MÜSLÜMANLARIN BİRBİRLERİNE KARŞI MÜKELLEF OLDUKLARI VAZİFELER - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

18-09-2019

MÜSLÜMANLARIN BİRBİRLERİNE KARŞI MÜKELLEF OLDUKLARI VAZİFELER - İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

 

Bir Müslüman kulluk noktasından Allah’a, yakınlık noktasından ana ve babasına, komşuluk cihetinden komşularına, tabi’ olma yönünden de mensup bulunduğu hükümete karşı bir takım vazifelerle mükellef olduğu gibi diyanet ve İslâmiyet noktasından da bütün Müslümanlara karşı aşağıdaki vazifelerle mükelleftir:

1) Meveddet – Sevgi

Bir Müslümanın diğer Müslümanlara karşı vazifelerinden birincisi sevgidir.

Meveddet: Bir kimse kendi nefsi için sevip arzu ettiği faydalı ve hayırlı şeyleri bütün Müslüman kardeşleri için de arzu etmek ve kendisi için çirkin sayıp sevmediği zararlı şeyleri Müslüman kardeşleri için de arzu etmek üzere hareket ederek her zaman bunun izlerinin meydana gelmesine çalışmak, demektir.

Bu manada meveddet, iman ve İslâm’ın ilk şartıdır. İşte bunun için Cenab-ı Peygamber Efendimiz “Cenab-ı Hakkın birliğine, peygamberliğine, meleklerine, kitaplarına, kaza ve kaderine, ahiret gününe iman etmedikçe cennete giremeyeceğiniz gibi birbirinize karşı samimi meveddet ve muhabbet beslemedikçe de iman etmiş olamazsınız.” hadis-i şerifleri ile meveddetin imanın şartlarından olduğunu açıklamışlardır. İmanın tahakkuku küfür ve nifak lekesinden kurtulmaya dayandığı gibi imanın ilk şartından itibaren olan meveddet’in ortaya çıkması da riya ve ikiyüzlülük lekesinden kurtulmaya bağlıdır.

Zira meveddet ve muhabbet hulus üzere olmazsa ileride işin hakikati ortaya çıkarak riya ve nifak olduğu tezahür edeceği gibi asıl maksada ulaşmak da mümkün olmaz. Bir millet arasında hakiki muhabbetin meydana gelmesi ancak üstün ahlâk ve güzel meziyetlerde birlik ile vücut bulur. Bu da şeriatın yüce emirlerine tamamıyla uymak ve şeriatın yasaklarından bütünüyle uzak durmak ile meydana gelir.

Bir milletin saadete nail olabilmesi ise aralarında hakiki muhabbetin meydana gelmesine bağlıdır. Zira zikrolunan hadisin iktizasınca hakiki muhabbet imanın ilk şartı olduğundan ahiret saadetini temin edeceği gibi bu manada muhabbet halkı birbirine yaklaştırarak aralarında rabıta ve kardeşlik sağlayacağı, kardeşlik de ittifak ve ittihat husule getireceği, bu da yardımlaşmayı meydana getireceği ve bu vesile ile de servet, medeniyet ve maarif, memleket genişliği gibi ilerlemeler husule geleceği cihetle maddi saadeti de temin eder.

2) Uhuvvet – Kardeşlik:

Uhuvvet, tek bir asla mensup olmak demektir. Hakikî uhuvvet, dinî uhuvvet ve vatanî uhuvvet adları ile üç kısma ayrılır.

Hakiki uhuvvet (kardeşlik): Nesip yönünden kardeş demektir. Dini kardeşlik: Ebedi hayatı temin eden İslâm Dini’nde birleşmek demektir. Vatan kardeşliği: Bir şehirli, bir memleketli olmak veya bir devlete mensup bulunmak demektir.

Bunlardan din kardeşliği, gerçek kardeşlik ile vatan kardeşliğinden daha büyük ve daha faydalıdır. Zira bunun faydası hem dünyevi hem uhrevi hem de ebedidir. Öbürleri ise ancak dünyevi ve sonludur.

İşte bunun için Cenab-ı Hak “Müminler kardeştirler.” buyurmuştur.

