyle bir kimse kendisinin imamların imamı, ümmetin doğru yol göstericisi, başvurulması ve itimad edilmesi gereken tek mercii olduğunu iddia ederdi.

 

Ne var ki Allah'ın lütfu ve keremiyle büyük bir mesele olup tehlikesi de çok fazla olan bu konuda kapı kapanmış, bu büyük mefsedelerin önü kesilmiştir. Bu, Allahu Teâlâ'nın kullarına lütfundan, güzel yardımlarından ve umumi şefkatindendir; ancak buna rağmen, ictihad derecesine  ulaştığını iddia edip, bu imamlardan hiçbirini taklit etmeyip örnek almayarak ilim alanında konuşanlar hala mevcuttur. İçlerinden bazıları, böyle bir kimsenin iddia ettiği şeyde haklılığı ortaya çıkınca ona cevaz veriyor. Bazısının ise sözü reddedilip iddiasında yalanlanmıştır. Bu dereceye ulaşmayan diğer insanlara ise ancak bu imamları taklit etmek ve ümmetin kalanının girdiği çerçeveye girmek düşer.

 

Eğer küstah bir ahmak bir gün şöyle derse: İnsanlar nasıl da sadece belli alimlerin sözlerine bağlı kalmaya mecbur tutulup ictihaddan ya da başka din imamlarını taklitten menedilir?

 

Ona şöyle denir: Sahabeler (radıyallâhu anhum) insanları Kur'an harflerinden bir harf üzere toplayıp tüm ülkelerde bu harf dışında bir harfle kıraati yasakladıkları gibi men edilir. Zira onlar (Allah onlardan razı olsun) maslahatın ancak bu şekilde tamamlanacağı ve insanların çeşitli harfler üzere okumaya terk edilmeleri halinde büyük tehlikelere düşecekleri görüşü üzerinde karar kılmışlardır.

 

Aynı şekilde hükümler, fetvalar, helal-haram meselelerinde de eğer insanlar belli imamların sözleriyle zaptedilmezlerse bu, dinde fesada yol açar. Böylece nefsi için liderlik talep eden her küstah, ahmak da kendisini müctehidler zümresinden sayar, bir söz türetip bunu, eskiden gelmiş geçmiş bazılarına atfeder. Hatta belki de bazı Zahirilerin çokça yaptığı gibi bu işi, onlara tahrif atfederek yapar. Oysa bu söz,  Müslüman cemaatinin, terki üzere icma etmiş olduğu; 'seleften bazılarının yanılgısı' olabilir. Allah'ın takdir edip yazmasıyla maslahat ancak insanların bu meşhur mezhepler ve imamlar (Allah onlardan razı olsun) üzerinde birleşmesini gerektirir.

 

Şöyle denirse: İnsanların, Kur'an'ın yedi harfinden bir harf üzerine toplanması ile dört mezhep imamlarının sözleri üzere toplanılması arasındaki fark şudur: Bu yedi harf hakkında şöyle denmekteydi: Manası tek ya da yakındır ve bu mana, her harfle hasıl oluyor. Ancak bu dört fakihin sözleri bunun aksidir. Zira onlar bir şey üzerinde ittifak etmişlerse bile hak, onların görüşü dışında bir şey olabilir.

 

Şöyle denir: Alimlerin bir kısmı, bunu menetmiş ve şöyle demişlerdir: Allah, bu ümmeti sapıklık üzere birleştirecek değildir. Bu sözü destekleyen birçok hadis bulunmaktadır.

 

Dediklerinin doğruluğunu kabul etsek bile bu ancak nadiren vukuu bulmaktadır ve ancak onların ulaştığı dereceden daha ileri seviyeye ulaşmış bir müctehid buna vakıf olabilir ki böylesi de ya yoktur ya da nadirdir.

 

Bu müctehidin -var olduğunu sayarsak- kendisine farz olan, hak gördüğü şeye tabi olmaktır. Ancak diğerlerinin üzerine düşen taklittir. İmamları taklit ise şüphesiz caizdir onlara da, onları taklit edenlere de ... bazıları...   da günah yoktur. Bu da imamlara hata üzere tabi olmaya sebep olur. Hak söz söylemeyen …..  biri tarafından muhakkak yerilmelidir.

