MÜSLÜMAN TOPLUMUN DOĞUŞU VE ÖZELLİKLERİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

06-10-2020

MÜSLÜMAN TOPLUMUN DOĞUŞU VE ÖZELLİKLERİ
 

Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüklendiği İslâm daveti, peygamberler zümresinin önderliğindeki uzun davet zincirinin son halkasıdır. İnsanlık tarihi boyunca bu davet, tek bir şeyi amaç edinmiştir. 

"İnsanlara tek olan ilahlarını, gerçek rablerini tanıtmak, yalnızca Rablerine ibadet / kulluk ettirmek, mahlukatın Rablık iddiasını reddetmek... "

Kısa dönemlerde az sayıdaki insanı bir kenara koyarsak, genel olarak insanlar uluhiyeti inkar etmiyorlar, Allah-u Teâlâ'nın varlığını kesin olarak reddetmiyorlardı. Ancak onlar, ya gerçek Rablerini bilmede hata ediyorlar, ya da O'na başka bir "ilah"ı ortak koşuyorlardı. Bu, ya itaat ve ibadet, ya da hakimiyetini kabul ve tabi olmak şeklindeydi. Bunların her ikisi de şirktir. Bu, bir süre sonra insanları rasûllerden öğrendikleri Allah-u Teâlâ'nın dininden çıkarır. Dinle kurtuldukları cahiliyyeye yeniden dönerler. Bir kez daha Allah-u Teâlâ'ya şirk koşmaya başlarlar.

Ya itaat ve ibadet ederek, ya da tabi olarak, hakimiyeti başkasına vererek veya her ikisiyle birlikte...

İnsanlık tarihi boyunca Allah-u Teâlâ'ya davetin temel özelliği budur. O, İslam’a teslim olmayı; kulların Rabbine teslim olmasını, onları kula kulluktan kurtarıp Allah-u Teâlâ'ya kul olmasını, hayatın her kesitinde insanları kulların hakimiyetinden, onların koyduğu şeriatlerden, değerlerden, geleneklerden kurtarıp, sadece Onun egemenliğine, O'nun şeriatine boyun eğmesini amaç edinir. İslâm, Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e  bu amaç için geldi. Tıpkı kendinden önce gelen rasûllerde olduğu gibi. 

İslâm, insanların bütün bir evrende, Allah-u Teâlâ'nın hakimiyetine dönmesi için gelmiştir. Yaşamlarını düzenleyen egemen gücün mutlak hakim olan Allah olması gerekir. Bütün evreni yönetenin yöntem, güç ve tedbirin (idare etme) den başka bir yöntem, güç ve tedbir yoktur. Öyle ki, iradeleri dışında sürüp giden hayatı yöneten de Odur. İnsanlar, büyümeleri, gelişmeleri sağlıklı ve hasta olmaları, yaşam ve ölümleriyle ilgili Allah-u Teâlâ'nın koyduğu kanunlara uymaya mahkumdurlar. 

Aynı şekilde, toplumsal yaşamlarında, kendi iradeleriyle yaptıkları hareketlerin sonuçlarına katlanmak durumundadırlar. Bu evrene hakim olan, onu düzenleyen, tabiat kanunlarındaki sünnetullahı değiştirmeye güçleri yetmez. Güçleri de yoktur. Kendi iradeleriyle hareket ettikleri bu hayatta İslâm'a dönmelidirler. Hayatın her kesitinde Allah-u Teâlâ'nın şeriatını hakim kılmalıdırlar. Bu hayatlarının iradî ve fıtrî yönleri arasında ve bu iki yönle bütün varlık alemi arasında bir uyum sağlayarak olmalıdır.

İnsanın insana hakimiyetine, varoluş gerçeğinden ayrılmasına, insan hayatının iradî ve fıtrî yönlerinin çatışmasına dayanan cahiliye; İslâm'a yani sadece Allah-u Teâlâ'ya davette bulunan Allah Rasûlünün ve bütün rasûllerin karşı karşıya geldikleri cahiliyedir. 