İslâm ulemasının büyüklerinden İmamı Gazali Hazretleri “İhyâu’l-Ulûm” adlı kitabında diyor ki: İslâm Dini nazarında, İslâm kardeşliğinin üç derecesi vardır. En aşağı mertebesi, bir kimse kardeş edindiği kimseyi hademesi yerine koyup malının fazlasından onun ihtiyacını gidermektir. Orta derecesi, kardeş seçtiği kimseyi kendi nefsi durumunda sayıp bütün hal ve işlerinde onu kendine ortak kabul etmesidir. En üstün derecesi ise, kardeş edinmiş olduğu kimseyi nefsine tercih edip onun ihtiyacını kendi ihtiyacına tercih etmesidir.

İşte bu üçüncü mertebe, birbirini sevenlerin son derecesi ve sıddıkların en son rütbesidir ki bununla vasıflanmaları cihetiyle “kendi aralarında işleri şûra iledir.” (Şûra, 38) ayeti ile Sahabe-i Kirâm vasıflanmış ve övülmüşlerdir.

Kardeşliğin bu rütbesi hem malını, hem nefsini kardeşi uğrunda feda etmeyi icap ettirir. İşte bundan halk arasında dolaşan “nefis her şeyden önce gelir.” nazariyesinin doğru olmadığı anlaşılmaktadır. Zira herkes şahsına ait hasis menfaatlerini takip edecek olursa zaruri olarak umumi menfaat ortadan kalkacağı gibi onun zımnında şahsi menfaat da bozulmuş olur.

Fakat her fert başkalarının menfaatini kendi menfaati üzerine tercih edecek olursa, tabiatıyla diğerleri de onun menfaatini kendi menfaatleri üzerine tercih edeceğinden Umumi menfaat temin olunur; muvazene sağlanır: Bunun içinde hususi menfaat da sağlanmış olur.

Kardeşliğin Örnekleri:

Bir adam Sahabe-i Kirâm’dan Ebu Hureyre (radıyallâhu anhu)’ya gelip “Ben seninle kardeşlik etmek istiyorum.” der. Ebu Hureyre Hazretleri: “Kardeşliğin hakkı nedir bilir misin?” diye sorar. Adam da “Hayır, bana öğret” der. Ebu Hureyre Hazretleri “Altın, gümüş ve sair malik olduğun mallara benden fazla istihkakının olmamasıdır.” cevabını verir. O adam: “Ben daha henüz bu mertebeye ulaşamadım.” demesi üzerine Ebu Hureyre Hazretleri: “Öyle ise sen benimle kardeşlik bağı kurmaya layık değilsin.” buyurmuşlardır.

Sahabe-i Kirâm’dan Ali bin Hüseyin Hazretleri bir adama sorar: “Sizden biri diğer birinin cebine, kesesine elini sokup dilediği kadar para alabilir mi?” O adam “Hayır!” diye cevap vermesi üzerine: “Öyleyse sizin aranızda kardeşlik yoktur.” buyurmuştur.

Demek oluyor ki bir millet arasında zikrolunan derecelerden birine tesadüf olunursa aralarında gerçek İslâm kardeşliği kurulmuş ve vücut bulmuş demektir. Yok eğer zikrolunan derecelerden hiç birine tesadüf olunmuyorsa onların arasında aslında gerçek kardeşlik kurulmamış ve asla vücut bulmamış demektir. Yalnız aralarında cereyan eden dış görünüş, resmi bir birleşme ve yalandan ibarettir. Bu da hem şer’i bakımdan ve hem de akli bakımdan ret edilmiş ve muteber değildir.

Son zamanlarda Müslümanlar arasında kardeşlik denilen durum işte hep böyle dıştan görünen bir çeşit yalancılık ve kardeşlik kisvesi altında yağcılık, riya, nifak, şahsi menfaat takibinden başka bir şey demek değildir. Yoksa hakiki kardeşlik olsa ümmet arasında nifak belirtisinden ibaret olan tefrika, perişanlık, fitne ve fesat gibi haller zuhura gelmezdi. Şahsi menfaat peşinde koşulmazdı. Aksine umumi menfaat temin olunur, ümmetin salahı ve memleketin selameti vücut bulurdu. Hâlbuki bugün hal ve hareketler hep bunun aksinedir. İslâm Dini’nde gerçek dini kardeşlik ta Peygamber Efendimizin asrında kurulmuştur.