 

Ümmette hata tevafuk etmemiştir. Hata daha çok hatanın vuku bulduğunu nakledenlerde ve .......  olmuştur. Müslümanların genel olarak ihtiyaç duydukları meselelere gelince, İslam'da uzun asırlar boyunca örnek alınan imamların hata üzerine birleştiklerine inanmak caiz değildir. Aksine bu, ümmeti karalamaktır (bu ümmete iftira atmaktır) ki Allah ümmeti bundan korumuştur.

 

Şöyle denirse: İnsanların genelinin ictihad yolunu izlemekten menedilmeleri konusunda sizi anlıyoruz. Zira bu en büyük fesada yol açar. Bu meşhur imamlar dışındaki tabi olunan müctehid imamlardan birinin dahi taklit edilmesinin yasaklanması hususunda ise size katılmıyoruz.

Şöyle denir: Bunu menetmenin sebebine dikkat çekmiştik. Bu sebep şudur: Bunlar dışındakilerin mezhepleri meşhur olmamış ve mezhepleri düzgün bir şekilde kayda geçilmemiştir. Belki de onların demedikleri sözler kendilerine atfedilmiş ya da sözlerinden kastetmedikleri şeyler anlaşılmış olabilir. Meşhur mezheplerin aksine, onların mezheplerinde onları müdafaa edecek ve onlarda vuku bulan hatalara işaret edecek kimseler bulunmamaktadır.

 

Eğer şöyle denirse: Onların dışında mezhebi yazılmış, düzenli bir şekilde kaydedilmiş, onlar gibi ezberlenmiş bir imamın mezhebi hakkında ne diyorsunuz?

 

Şöyle denir: Öncelikle öyle birinin varlığı şu an bilinmiyor. Eğer şu an var olduğunu varsaysak kendisine tabi ve mensup olmanın caiz olması, ancak birilerinin kendisine  mensup olduğunu, ondan fetva aldığını ve mezhebini savunduğunu ortaya koymalarıyla caiz olur. Ancak bazı meşhur imamlara mensup olduğunu ortaya koyup aslında batınen başkasına mensup olan; başka bir mezhebe inanan kimse için ise bu asla mübah değildir. Zira bu bir çeşit nifak ve takiyyedir. Özellikle de bu meşhur imamın ashabına has olarak vakıflarda ve diğer yerlerde mevcut olan paralardan da alıyor ya da insanlara fetvasını verdiği şey aslında batinen uyduğu mezhebin fetvalarından biri olmasına karşın o meşhur imamın fetvasıymış izlenimi veriyorsa! Bu asla caiz değildir. Bu, ümmeti kandırmak, ümmetin alimleri üzerine yalan atmaktır.

 

Her kim İslam imamlarına söylemedikleri bir sözü atfeder ya da onların bu sözün aksini söylediklerini bildiği halde tersini iddia ederse o bir yalancıdır ve bu yaptığından ötürü cezayı haketmektedir. Aynı şekilde belli bir imamın mezhebiyle ilgili bir kitap tasnif eder ve bu kitapta batinen tabi olduğu mezhebin sözü olan; itikat etmekte olduğu bir kavli, sahibine atfetmeksizin zikrederse, eğer musannifin kitabı belli bir mezhebe has değil de musannif zahiren belli bir imamın mezhebine uyup batinen başka türlüyse ve kitabında zahiren tabi olduğu mezhebe muhalif olduğunu beyan etmeksizin batinen tabi olduğu mezhepten sözler zikrederse bunların tümü vehim ve şüphe olup caiz değildir. Zira bu, alimlerin mezheplerinin birbirine karışmasını ve birbirleriyle çarpışmasını gerektirir.

 

Bunu yaparken ictihad iddiasında bulunursan bu, daha büyük bir felakettir ve daha acıdır. Bu en büyük fesat ve en büyük inattır. Bu, kitabı ve sünneti, sahabelerin ve tabiinin fetvalarını, icma ve ihtilafı ve de bilinen diğer ictihad şartlarını bilmek gibi; ictihadın gerekleri kendisinde kamil olan bir kimse dışında hiç kimse için asla caiz değildir. Bu da (ictihad ehli olabilmek) sünnet konusunda çok bilgili olmayı, sahih olanla olmayan hadisleri birbirinden ayırdedebilmeyi, sahabelerin ve tabiinin mezheplerini, bu hususta kendilerinden nakledilmiş eserleri bilmeyi gerektirir. Bu nedenle İmam Ahmed fetva konusunda çok sıkı davranıyor, yüz bin, iki yüz bin veya daha fazla hadis ezberleyeni bundan men ediyordu.