Bu cahiliye pratik boyutu olmayan salt bir teori değildi. Belki de hiç bir zaman, hiç bir yerde cahiliyenin bir teorisi yoktu. Ancak cahiliye, hareketli bir toplumda ve bu toplumun yönetimine, anlayışlarına değerlerine, geleneklerine, adetlerine, duygularına boyun eğen bir toplumda yaşanmaktaydı. Bu toplum, varlığını, bütünlüğünü tehdit eden her unsura karşı kendini savunmak ve korumak için, bilinçli ya da bilinçsiz olarak toplumu oluşturan bireyler arasında dayanışmanın, gelişmenin, yardımlaşmanın etkileşimin, iç ilişki düzeninin bulunduğu organik bir toplumdur.

Cahiliyyenin salt bir teori olmayıp, açıklanan biçimiyle, hareketli bir toplumda yaşanan bir vakıa olması nedeniyle bu cahiliyyeyi yok etmek için, insanların bir kez daha Allah-u Teâlâ'ya dönmesi de salt bir teoriyle sağlanamaz. Böylesi bir girişim, fiilî olarak var olan; hareketli, organik bir toplumda yaşanan cahiliyyeyi ortadan kaldırmak için yeterli değildir. 

Yapısı, yöntemi, bütünlüğü ve ayrıntıları itibariyle tümüyle farklı bir yapının kurulabilmesi için bu yapının, fiilen varolan ve kaldırılması istenen yapıdan daha üstün olması gerekir. Bu yeni girişim, teorik ve yapısal temelleri, bağları ve ilişkileri mevcut cahili toplumdan daha sağlam, güçlü dinamik ve organik bir toplumda yaşanmalıdır.

İnsanlık tarihi boyunca, İslâm'ın üzerine kurulduğu teorik temel: 

"Lâ ilâhe İllallah" "Allah'tan başka ibadete layık ilah'ın bulunmadığına" şehadet etmek"ti. Yani: 

- Allah-u Teâlâ'yı uluhiyette, Rububiyette, varlıkta, egemenlikte / hakimiyyette birlemek. Onu;

- vicdanlarda kabul edilen itikatta, 

- yapılan ibadette, 

- günlük hayatta uygulanan şeriatte birlemek... 

Allah'tan başka ibadete layık ilah'ın bulunmadığına şehadet ettiğini söyleyenin müslüman ya da gayri müslim olarak itibara alınabilmesi için bunun gerçek, ciddi bir ifadeyi içermesi gerekir. Yoksa bu, şehadet olarak kabul edilmez.

Teorik açıdan bu temelin oturmasının anlamı, insan hayatının bütünüyle Allah-u Teâlâ'ya yönelmesidir. İşlerinin hiç birinde kendilerince hüküm veremezler. İtaat etmek için Allah-u Teâlâ'nın hükmüne dönmeleri gerekir. Ve Allah-u Teâlâ'nın bu hükmünü, onlara bildiren tek kaynaktan, Allah Rasûlünden sallallahu aleyhi ve sellem öğrenmeleri zorunludur. Bu da İslâm'ın rüknü olan şehadetin ikinci yarısında ifade edilmektedir:

"Muhammedûn Resulüllah" "Muhammed'in Allah-u Teâlâ'nın Rasûlü" olduğuna şehadet etmek.

Bu, İslâm'ın temsil edildiği, üzerine kurulduğu teorik temeldir. Bu temel, müslümanın İslâm ülkesinde ve dışında, müslüman toplumla olan ilişkilerinde, müslüman toplumun diğer toplumlarla olan ilişkilerinde, bireysel ve toplumsal hayatın her alanında karşılaştığı sorunların çözümünde kullanılacak eksiksiz bir yöntem / metod koyar.