Şöyle ki:

Cenab-ı Peygamber Efendimiz Sahabiler arasında iki defa kardeşlik akdini icra etmişlerdir.

İlk defa Mekke’de hassaten muhacirler arasına kardeşlik akdinde bulunmuşlardı ki bu kardeşlik Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer, Hz. Talha ile Hz. Zübeyr, Hz. Osman ile Hz. Abdurrahman bin Avf, Hz. Hamza ile Zeyd bin Harise arasında icra buyurulmuştu. O esnada Hz. Ali: “Ya Resûlullah! Ashabın arasında kardeşlik kurdurdun. Hani, benim kardeşim kimdir?” diye sormuş, bunun üzerine Cenab-ı Peygamber Efendimiz “Kardeşin benim.” buyurarak muhterem zatı ile Hz. Ali arasında da kardeşlik bağı kurulmuştur.

İkinci defa olarak Medine’de muhacirlerden 45 zat ile ensardan 45 zat arasında kardeşlik bağı kurulmuştur. Bu kardeşlik anlaşması Hz. Enes’in evinde veya Mescid-i Nebevi’de icra olunmuştu. Bu defakinde bu zevattan biri vefat edince yakın akrabadan sonra kardeşi olan zat ona varis olmak üzere bir kitap yazılmıştı. Fakat daha sonra bu hüküm nesh olunmuştur.

Cenab-ı Peygamber Efendimizin İslâmiyet’in ilk devrinde Sahabe-i Kirâm arasında kardeşlik tesis etmesi pek büyük bir siyaset idi. Zira Sahabiler İslâm Dini’ne girmekle aralarında dini bir rabıta, bir İslâm kardeşliği hâsıl olmuş idiyse de esasen birbirlerine muhalif ve muarız bulunan kabilelerin fertlerinden bulundukları cihetle aralarında muhalefet zuhur ederek dini bağların fiili neticeleri görülmemek veya büsbütün bozulmaya maruz kalmak ihtimalleri vardı.

İşte bunun için Cenab-ı Peygamber Efendimiz bir yandan Sahabe-i Kirâm hazeratına Kur’ân’ın yüce ahlâkını öğretip iç dünyalarını temizlemeye ve itikatlarını kuvvetlendirmeye himmet ederek manevi bakımdan, diğer yandan da kardeşlik bağlarını kurup zahiri olarak birbirlerine bağlanmaya gayret göstererek manevi bakımdan arlarında bulunan dini rabıta ve İslâmî kardeşliği son derece kuvvetlendirip hepsini yekvücut olmuşçasına birleştirmişti. İşte bunun netice ve semeresi olarak Sahabe-i Kirâm hazretleri arasında tek bir irade üzere hareket, tek bir gaye, bir maksat ve bir emele doğru müttefik olarak çalışıp dururlardı.

Gerek Asr-ı Saadet-i Nebevi’de ve gerekse Hulefa-i Raşidin devirlerinde vuku bulmuş olan bunca büyük muvaffakiyet ve zaferlerin hepsi işte bu İslâm kardeşliğinin, bu gerçek sevginin ve bu üstün ahlâkın netice ve semeresi idi.

İslâm’ın ilk devirlerinde kurulmuş olan İslâm kardeşliği maddi ve manevi bakımdan temel metanetini muhafaza ettikçe Müslümanlar daima terakki etmişler, daime muzaffer ve muvaffak olmuşlardı. Fakat sonraları Diyanet-i Muhammediye ve Hükümet-i İslâmiye’nin düşmanları bulunan “Fırak-ı Dâlle ve münafikin” tarafından İslâm’ın kuvvet ve satvetinin temeli olan itikat bozgunluğu, ahlâk bozgunluğu ve diğer yandan sefahat baş göstermeye başlamakla zaruri olarak İslâm kardeşliği za’fa uğramış ve bunun neticesi olarak Müslümanların o parlak muvaffakiyet ve zaferlerine durgunluk arız olmuştu.