 

Kişinin iddiasının doğruluğunun alameti: Diğer imamlar gibi, meselelerde onun da bağımsız sözünün bulunması. Sözünün başka birinden alıntı olmaması. Ancak gerek hükümde gerekse hüküm ve delilde sırf kendisi dışında birinin sözünün nakline itimad eden kimsenin tüm gayesi fehimdir. Hatta belki de iyi anlamamış ya da tahrif etmiş ve değiştirmiştir. Bu kişi, ictihad derecesinden ne kadar da uzaktır. Aynen şu sözde geçtiği gibi:

 

Yüzünü mürekkeple karalasan da

Ehli olmadığın yazıyı bırak

 

Şöyle denirse: İmam Ahmed'in ve diğerlerinin kendilerinin taklit edilmesini ve sözlerinin yazılmasını nehyetmeleri hakkında ne diyorsunuz? Öyle ki İmam Ahmed şöyle demiştir: "Benim ya da falanca kişilerin sözünü yazma. Ancak bizim öğrendiğimiz gibi öğren."

 

Onların bu tür sözleri çok fazladır. Şöyle denir: Şüphesiz ki İmam Ahmed (Allah ondan razı olsun) fukahanın görüşlerinden ve onların görüşlerini ezberleyip yazmakla meşguliyetten nehyediyor, kitap ve sünnetin ezberlenip fehmedilmesini, yazılıp okutulmasını, sahabe ve tabiinin eserlerinin yazılmasını, diğerlerinin yazılmamasını ve sahih hadisi illetliden, mehûz hadisi şaz olanından ayırt etmeyi bilmeyi emrederdi.

 

Şüphesiz ki bu önem verilmesi, diğerlerinden önce öğrenilmesiyle meşgul olunması gereken bir meseledir. Kim bunu bilir, marifeti de İmam Ahmed'in işaret ettiği gibi nihayetine varırsa ilmi Ahmed'in ilmine yakın olmuştur. Bu menedilmemiştir. Söz bu konuda değildir. Mevzubahis olan, bu dereceye ulaşmamış ya da bu düzeye yükselmemiş, bu sayılanlardan ancak az, basit bir miktarını anlamış olanların menedilmesidir. Aynen şu dönemdekilerin halinde görüldüğü gibi. Hatta uzun zamandır çoklarının hali de budur. Bununla birlikte çoğu da daha başlangıç düzeyini aşmamış olmasına rağmen işin sonuna, gayesine vardığını iddia eder. Eğer bunu bilmek ve sorgulamak istersen İmam Ahmed'in (Allah ondan razı olsun) Kitap ve  sünnet alanındaki ilmine bir bak. Kitap hakkındaki ilmi  (Allah ondan razı olsun); o Kur'an'a, fehmine ve ilimlerine çok önem verirdi. Arkadaşlarına da kendilerini yermek babından şöyle derdi: "İnsanlar Kur'an'ı fehmetmeyi terkettiler." Kur'an üzerine birçok kitap derlemiştir. Bunlar arasında  Nasih ve Mensuh, El-Mukaddim ve'l Muahhir yer alıyor. Aynı şekilde et-Tefsiru'l Kebir'i derlemiştir ki bu kitabı; sahabelerin ve tabiinin tefsir alanındaki sözlerini kapsamaktadır. Onun tefsiri, şeyhleri; Abdurrezzak, Vekii, Adem bin Ebi İyas ve diğerleri, akranları İshak ve diğerleri, kendisinden sonra gelip de kendisinin mevali üzere olan Nesai, İbn Mace,  Abdu bin Hamid, İbn Ebi Hatim ve daha başka hadis ehlinin tefsirleri gibi seleften naknolunan tefsirler cinsindendir. Bunların hepsi tefsirde, kendilerinden hiçbir söz eklemeksizin seleften rivayet olunan eserleri toplamışlardır.

