MUSTAFA KEMALİN BİR GAZETEYE VERDİĞİ DEMECİN TAHLİLİ - ŞEYHU`L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

16-02-2020

MUSTAFA KEMALİN BİR GAZETEYE VERDİĞİ DEMECİN TAHLİLİ
-ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

Burada Mustafa Kemal'in Fransız yazar Maurice Bourneaux'ya verdiği bir demeç üzerinde durmak istiyorum. Bu demeç Vatan gazetesinin 302. sayısından alınmıştır.

“Türklerin en mutlu tarihi dönemleri, sultanların halife olmadıkları dönemlerdir. Daha sonra bu sultanlardan biri, servet ve nüfuzunu kullanarak hilâfeti ele geçirdi. Oysa Peygamber, öğrencilerine, halkların yönetimini üstlenmelerini değil, onları İslamiyet'e davet etmelerini emretmiştir. Bunun tersi aklından bile geçmemiştir.

Hilafet, hükümet ve siyaset demektir. Halife bu görevini yerine getirmek isteyip, tüm Müslüman halkları yönetmeye kalksa bunu nasıl başaracak? Halifenin, tüm İslâm halkları üzerinde velâyetinin gereği dini görevini yerine getirmesi, gerçeklerden değil, kitaplardan alınmış bir düşüncedir. Ne İranlılar, ne Afganlar, ne de Afrika Müslümanları şimdiye kadar İstanbul halifelerinin hükmüne girmiş değillerdir.

Eski geleneklerimize saygı göstererek halifeye dokunmadık. Onun ve ailesinin geçimlerini ve gereksinmelerini üstlendik. Türk halkı, İslâm âleminde halifenin nafakasını yüklenen tek halktır. Halifenin ilişkilerinin tüm Müslüman halkları kapsaması gerektiğini savunanlar, şimdiye kadar hilâfetin yüklerine iştirâk etmedirler. Şimdi ne istiyorlar? Türk halkının tek başına hilâfet yükünü taşıması, halifenin nüfuz ve yönetimini gözetmesi haksızlıktır."

Hilâfetin, Osmanlılara mutsuzluk getirdiğini söylemesi, vicdanındaki hilâfet karşıtlığından kaynaklanmaktadır. Peygamber'in ashabını, öğrencileri şeklinde ifade etmesi ise onun Peygamber'i bir zaviye şeyhi veya bir ekol öğreticisi olarak düşündüğünü ya da Hz. İsa'nın havarilerini onun öğrencileri olarak ifade eden Hristiyan kültüründen ilhamla bu değimi aldığını gösterir.

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkındaki sözlerinden ise, itikadi bozukluk ve çelişki sezilmektedir. Bu adamın sözlerinden, şunlar anlaşılıyor:

Tüm Müslüman halkları kapsayan hilâfet, mânâsız bir lâfızdan ibarettir. Çünkü hilâfet hükümet demektir. Ancak halifenin yeryüzünün doğusuna, batısına yayılmış birçok Müslüman halklar üzerinde hiçbir hükümet yetkisi ve otoritesi yoktur. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) İslâm hükümetinin değil, İslâm davetinin neşredilmesini emretmiştir. Tüm Müslümanların velayetine bağlı oldukları İslâm hilâfeti, anlamı gerçekleşmemiş bir lâfızdan ibarettir. Dolayısıyla biz de, eski geleneklerimize saygı göstererek, hilafet ismini koruduk, halifenin nafakasını üstlendik. Türk halkı, tek başına bu yükü üstlenmeye devam ediyor. Diğer Müslüman halkların ise bu yükün taşınmasında hiçbir katkıları olmamıştır. Onun için, hilâfet bizim iç meselemizdir, diğer Müslümanların buna karışma veya bizim halifeyi yetkilerinden soyutlamamıza itiraz hakları yoktur. Türk milletinin tek başına halifenin nafaka ve giderlerini üstlenmesi, halifenin nüfuz ve otoritesine boyun eğmesi haksızlıktır.

Mustafa Kemal'in söz ve tevcihatının özeti bu. Sözlerinden başka türlü anlamlar çıkarılması ise mümkün değildir.

Görüldüğü gibi, o, hilâfete İslâmi nazarla değil, Selanikli tüccar gözüyle bakıyor. Bir İslâm önderi (!) hilâfete böyle mi bakar? Hilâfete bu gözle baktığı içindir ki, halifenin nafakasıyla ilgili sözlerini sık sık tekrarlıyor. Daha dün, zaman dalgalarının suyun altındakileri üstüne vurması gibi, hilâfetin yetiştirip yükselttiği bu adam bugün halifenin nafakasını, halifenin ve İslâm ümmetinin başına kakıyor. Ayrıca Türk milletinin tek başına halifenin nafakasını üstlenmesini, halifeye ait yetkilerin gasbedilmesine gerekçe olarak takdim etmek istiyor.