Müslümanlar arasında itikat ve ahlâk bozgunluğu yükseldikçe o nispette de İslâm kardeşliği gerilemiş ve daha sonraları İslâm’ın kuvvet ve satvetinin temeli olan İslâm kardeşliği büsbütün kaybolduğundan İslâm’ın kuvvet ve satveti kaybolmuş, her tarafta İslâm hükümetleri yıkılıp yok olarak bütün Müslümanlar zillet ve hakarete uğramış ve din düşmanlarının esaretine mahkûm olmuşlardır.

Bundan sonra Müslümanlar İslâm’ın ilk devrinde olduğu gibi ne gerçek bir İslâm kardeşliğinin kurulmasına teşebbüs etmişler ve ne de öyle kuvvetli bir adil hükümete nail olmuşlardır.

Demek oluyor ki Müslümanların bütün çektikleri zillet ve esaretler kendi itikatlarının, kendi ahlâklarının ve kendi amellerinin günahıdır. Hâsılı muhabbet ve kardeşliğin pek çok faydaları vardır. Hatta adalet bile muhabbet ve kardeşliğin halefidir. Onların bulunmadığı yerlerde kullanılır. Bir millet arasında sevgi ve kardeşlik olsa adalete bile ihtiyaç duymazlar. Muhabbet ve kardeşlik azametten daha üstündür. Zira muhabbet ve azamet nefret ve ayrılığı, sevgi ve kardeşlik ise ülfet ve irtibatı icap eder. Dolayısıyla sevgiden dolayı gösterilen itaat, korkutmaktan dolayı gösterilen itaatten daha üstündür. Çünkü itaat korku sebebinin yok olmasıyla ortadan kalkar. Artık yukarıda ileri sürülen sebeplerle gerçek dini kardeşliğin maddi faydaları ve ortadan kalkmasıyla hâsıl olacak maddi zararları anlaşıldıktan sonra biraz da zikrolunan kardeşliğin manevi ve uhrevi faydalarından bahsedelim:

Din kardeşliği ahiret âleminde en yüksek derecelere nail olmayı icap eder. Çünkü Cenab-ı Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Bir kimse Allah’ın rızası uğrunda diğer bir kimseyi kardeş edinmiş olursa Allah onu cennete sair amellerinden hiçbiri ile nail olamayacağı dereceye yükseltir.”

Sahabe-i Kirâm’dan İdris el-Hıvlani Hazretleri Hz. Muaz’a hitaben: “Allah rızası uğrunda seni kardeş edindim.” demesi üzerine şöyle demiştir: “Müjdelerim ki Peygamber Efendimizden işittim. Şöyle buyurmuşlardır. “Ayın on dördüncü gecesi gibi yüzleri nurlanmış, halktan bir topluluk için kıyamet gününde arş-ı a’lâ’nın etrafına kürsüler konulur. O gün herkes kıyametin dehşet ve şiddetinden korktuğu halde onlar asla korku ve kederden bir şey duymazlar. İşte bunlar Allah’ın dostlarıdır.” O esnada Sahabilerden biri “Ya Resûlullah! Onlar kimlerdir?” diye sorar. Peygamber Efendimiz de: “Onlar sırf Allah rızası için birbirlerini sevenlerdir.” buyurmuşlardır.

Dolayısıyla buraya kadar arz olunan tafsilattan gerçek sevginin ve İslâm kardeşliğinin hem dünya ve hem de ahiret saadetinin temeli olduğu anlaşılmaktadır.

3) Yardımlaşma:

Gerçek İslâm kardeşliğinin icaplarından olarak Müslümanların birbirlerine karşı mükellef oldukları vazifelerden biri de “teavün ve tenasür”dur.

Bütün insanlar şeriat ve akla göre birbirlerine yardım etmek mecburiyetindedirler.

Çünkü bir insan ne kadar zengin, ne kadar güçlü ve kuvvetli olursa olsun ve ne kadar şanlı ve şerefli ve rütbeli bulunursa bulunsun, gerek büyük ve gerek küçük bütün ihtiyaçlarının yerine getirilmesinde mutlaka kendi cinsinin yardımına muhtaç olduğu apaçıktır.