 

Onun (Allah ondan razı olsun) sünnet konusundaki ilmine gelince; bu alandaki ilmi meşhur olmuş, iyice yayılmış, üzerinde ittifak ve icma hasıl olmuş bir meseledir. Zira o, sünnetin ve hadisin sancağının taşıyıcısıdır. Kendi döneminde, Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in, ashabının ve tabiinin sözlerini en iyi bilendir. Akranlarından bu hususta çeşitli vasıflarıyla ayrışmaktadır: Ezber gücü ve çokluğu. Onun hakkında şöyle denmiştir: Üç yüz bin hadis ezberliyordu. Sahihi zayıftan ayırdedebiliyordu. Bu bazen sikaları mecruh olanlardan ayırdetme marifetine dayanıyordu. Yani cerh ve ta'dil ilminde en uç noktaya ulaşmıştı.

 

Bazen de hadisin yollarını ve ihtilafını bilme yoluyla ayırdediyordu. Bu da hadisin illetlerini bilmektir. Bu alanda da son noktaya ulaşmıştı. Merfu hadislerin illetlerini bilmede birçok hafız kendisine eşlik etse de mevkuf eserlerin illetini bilmede içlerinden hiçbiri onun bilgisinin düzeyine erişememiştir. Kim onun bu konudaki sözünü derince düşünürse hayretler içinde kalır ve bu ilimde (Allah ondan razı olsun) onun fehmine ancak çok az kişinin ulaştığını kesin olarak bilir.

 

Onu, akranlarından ayrıcalıklı kılan bir başka özelliği de hadis fıkhındaki fehmi,  helalini, haramını ve manalarını bilmesidir. Akranlarından İshak ve Ebu Ubeyd ve diğerleri gibi imamların tanıklığıyla o, akranları arasında en alim olanı idi.

 

Onun fıkıhtaki kelamını derince düşünen ve kaynaklarını, takip ettiği yolu fehmeden bir kimse onun fehminin ve istinbat gücünün ne büyük olduğunu anlar. Onun bu alandaki kelamının inceliği nedeniyle kendi mezhebinden olan birçok tasnif imamı dahi bazen onun sözlerini anlamakta güçlük  çekmiştir. Bu nedenle de onun ince detaylar içeren kaynağına başvurmak yerine, onun mezhebinden olmayan başka kaynaklara yönelmişlerdir. Bu nedenle de onun sözünün anlaşılmasında birçok sorun yaşanmış ve sözü taşımadığı başka manalara hamledilmiştir. Bu durumdan dolayı da onun mezhebinin talebesinin ihtiyacı olan şey, ancak onun sözünü derince düşünmek ve anlamaktır.

 

Onun fehmi ve ilmi hakkında insanı şaşkınlığa düşürecek rivayetler gelmiştir. Nasıl olmasın ki? Sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelenlerle ilgili bir mesele geçip de

o meselede  söz söylenmiş olmasın, o mutlaka onu  bilmiş, ilmi onu kuşatmıştır. O meselenin kaynağını ve fıkhını anlamıştır. Aynı şekilde büyük beldelerin âlimlerinin ve farklı ülkelerin imamlarının (Malik, Evzai, Sevri gibi) sözlerini de bilmiştir.

 

Ona, bu imamların ilimlerinin ve fetvalarının geneli arzedilmiş, o da bazılarına muvafakat gösterirken bazılarına muhalefet etmiştir. Mesela Muhenna bin Yahya eş-Şami, kendisine Evzai ve ashabının meselelerinin genelini arzetmiş, o da cevaplamıştır. Bir topluluk da kendisine Malik'in meselelerini, Muvatta ve onun dışındaki  fetvalarını sormuş, o da cevaplamıştır. Bunu kendisinden Hanbel ve diğerleri nakletmiştir. İshak bin Mansur da kendisine Es Sevri'nin tüm meselelerini arzetmiş o da cevap vermiştir. Daha önce ise Ebu Hanife'nin ashabının kitaplarını yazmış, onları anlamış, fıkıhtaki kaynaklarını ve yollarını fehmetmiştir. Bir süre Şafii ile münazara etmiş, onunla oturup kalkmış ve ondan almıştır.

 

Şafii  (Allah ondan razı olsun) onun fikhını ve ilmini aşırı övmüştür. Bununla birlikte Ahmed bu sırada (bu ilme ve fıkha sahip olması nedeniyle övülürken) henüz sakalına ak düşmemiş bir gençtir.