Şimdi ona sormak gerek: Türk milleti, senin hükümetinin halifeden daha az olmayan nafakasını nasıl üstleniyor?

Kendisinin devlete hizmet ettiğini, birkaç vilayetini kurtardığını söyleyecek, bununla övünecek. Oysa vilayetlerin birkaç misli fazlasını Birinci Dünya Savaşı'nda ordu komutanlığı yaptığı yerlerde kaybetmiştir. Osmanoğulları ise, onun ve diğerlerinin kaybedip kazandıklarının tümünü kazanmış ve asırlar boyunca bu devlete hizmet etmişlerdir.

Onun kurduğu yönetimin, Türk halkı üzerindeki yük ve ağırlığı, sultanların yük ve nafakalarından kat kat daha fazladır.

Mustafa Kemal hilafet hükümetinin tüm Müslüman toplulukları kapsamadığını, dolayısıyla halifenin hükmünü geçiremediği halklarla bir ilgisi olamayacağını söylemek isterken, hilâfetin hükümetten ibaret olduğu gerçeğini itiraf etmektedir. Onun bu ifadesinden şöyle bir netice çıkmaktadır: Halife, hükümet etme yetkisini yitirdikten sonra, Türk halkıyla da bir ilgisi kalmamıştır. Şöyle diyor: "Gelenekler gereği halifeye dokunmadık." Yani halife ismen kalacaktır. Mustafa Kemal'in sözlerinden anlaşılan budur. Ayrıca kitabımızda açıklamak istediğimiz gerçeği itiraf etmektedir: Hilâfet hükümetten ayrılamaz. Mustafa Kemal'e kullukları gereği hakkı yerinden saptıran yazar ve alimlere ithaf ediyorum. İşte, efendiniz bu itirafıyla, sizlerden biri olduğunu ilan etmekte!

“Nitekim (dine aykırı olan işlerde) kendilerine uyulan (o peşinden gidilen günahkâr) kimseler, o gün azabı gördükleri vakit (kendilerine) uyanlardan hızla uzaklaşacaklar ve aralarındaki (yandaşlık ve liderlik gibi) bağlar kopacaktır." (Bakara, 166)

Doğrusu Mustafa Kemal'in yakın bir zamanda, kendisine tâbi olanlar ve yolunu destekleyenlerden hızla uzaklaşacağını tahmin etmemiştik.

Artık onlara bir ihtiyacı yoktur. Çünkü hilâfetin hükümetten soyutlanması operasyonunu bunları kullanarak başarıyla tamamlamıştır.

Şu anda onun yapmak istediği ikinci bir operasyon var: Diğer İslâm halklarının hilâfet meselesine karışmalarını önlemek. Bu operasyon gereği, hilâfet ve hükümetin birbirinden ayrılamayacağını, bilakis hilâfetin hükümet demek olduğunu itiraf ederek, onca yaptıkları ve söyledikleriyle çelişkiye düşmektedir.

Hilafet onun elinde çocuk oyuncağına döndü. Onunla dilediği gibi oynuyor. Hilâfetin Türk halkıyla ilişkilerinde onu hükümetinden dışlıyor; dışardaki İslâm halkıyla ilişkilerinde ise hilafetin hükümetsiz olamayacağını ilan ediyor.

Ayrıca onun sözlerinden, hükümet ve otoriteden yoksun bir hilafetin, hiçbir halkla ilişkisinin olamayacağı anlaşılıyor ki, bu çok doğrudur. Mustafa Kemal, böylece, kendini seven ve savunanların iddialarını bizzat çürütmüş oluyor. Özellikle de eski Lazkiye mutasarrıfı hilâfetin nüfuzunun, hükümetten ayrılmasından sonra, tüm İslâm aleminde daha çok artacağını iddia ediyordu. Bu adam ben patlıcanın değil, efendimin kuluyum diyen kimse gibi, hiçbir dini veya siyasî meselenin hizmetçisi değil, Mustafa Kemal'in Mısır için kiraladığı bir kölesidir. Efendisinin onu yalanlayıp utandırmasının bir önemi yok. Efendi ve kölesi, aralarında, İslâm ve Müslümanlarla diledikleri gibi oynamaktalar.

Fakat asıl üzücü olan, gaflet ve ahmaklıkları yüzünden Mustafa Kemal'in gönüllü savunuculuğunu yapan, din dışılığa yardım ettiği halde dini savunduğunu sanan kimselerin varlığı!

 

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 320
Toplam 150469
En Çok 855
Ortalama 253