Zira insan, ihtiyaçlarının en basiti olan bir parça ekmeğin meydana gelmesinde bile binlerce insanın fikir, söz, mal ve hareket bakımından himmet ve yardımlarına muhtaçtır. Çünkü zirai alet ve edevatlarımız bir zamanlar arzın derinliklerinde madenler halinde bulunurken bir takım insanların onu bulup çıkarmaları ve bir kısım insanların da lazım gelen yerlere sevk etmeleri, diğer bir sınıf halkın da alet haline sokmaları ve bir kısım halkın da hayvanlar besleyip yetiştirmeleri, bir kısmının da tarlayı sürerek, tohum ekerek, mahsulleri devşirerek, döğerek, savurarak, binlerce sıkıntı çektikten sonra buğdayı meydana getirmeleri ve diğer bir sınıf halkın da çalkalayıp, yıkayıp değirmende öğüterek un haline getirmeleri ve bir kısım halkın da eleyip yoğurup pişirerek ekmek haline koymaları ile binlerce insanın yardım ve emeği bir araya geldikten ve pek çok safhalardan geçtikten sonra hayatın devamına sebep olan ekmek meydana geliyor da onun insan gıdasını temin ediyor.

İnsan yalnız ekmeğe değil, daha pek çok şeylere muhtaçtır. Hâlbuki onların hepsi de binlerce insanın emek ve yardımı ile meydana geliyor. Dolayısıyla bir insan ihtiyaçlarının elde edilmesinde mutlaka kendi cinsinin yardımına muhtaç olduğu hakikati ortaya çıkmaktadır. Şu halde kendi cinsinden bir hususta yardıma ve pek çok menfaatlere nail olup da onlara karşı hiçbir iyilikte bulunmamak, teşekkür etmemek ve minnettar olmamak ise şeriat, akıl ve adet bakımından son derece çirkin ve iğrençtir. Dolayısıyla herkes bizzat görmekte olduğu iyiliğe karşı kendi cinsine elinden geldiği kadar yardım etmekte bulunması akıl ve insanlığın iktizasıdır.

Şeriat nazarında insanoğlundan her fert kendi cinsine, bilhassa ihtiyaç sahibine, hayırlı işlerde, mal, söz ve bedenle yardım etmek üzere memur ve mükelleftir. Zira Maide suresinin 3. ayetinde: “İyilik ve tekvâ üzere birbirinizle yardımlaşınız, kötülük ve insanlar küfür, masiyet ve zulümde birbirlerine yardım etmekten nehy olunup ancak hayırlı işlerde birbirlerine yardım ve destekte bulunmak üzere memur ve mükelleftir.” Dolayısıyla bu ayetle medeniyet ve terakkinin zulüm ve esaretten kurtulmanın esas temelleri gösterilmektedir.

Sözle yardım:

Kendi cinsini doğru ve iyiye yöneltme, mal, ilim ve rütbe yönünden derece ve mertebeleri yüksek olup kendilerine halkın ihtiyacı bulunan zatlar arasında ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermek için dili ile şefaat etmek, gerek huzurlarında gerek arkalarında halkın ayıp ve kabahatlerini söylemekten, kötülemekten kaçınmaktır.

Cenab-ı Peygamber Efendimiz: “Dilin sadakasından daha üstün hiçbir sadaka yoktur.” buyurmuştur.

Sahabilerden bazıları “Lisanen sadaka nasıl olur, Ya Resûlullah!” diye sorunca: “Kan akıtmaktan korunmayı icap eden ve başka birine menfaat sağlayan dil ile şefaat etmekten ibarettir.” buyurmuştur. Bir hadislerinde de şöyle buyurmuşlardır:

“Bir mecliste oturan iki kimse arasında emanet ve oturma hakkı vardır. Dolayısıyla onlardan biri diğerinin sırrını ve kabahatini ifşa ve izhar etmesi helal değildir.”

İşte bu hadislerde Cenab-ı Peygamber Efendimiz ümmetini sözle yardımlaşmaya çağırıyor.

Bedenle yardım:

Müslüman kardeşlerinden biri bir işle meşgulse ona yardım etmek, hayırlı bir iş hususunda unutkanlığı olmuş ve hata etmişse hatırlatmak, hasta ise ziyaret etmek gibi mümkün olduğu kadar kendi cinsinin ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçları gibi büyük bir arzu ve hevesle fi’li olarak icra etmek demektir.