 

Bilindiği üzere her kim bu ilimlerin tümünü anlar ve bunlarda üstün düzeye ulaşırsa; hadiseleri, düzenli bir şekilde kayda geçilmiş usullere ve bilinen kaynaklara kıyas yapıp cevap verebilmek artık  bu kişi için  çok basit olur. Bu bağlamda Ebu Sevr onun hakkında şöyle demiştir: "Ahmed'e bir mesele sorulduğunda sanki dünyanın tüm ilimleri gözlerinin önüne geliverirdi. Veya şöyle dediği gibidir: Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'den sahih bir sünnet biliyor olmayalım illa o onu bilir, ihata ederdi. Eğer sahih olarak gelmişse ve ona karşı muarız (görünen) çok güçlü başka bir hadis gelmemişse sünnete tabi olmada en sıkı insanlardandı. Sahih olmayanı ve de çok güçlü muarız bir hadisin kendisine karşı geldiği hadisi ise terk ederdi.

 

Selefin (Allah onlardan razı olsun) döneminin nübüvvet zamanına yakın olması, sahabenin, tabiinin ve onlardan sonra gelenlerin sözlerini çokça  ele alıyor oldukları için kendisiyle amel edilmeyen şaz hadisleri biliyorlar, onu terk edip seleflerinin uyguladığı hadislerle amel etmekle yetiniyorlardı. Bunlardan da, kendilerinden uzun zaman sonra gelen; aradan uzun zaman geçmiş olduğu için sünnetler kendilerine ancak hadis kitapları aracılığıyla ulaşmış olanların bilmediklerini biliyorlardı.

 

Ey bu imamın mezhebinin talebesi! Eğer bunu fehmedip bildiysen sana Allahu Teâlâ için bir nasihat vermek istiyorum.  Zira "biriniz kendisi için sevdiği şeyi kardeşi için de sevmedikçe iman etmiş sayılmaz." Sakın ola ki kendi kendine, bu imamın vakıf olmadığı bir şeye vakıf olduğunu,  fehminin kendisinden sonra gelen fehm ehlinden üstünlüğü ortada olan bu imamın ulaşamadığı bir fehme ulaştığını düşünme! Tüm gayretin, onun işaret ettiği şeyleri anlama, Kitap ve sünnetten irşad ettiği şeyleri daha önce şerhi geçtiği şekilde öğrenme yönünde olsun.

Sonra da tasan; İslami meselelerden tüm ilmi meselelerde -bundan helal-haram meselesini kastediyorum- ve afak ilminde -bundan da Allah'a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, kıyamet gününe iman meselelerini kastediyorum- bu imamın sözünü anlamak olsun.

Bu ilim, alimlerden birçoğunun ıstılahında "Sünnet ilmi" diye geçer. Bu imam, bu ilimde de son noktaya ulaşmış, bu ilimden meseleler sebebiyle imtihan olunmuş ve bu imtihanda Allah için sabretmiştir. Müslümanlar onun söylediği sözden razı olmuşlar, onun sünnetin imamı olduğuna ve o olmasaydı insanların kafir olacaklarına şahitlik etmişlerdir. Sünnet ilminde makamı bu olan biri varken nasıl da bu ilmin onun dışında bir alimin sözünden alınmasına ihtiyaç olsun! Özellikle de onun mezhebine tabi olan başkasından! Zira o, bu babın genelinde onun sözüne bağlı kalacak, kendisinden sonra meydana gelen meselelere karışmaktan yüz çevirecektir. Bu durumda da Müslümanların buna ihtiyacı yoktur. Aksine bu, faydalı ilimle meşgul olmaktan alıkoyar, düşmanlık ve öfkeye yol açar, dinde çok fazla tartışma ve husumet doğurur ki bu, hem bu imam hem de diğer selef alimleri tarafından nehyedilmiştir.

 

Aynı şekilde ihsan ilminde: Bu, murakabe ve haşyet ilmidir. Bu imam, İslam ve iman ilminde bir mucize olduğu gibi bu ilimde de son noktaya ulaşmıştır; ancak bu ilimde kendisinde ağır basan (davranış), durumları (ahvali) süslemeden, olduğu gibi aktarmasıydı. Bu nedenle de sonradan gelenlerin, haleften aldıklarını almaz, kendisinden ancak seleften gelen eserler sadır olurdu.

 

Allah ondan razı olsun, tüm ilimlerinde sünnete dayanırdı. Özellikle iman ve ihsan ilimlerinde olmak üzere genel olarak salih selefin söylemediği sözleri söylemeyi uygun görmezdi.