Dediğimiz gibi İslâm, salt inananların itikat ettikleri, ibadette bulundukları, sonra bu şeklide fiilî varlığa sahip olan hareketli cahili toplumun organik yapısı içinde dağınık bireyler olarak kalmayı öngörmez. Çünkü onların bu şekildeki varlığı, sayıları ne kadar çok olursa olsun, İslâm'ın fiilî bir varlık kazanmasını sağlayamaz. Zira, cahili toplumun organik yapısı içinde "teorik olarak müslüman" bireyler, içinde bulundukları bu organik toplumun isteklerine cevap vermek zorunda kalacaklardır. İsteyerek ya da istemeyerek, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, o toplumun varlığının devam etmesi için zorunlu olan temel ihtiyaçları gidermek, varlığını korumak, varlığını ve yapısını tehdit eden unsurları yok etmek için harekete geçeceklerdir. Çünkü organik yapı, isteseler de istemeseler de bütün bu organlarıyla, bütün bu görevleriyle ayakta durmaktadır. 

Yani "teorik olarak müslüman" olan bireyler teorik olarak yok etmeye çalıştıkları cahili toplumu fiilen güçlendirmiş, onun yapısında canlı hücreler olarak varlığını ve sürekliliğini sağlamış olacaklardır. Onun yaşaması güçlenmesi için yeteneklerini, deneyimlerini hizmetine sunacaklar, çalışacaklardır. Bu cahili toplum yapısını yıkıp yerine İslâm'ı getirmeleri gerekirken yaptıkları budur!

İlk dönemden sonra, İslâmî teorik temelin, yani akidenin, dinamik organik bir toplumda temsil edilmeye nasibi olmamıştır. İslâm'ın yok etmeye çalıştığı; cahili, eylemci organik toplumdan ayrı ve bağımsız, ondan farklı olan eylemci organik bir toplum kuramadı. 

Yeni toplumu Allah Rasûlü'nün ve ondan sonraki bütün İslâmi yönetimlerin eksenine yerleştirmek yani insanları tek olan Allah-u Teâlâ'nın uluhiyetine, rububiyetine, varlığına, egemenliğine / hakimiyetine, otoritesine, şeriatına döndürmek için izlenecek yol Allah'tan başka ilahın bulunmadığına, Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in Allah-u Teâlâ'nın Rasûlü olduğuna şehadet eden herkesin velayetini cahili dinamik toplumdan, yani içinden geldiği toplumdan, bu toplumun yönetiminden alıp, (bu yönetim, ister kahinlerden, Kabe'ye hizmet edenlerden, büyücülerden ve gaipten haber verenlerden oluşan dini bir yönetim olsun, isterse de Kureyş'te olduğu gibi sosyal, siyasal ekonomik yapıya sahib bir yönetim olsun, hepsi eşittir) İslâmi yönetime sahip olan yeni eylemci, organik İslâmi topluma teslim etmek olmalıdır.

İnsanın İslâm'a girdiği ilk andan, yani Allah'tan başka ibadete layık ilah bulunmadığına, Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in, Allah-u Teâlâ'nın Rasûlü olduğuna şehadet ettiğini söylediği andan itibaren bu teslimiyetin gerçekleşmesi gerekir. Çünkü müslüman toplumun varlığı ancak bununla sağlanır. Sayıları ne kadar artarsa artsın, bireylerin kalplerinde salt bu teorik ilkenin, temelin bulunmasıyla sağlanmaz. Çünkü onlar aralarında dayanışma ve ahengin bulunduğu, bağımsız, kendine ait varlığı olan bir toplumda bunu yaşamamaktadırlar. Bu toplumun üyeleri canlı bir yapının organları gibi varlığının kökleşmesi, derinlere kök salması, gelişmesi, varlığına ve yapısına saldıran unsurlara karşı kendisini savunmak için çalışırlar. Bunları, İslâmi varlıklarının güçlenmesi, derinlere kök salması, genişlemesi, cahili varlığı yok etmek, ona karşı koymak, savaşmak için kendilerini yönlendiren, hareketlerini düzenleyen bir yönetimin emri altında, ancak cahili yönetimden bağımsız olarak yapmaktadırlar.