Cenab-ı Peygamber Efendimiz: “Bir kimse mümin kardeşlerinden birinin ihtiyacını giderir ve işini bitirirse sanki o kimse bütün ömründe Cenab-ı Hakka hizmet etmiş gibi sevap kazanır.” buyurmuşlardır.

Diğer bir hadislerinde de şöyle buyurmuşlardır: “Bir kimse Müslüman kardeşlerinden birinin ihtiyacı uğrunda gece veya gündüz bir saat kadar çalışırsa gerek o işi yapsın ve gerek yapmasın, onun bu hareketi iki ay caminin bir köşesinde çekilip ibadet etmekten daha hayırlıdır.” Ayrıca Peygamberimiz: “Gerek zalim, gerek mazlum olsun kardeşine yardım et!” buyurması üzerine sahabeden bazıları: “Ya Resûlullah Mazlumu zulümden kurtararak yardım edersek de zalim hakkında ne şekilde yardım edelim?” diye sormuşlar. Peygamber Efendimiz de: “Zulümde bulunmaktan men’ ile ona da yardım etmiş olursunuz.” buyurmuşlardır.

Evet, zalim alışkanlık haline getirmiş olduğu zulüm üzerinde durduğu halde bırakılıp zulümden men’ edilmeyecek olursa, bundan evvel yapmış olduğu zulümlerden daha nice benzerini yapacağı ve daha pek çok insanı zarara sokacağı ve Dolayısıyla mutlaka ya dünya veya ahirette en büyük cezaya uğrayacağı muhakkaktır. Fakat zalim zulmünden men’ edilirse, zulmünü çoğaltmaktan ve buna terettüp edecek en şiddetli cezadan kurtulacağı ortadadır.

Bu ise o adam hakkında çok büyük bir yardım demektir. Bu hadis- i şeriflerle de Cenab-ı Fahr-i Âlem Efendimiz ümmetlerini beden ve hareketle yardıma çağırmaktadır.

Malla yardım:

Müslüman kardeşlerine ve hususiyle onlardan ihtiyaç sahiplerine ve ihtiyacı tahakkuk ettiği zaman İslâm Hükümetine teberru’, yardım ve borç vermek suretiyle malla yardımda bulunmak, ihtiyaçlarını yerine getirmekten ibarettir.

Peygamber Efendimiz Hazretleri şöyle buyurmuşlardır: “Bir kimse diğer bir kimseye muayyen bir zamana kadar borç olmak üzere bir dinar verirse, ödeme müddetine kadar o kimse için her gün sadaka sevabı vardır. Ödeme müddeti geldikten sonra yine bekleyecek olursa her gün o alacak miktarı bir sadaka vermiş gibi ecir ve sevaba nail olur.

İşte bu hadis-i şeriften dolayıdır ki seleften bazıları bütün ömürlerinde her gün borçlu üzerinde olan alacağı miktarı sadaka vermiş gibi sevaba nail olmak için alacaklısının borcunu ödememesini arzu ederlerdi.

Diğer bir hadis-i şeriflerinde buyurmuşlardır ki:

“Allah katında insanların amellerinden en sevgili ve en muteberi, bir mü’minin kalbine sevinç vermek veya ondan bir gam ve kederi gidermek veyahut ta borcunu ödemek veya karnını doyurmaktır.” Başka bir hadis-i şeriflerinde de: “İki çeşit çirkin haslet vardır ki onların üstünde daha büyük bir fenalık yoktur. Biri Allah’a şirk koşmak, diğeri kullarına zarar vermektir. İki mümtaz haslet vardır ki onların üstünde hiç hayır ve iyilik tasavvur olunamaz. Biri Allah’a iman, diğeri de gerek Müslim, gerek gayrimüslim, bütün Allah’ın kullarına fayda verecek hâl ve hareketlerde bulunmaktır.” buyurmuşlardır.

İşte bu hadis-i şeriflerle de Cenab-ı Peygamber Efendimiz ümmetlerini mali yardımlara davet etmektedir.  

 

 

İSKİLİPLİ MEHMED ATIF EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 38
Toplam 81269
En Çok 670
Ortalama 222