 

İslam ilmine gelince: Meydana gelen; daha önce hakkında söz söylenmemiş olaylar hakkında ihtiyaç gereği cevap verirdi. Ashabını ise (konu hakkında uydukları) bir imamları bulunmayan bir meselede konuşmaktan nehyeder, kendisi de çoğunlukla, daha önce hakkında söz söylenmiş ya da ihtiyaç duyulan; vuku bulması kaçınılmaz olup hükmünün bilinmesi şart olan meselelerde cevap verirdi. Fukahanın türettiği; vuku bulmayan ya da neredeyse nadiren vuku bulması mümkün meseleler hakkında konuşmaktan ise; bu meselelerin faydasının az olması ve bilinmesine ihtiyaç duyulan daha önemli şeylerden alıkoyuyor olması sebebiyle çok kez nehyederdi.

 

Allah ondan razı olsun; çokça münakaşa edip cedelleşmeyi de uygun görmezdi. İlimler, marifetler ve hallerden bir şey hakkında çok fazla laf söylenmesini de uygun görmezdi. Aksine bu konuda sünnet ve eserlerle yetinilmesini savunurdu. Sözü uzatıp laf kalabalığı yapmaksızın bunların manalarının fehmedilmesine teşvik ederdi. Çok sözü, Allah'a hamdolsun ki acziyetinden ya da cehaletinden ötürü değil takvasından, faziletinden ve sünnetle yetinmesinden ötürü terketmiştir. Zira bu kafidir ve bu şekilde Sahabelerden ve tabiinden salih selef örnek alınmış olur. Onlar örnek alınarak da hidayet hasıl olur.

 

Eğer bu nasihati kabul eder ve doğru yolu izlersen gayen; Kitap ve sünnetin lafızlarını ezberlemek sonra da ümmetin selefinin belirttiği üzere bunların manaları üzerinde durmak, sonra sahabe ve tabiinin sözlerini, fetvalarını ve çeşitli topraklardaki imamların sözlerini ezberlemek, İmam Ahmed'in sözünü bilmek, harfleri ve manalarıyla onu zapta geçmek, fehmedip bilmekte çaba göstermek olsun. Bu dereceye ulaştığın takdirde de sona ulaştığını sanma! Öyle ki sen öğrenmekte olan talebeler grubundan bir talebesin. Ve tüm bu bildiklerini öğrendikten sonra eğer İmam Ahmed zamanında mevcut olsaydın, o vakit talebe grubundan bile sayılmazdın. Eğer bundan sonra da kendi kendine, selefin ulaştığı noktaya ulaştığını düşünürsen, bu zannın ne de kötüdür?

Sakın ola ki bu ilimlerden kendisine işaret edilenleri ezberlemeyi, nasları ve kendisine dayanılan eserleri zaptı terketme. Sonra çok düşmanlık ve cedelle, laf kalabalığıyla, aklının güzel gördüğü yönde bazı sözlerin bazılarına karşı tercihiyle meşgul olur, işin hakikatinde ise o sözleri söyleyenlerin kim olduklarını dahi bilmezsin. Muteber selefin sözlerinden midir yoksa adalet ehli olmayanların sözlerinden midir bilemezsin. Sakın ola ki Allah'ın kitabı ya da Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'in bir hadisi hakkında, imamının işaret ettiği selef sözü dışında bir şey söyleme! Yoksa faydalı ilmi kaçırır, günlerini zayi edersin.

 

Faydalı ilim, göğüslerde tutulandır. O, Resul'den ya da salih seleften naklolunmuştur. Yoksa bu, "senin görüşün nedir" ile olacak iş değildir. Kendilerini örnek aldığın takdirde doğru yolu bulabileceğin Sahabeler ve onlardan sonra gelenler bundan nehyetmişlerdir. Hem bir imama muhalefette ısrarcı olup ilminden, amelinden ve yolundan kaçıp hem de nasıl ona tabi olduğunu iddia edebilirsin?