İslâm işte böyle meydana geldi. Daha ilk anda kısa, öz ancak her şeyi kapsayan teorik bir biçimde ortaya çıktı. Ve çıkışından itibaren cahili toplumdan ayrı, bağımsız, ona karşı koyan dinamik, organik toplumu bunun üzerine kuruyordu. Kesinlikle fiilî varlıktan soyutlanmış salt bir teori olarak çıkmadı. İslâm'ın bir kez daha ortaya çıkışı bu şekilde mümkündür. Nerede ve ne zaman olursa olsun, dinamik organik yapının, gelişmenin uymak zorunda olduğu durumlar hariç, cahili toplumun gölgesinde yeniden büyümesi mümkün değildir.

İslâm bu yönteme göre, bu temel üzerine İslâm ümmetini kurarken, varlığını dinamik organik toplum temeline bağlarken, bu toplumu birbirine bağlayan bağın akide olduğunu belirlerken yalnızca insanın insanlığını ortaya koymak, bunu güçlendirmek ve sağlamlaştırmak, bu özelliğini kendisindeki diğer bütün özelliklerin üzerine çıkarmak ister. Bütün kurallarında, bütün öğretilerinde, bütün yasalarında, bütün hükümlerinde bunun genel yöntemine uygun olmasını ister.

İnsanın yapısı, hayvan yapısıyla, hatta madde yapısıyla bazı ortak özelliklere sahiptir. Bundan dolayı okumuş cahiller insanı bazen hayvanlarla, bazen de maddelerle birlikte değerlendirme vehmine kapılmışlardır. İnsandaki bu özelliklerin hem hayvanlarla, hem de maddelerle ortak olmasının yanı sıra; onu onlardan ayıran, örnek bir varlık olduğunu ortaya koyan özellikleri de vardır. Okumuş cahillerin, sonunda kabullenmek zorunda kaldıkları bu itiraflar, samimice, açıkça yapılan itiraflar değildir. 

Bu konuda, millet, toprak, renk, dil bağları, yapay, bayağı bölgesel sınır yakınlığı, coğrafi çıkarlar olmaksızın, İslâm toplumunun yalnızca akide bağı üzerine kurulması, bu toplumda insanın kendisiyle hayvanlar arasındaki ortak özelliklerin dışındaki özelliklerin ortaya çıkarılması, geliştirilmesi, yükseltilmesi için konulan İslâmi yöntemin en belirgin sonuçlarındandır. Müslüman toplumun bütün milletlere, uluslara, renklere, dillere açık bir toplum olması, bayağı, hayvani engelleri aşması da bu yöntemin belirgin, göz kamaştırıcı sonuçlarındandır. Bütün insanların özellikleri, yetenekleri İslâm toplumunun potasına dökülüp, eritilerek birbirine karıştırılınca; kısa bir zaman içinde muhteşem organik bir oluşum meydana geldi. Kendi içinde bir ünsiyet ve insicamın bulunduğu bu kitle, o devirde aralarındaki mesafenin uzaklığına, ulaşımın azlığına rağmen, bütün insan gücünü özünde toplayarak muazzam bir uygarlık kurdu.

Arap, İranlı, Suriyeli, Mısırlı, Faslı, Türk, Çinli, Hindli, Bizanslı, Yunanlı, Endonezyalı, Afrikalı ve diğer ulus ve milletlere ait bir çok insan İslâm toplumunda bir araya gelmiştir. Birlikte, bir dayanışma ve ahenk içinde, İslâm toplumunu, İslâm uygarlığını kurmak için hepsi özelliklerini ortaya koymuştur. Bu büyük uygarlık, hiç bir zaman "Arap Uygarlığı" olmadı. Daima "İslâm Uygarlığı" olarak kaldı. Hiç bir dönemde ulusal bir uygarlık olmadı. Daima "akidevî" idi.

Onların hepsi eşitlik ilkesi ve sevgi bağıyla, aynı amaca yönelme duygusuyla bir araya geldiler. Eşitlik ilkesiyle, hep birlikte, kurmaya çalıştıkları bu ilk toplum için bireysel, ulusal, tarihsel deneyimlerinin özünü, milletlerinin en derin özelliklerini ortaya koydular. Yine hep birlikte bütün yeteneklerini, güçlerini bu yola feda ettiler. Orada, onları tek olan Rablerinden gelen bir bağ topladı. Aynı bağ hiç bir engel tanımaksızın, onların insanlıklarını meydana çıkardı. Bu, tarih boyunca başka hiç bir toplumda kesinlikle görülmeyen bir özelliktir.

Örneğin eski çağda en meşhur insan toplumu Roma imparatorluğu idi. Gerçekten sayısız renk, sayısız millet, sayısız dil, sayısız karakter bir araya gelmişti. Ancak bütün bunlar insanî bir bağ üzerine kurulmamıştı. Akide gibi yüce bir değerle de ifade edilmemişti. Bütün imparatorlukta sınıf temeline dayalı bir toplum yapısı vardı. Bir yanda soylular, köleler; öte yanda Roma milletinin yöneticiliği ve diğer milletlerin köleliği. Bu nedenle, İslâm toplumunun düzeyine ulaşamamış, İslâm toplumunun verdiği ürünleri de verememiştir.

Yeni çağda tarih sahnesine başka toplumlar çıktı. İngiliz imparatorluğu gibi... 

Ancak o da, varisi olduğu Roma imparatorluğu gibiydi. İngiliz ulusunun yöneticiliği ilkesine dayanan sömürgeci, ulusal bir toplumdu. İmparatorluğa kattığı sömürgeleri sömüren bir toplumdu. Avrupa imparatorluklarının hepsi böyledir. İspanya, Portekiz İmparatorluğu, Fransa İmparatorluğu... 

Hepsi de aynı, düşük seviyede kaldılar. Komünizm millet, ulus, toprak, dil, renk engellerini aşan bir toplum kurmak iddiasıyla ortaya çıktı. Ancak bu genel anlamda, insanî değil sınıfsal temeli olan bir toplumdu. Bu toplum eski Roma toplumunun başka bir yüzüydü, başka bir çeşidiydi. O, soylu sınıf, bu ise proleterya sınıfı temeline dayalıydı. Komünizme hakim olan duygu, diğer sınıflara karşı olan kötü bir kin duygusudur. Böyle kindar, kısır bir toplum ancak insanın yapısına zıt bir şey çıkarabilirdi. Çıkardı da. O daha işin başında, yalnızca hayvani özellikleri ortaya çıkarma, güçlendirme temeline dayalıydı. İnsanın "temel ihtiyaçlarının, yiyecek, barınma, cinsellik" olduğunu -ki bunlar hayvanın öncelikli ihtiyaçlarıdır- belirtiyor, insan tarihini yiyecek arayıp bulma olarak görüyordu.

İslâm, insanın en iyi, en seçkin özelliklerini toplumda ortaya çıkarmada, geliştirmede, yüceltmede uyguladığı yöntemle farklı bir yer kazanmıştır. Ve hala öyledir. Ondan vazgeçip başka yöntem kabul edenler, millet, ulus, coğrafya, sınıf temeli üzerine toplum kuranlar ve diğer pis, bayağı düşüncelere saplananlar gerçekte insanın düşmanıdırlar. Onlar, Allah-u Teâlâ'nın insanı, yaratırken verdiği yüce özelliklere, onun bu evrende sahip olmasını istemeyenlerdir. Toplumun, milletlerin yeteneklerinden, özelliklerinden, deneyimlerinden bir ahenk ve uyum içinde en iyi şekilde yararlanmasını istemeyenlerdir.

Onlar, benzerleri hakkında Allah-u Teâlâ'nın şöyle dediği kişilerdir:

"De ki: "Size, amel bakımından en çok ziyanda bulunanları haber verelim mi? Dünya hayatındaki çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar, güzel iş yaptıklarını sanıyorlar. Bunlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü onlara değer vermeyeceğiz. İşte onların cezası, inkarlarına, peygamberlerimizi ve âyetlerimizi alaya almalarına karşılık olarak, cehennemdir." (Kehf, 103-106)

Şanı yüce olan Allah doğru söylemiştir.


SEYYİD KUTUB


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 332
Toplam 216029
En Çok 1094
Ortalama 288