 

Allah seni muvaffak kılsın; bil ki bu yolla meşgul olursan, Allah'a, hakikate ulaştıran yolları tutarsan, haşyet için murakabeyi kullanırsan, seleften imamların hallerine, güzel akibetlerine iyice bir bakarsan Allah ve emri hakkında ilmin artar. Nefsini de daha alçak ve noksan görürsün. Eğer böyle yaparsan kendini, Müslümanlara muhalefet etmek ve sanki onlara verilmeyen bir ilim sana verilmiş, onların ulaşmadığı makama sen ulaşmışsın gibi Müminlerin tüm firkaları üzerinde hakimiyetten alıkoyacak bir şeyle meşgul etmiş olursun. Kendi ilmini, amelini ve halini kötü görüp de selef hakkında iyi zan besleyen, kendinde noksan selefte kemal olduğunu anlayan, dinin imamlarına özellikle de İmam Ahmed'e -bilhassa kendisi de ona tabi ise- muhalefet edip saldırmayan kişiye Allah merhamet etsin.

 

Eğer nasihat almayı kabul etmez, tartışma ve husumet yolunu seçer, nehyedilmiş olduğun halde sözünü beğendirmek için avurdunu şişire şişire konuşur, bilgiçlik taslamak için lugat paralarsan, artık senin işin;  Müslümanlara cevap vermek, din imamlarının ayıplarını araştırmak haline döner. Bu şekilde de ancak kendine şaşkınlığın, yeryüzünde yükselme arzusuna sevgin, haktan uzaklığın, batıla yakınlığın artar. O vakit de şöyle dersin: Niye söylemeyeyim ki? Ben söz söyleme ve seçim yapmada diğerlerinden evlayım. Kim benden daha bilgili ve daha anlayışlı?  Hadiste geçtiği gibi bunu ancak bu ümmetten Cehennem ateşinin yakıtı olanlar söyler. Allah, nimeti ve cömertliğiyle -ki O, rahmetlilerin en rahmetlisi cömertlerin en cömertidir- bizi de sizleri de bu felaketlerden korusun, Allah bizleri de sizleri de nasihatleri kabule, salih selefin yolunu tutmaya muvaffak kılsın.

 

Eğer ilmin ve fıkhetmenin,  sözleri nakilden, bu sözleri çokça araştırıp tartışmaktan ibaret olduğunda, bu konuda kendini geliştirip değerlendirme ve istidlal yaparak imamların kusurlarını araştıran kişilerin böyle olmayan kişilerden daha bilgili olduğunda, sözü az olan kimsenin ise öyle olmadığı hususunda ısrar edersen sana şöyle deriz: Sapkınlık ehlinden gruplar, halefin çok konuşma özelliği nedeniyle seleften daha bilgili olduklarını sandılar. Bizler, bu sözlerden beriyiz. Eğer iş gerçekten böyle olsaydı Mutezile'nin ve Rafızilerin şeyhleri, ümmetin selefinden ve alimlerinden daha alim olurlardı.

 

Abdulcabbar bin Ahmed el-Hemzani gibi Mutezile şeyhlerinin ne çok araştırıp ne çok cedelleştiğini ve sözlerinin çokluğunu bir düşün! Keza diğer mezheplerden kelam ehli, yanı sıra kelam ilmi alanındaki musannifler ve farklı mezheplerden fıkıh alimleri tüm meselelerde sözü aşırı derecede uzatmaktadırlar. Buna karşın imamları bu meselelerin beyanı ve onların (musannif ve alimlerin) bu meselelere dair sözleri hakkında konuşmamıştır. Bu durumda onların, Said bin Museyyib, Hasan, Ata, Nehai, Sevri, Leys, Evzai, Malik, Şafii, Ahmed, İshak, Ebu Ubeyd ve onlar gibi İslam'ın imamlarından daha faziletli olduklarına inanmak doğru mudur?

 

Dahası tabiin, Sahabelerden çok daha fazla söz söylemiştir. Şu halde bir Müslüman, tabiinin sahabelerin alimlerinden daha alim olduklarını düşünebilir mi? Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu kavlini derince düşün: "İman Yemenlidir. Fıkıh Yemenlidir. Hikmet Yemenlidir."

 

Bu sözü Yemen ehlini ve faziletini övmek için söylemiş, onların fıkhına ve imanına şahitlik etmiş, fıkıh, iman ve hikmette en üst düzeye ulaşmalarından ötürü de bunları  (fıkıh-iman-hikmet) onlara atfetmiştir. Müslüman alimleri arasında seleften ve haleften olup da Yemen ehlinden daha az konuşan ve daha az tartışan hiçbir taife bilmiyoruz. Bu da Şarii'nin lisanında yer bulan ilmin ve övülen fikhın; Allah'ın sevgisine, muhabbetine, yüceltilip ta'zim edilmesine ileten ‘marifetullah’ olduğunu gösteriyor.

 

Kişi bu ikisinin yanında bir de, Ebu Musa el Eşari, Ebu Muslim, el Havlani ve diğerleri gibi eskiden Yemen ehlinin ve ulemasının hali üzere; Allah'ın emir ve yasaklarından ihtiyacı olanları bilecek. Bunun üzerine de insanların sözlerini birbiriyle çarpıştırmayacak, onların açıklarını aramayacak.

 

Farzet ki imamların çoğu, basit meselelerde, imamlıklarına ve ilimlerine gölge düşürmeyecek düzeyde küçük hatalar yaptılar. Bundan ne olur? Aksine bu, onların iyiliklerinde, doğrularının çokluğunda, maksatlarının güzelliğinde ve dine hizmetlerinde kaybolur gider.

 

Onların hatalarını aramakla meşgul olmak, özellikle de içinde hata olsa da zararı olmayan ya da içindeki hatanın ortaya konması fayda getirmeyen meselelere karışmak ne övülen ne de teşekkür edilen bir şeydir. Aynı şekilde dine bir faydası olmayan, Allah'tan ve Allah'la meşgul olmaktan alıkoyan, kalbi zikirden uzaklaştırıp katılaştıran, üstünlük ve insanlara lider olma tutkusu doğuran ilimlere merak salmak da övülen bir davranış değildir.

 

Bunların hiçbiri övülen şeyler değildir. Zira Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem, fayda vermeyen ilimden Allah'a sığınırdı. Öyle ki kendisinden rivayet edilen bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Allah'tan faydalı ilim isteyin, faydasız ilimden de Allah’a sığının.”

 

Bir başka hadiste de şöyle buyurmuştur: “Bilmemek, ilimdendir.”

 

Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem sözü uzatmaktan, sözün çokluğundan ve gereksiz yere uzatılmasından hoşlanmaz, sözün kısasını tercih ederdi. Bu konuda kendisinden çok fazla hadis varid olmuştur; ancak bu hadislerin burada zikri çok yer alır.

 

Aynı şekilde İmam Ahmed, Yahya el-Kattan ve İbn Mehdi gibi hadis imamları ve diğerleri, bid'at ehline cevap vermek için kelamî kıyas ve aklî deliller gibi onların kelamı türünden sözlerin kullanılmasından hoşlanmazdılar. Onlara Kitap, sünnet ve varsa ümmetin selefinin sözleriyle cevap verilmesini yoksa da susulmasını uygun görürlerdi.

 

İbn Mübarek ve başka imamlar şöyle derlerdi: “Bizim nezdimizde ehli sünnet, heva ehline cevap verenler değildir. Aksine susanlardır.” Bunu, Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'in getirdiği ilimden, onun gerekleriyle amel etmekten hoşlanmama ve ilimden uzak kalmanın kötülüğü babından zikretmiştir. Oysa onda kâfi olan mevcuttur, kendisine bu kâfi gelmeyene Allah da kâfi gelmesin!

 

Biliyorum ki cidal ve husumet ehli, burada bahsettiklerimi en sert şekilde tartışıyor ve bunlara en sert şekilde itiraz ediyorlar. Ancak hak açık olduğunda ona tabi olmak; hak konusunda çekişen, kargaşa çıkaran, düşmanlık eden, tartışıp tahrik eden (kışkırtan) kişiye yönelmeyi terk etmek gerekir. Buradan yola çıkarak şunu diyebiliriz: İmam Ahmed'in ve imamlardan onun yolunu tutanların ilmi, ümmetin ilimlerinin en fazlası, en üstünü ve büyüğüdür. Onda, Allah'ın kendisini hakka ilettiği kimse için kafi olan vardır. Allah kime de nur vermezse ona bir nur yoktur.

 

Bu mübarek, şifalı risale tamamlanmış olup onun üzerinde duran, onu inceleyen, onun içindekiyle amel eden için kafidir. Doğruyu isabet ettirmede muvaffak kılan Allah'tır. Dönüş O'nadır. Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah'adır. Güzel son muttakiler içindir. Allah'ın salatı Muhammed'in, ehlinin ve tüm ashabının üzerine olsun.

 

Allah'a hamdolsun.

 

MUHAMMED ZAHİD EL-KEVSERİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ

 


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 35
Toplam 72766
En Çok 670
Ortalama 215