SABIR CENNETE GÖTÜRÜR

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

05-04-2020

SABIR CENNETE GÖTÜRÜR

 

“Acaba sizden öncekilerin başlarına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeksizin, kolayca Cennet'e gireceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine ağır sıkıntılara ve zorluklara uğradılar, öylesine sarsıldılar ki, peygamberleri ile çevresindeki inanmışlar 'Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?" dediler. İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır.” (Bakara, 214)

 

Yüce Allah ilk müslüman cemaate böyle hitap ediyor, dikkatlerini kendilerinden önce yaşamış olan mümin cemaatlerin tecrübelerine ve seçilmiş kullarının eğitilmesine ilişkin ilâhî kanununa (sünnetullaha) yöneltiyor. O seçilmiş kullar ki, yüce Allah, sancağını onların ellerine veriyor, yeryüzünde halifesi olma emanetini, sistemini ve şeriatını omuzlarına yüklüyor. Bu hitap, aynı zamanda bu büyük görevi üstlenen, bu son derece önemli misyonu taşımayı seçen herkese yöneliktir.

 

Bu ayetin anlatmış olduğu tecrübe; köklü, düşündürücü ve ürkütücüdür. O dönemin peygamberi ile çevresindeki müminlerin sorusunu düşünelim. Bu soru hakka ulaştığı kesin olan bir peygamber ile kendi çevresindeki Allah'a inanmış kimseler tarafından soruluyor. Soru "Allah'ın yardımı ne zaman?" şeklindedir. Bu soru bize böylesine hakka ulaşmış kalpleri sarsan sıkıntının çapını somut olarak anlatacak niteliktedir. Sözünü ettiğimiz soylu kalpleri baskısı altına alan sıkıntı tarif edilmez boyutlara ulaşmış ki, bu kalplerden "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?" şeklinde bezginliği dışa vuran bir soru yükselmiştir.

 

Kalpler, bu sarsıcı sıkıntı karşısında sebat edince, direnişini sürdürünce, işte o zaman yüce Allah'ın vaadi gerçekleşir, O'nun yardımı imdada yetişiverir:

 

"İyi bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır."

 

Bu yardım onu hakedenler için hazır bekletiliyor. Fakat onu ancak sonuna kadar direnmeye devam edenler, sebat edenler hakedebilir. Sıkıntıya ve darlığa göğüs gerenler, sarsıntıya kapılmaksızın bu direnişi gösterenler, zulüm karşısında baş eğmeyenler, yüce Allah'ın bu yardımını dilediği kimselere göndereceğine kesinlikle inananlar, hatta sıkıntı doruk noktasına ulaştığı anlarda bile yalnızca Allah'ın yardımını gözleyenler; başka hiçbir çözüme, Allah'ın katından gelmeyen herhangi bir desteğe kesinlikle ümit bağlamayanlar bu yardıma hak kazanabilirler. Zaten sözkonusu yardım sadece Allah katından gelebilir.

 

İşte müminler bu kesin direniş sayesinde Cennet'é girerler, buna lâyık olurlar, buna öncelik kazanırlar. Cihaddan, imtihandan, sabırdan, direnişten, sebattan, sırf Allah'a yönelmekten, bilinçlerinde sırf O'nu yaşatmaktan, O'nun dışındaki herşeyle ve herkesle bağını kopardıktan sonra gelen bir hak ediştir bu.

 

Mücadele ve bu mücadele sırasında gösterilen sabır, vicdanlara güç verir; onlara kendilerini aşma imkânı sağlar; onları potasında eritip arındırır; cevherlerini saf ve parlak hale getirir. İnanca derinlik, güçlülük ve canlılık bağışlar. Bunun sonucu olarak o inanç sistemi düşmanlarının gözünde bile parlak görünür. O zaman sözkonusu düşmanlar akın akın Allah'ın dinine girerler. Bu, dün olduğu gibi bugün de daha yolun başında taraftarlarının birçok eziyetle karşılaştığı her hak davanın karşılaşacağı bir sonuçtur. Öyle ki, bu taraftarlar karşılaştıkları eziyetlere sabırla katlandıklarında daha önce kendileri ile savaşan düşmanlarının saflarına katıldıkları, en şiddetli hasımların ve katı inatçıların kendilerini desteklemeye yöneldikleri görülür.

 

Üstelik böyle birşey olmasa bile aslında bundan daha önemlisi meydana gelir. Hücuma uğrayan çağrının taraftarlarının ruhları bütün yeryüzü güçlerinin, bu güçlerin şerlerinin ve fitnelerinin üzerine yükselir. Bu ruhlar rahat ve refah düşkünlüğünün, son olarak da yaşama hırsının tutsaklığından kurtulur. Bu kurtuluş bütün insanlık hesabına bir kazanç olduğu gibi dünyaya ve sıkıntılarına tepeden bakma yolu ile bu sonuca ulaşmış olan ruhlar hesabına da bir kazançtır. Öyle değerli bir kazanç ki, Allah'ın yüce sancağım yükseklerde dalgalandırma görevini, O'nun emanetini, dinini ve şeriatını üstlenmiş olan müminlerin çekmiş oldukları bütün acılardan ve sıkıntılardan daha ağır basar.

 

Bu kurtuluş, sahibini son çözümde Cennet hayatına lâyık hale getirecek faktördür. İşte yol budur. Yüce Allah'ın gerek ilk müslüman cemaate ve gerekse her kuşaktan müslümanlara anlattığı gibi yol budur. İşte yol budur. Yani iman ve cihad, sıkıntı ve meşakkat, sabır ve direnme ve sırf Allah'a yönelme yolu. Arkasından zafer ve daha sonra da Cennet mutluluğu gelir.

 

Elimizde iman davasına ilişkin büyük bir hakikat bulunmaktadır. İslâm davetçilerinin sürekli olarak hatırlamaları; derinden derine düşünmeleri, bunun imanî, pratik ve psikolojik muhtevasını iyice kavramaları gerekiyor.

 

Allah'ın Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), müşrikleri sadece Allah'ın ubudiyyetine çağırırken, hiç şüphesiz bunu mücerred bir inanç ve gönül işi bir itikad planında yapmıyordu. Eğer durum böyle olsaydı, mesele çok kolay halledilirdi.

 

Müşriklerin savunduğu karmakarışık şirk akidesi, İslâm'ın apaçık, sade ve güçlü akidesine, kesinlikle karşı koyacak kuvvet ve sağlamlıkta değildi. Müşriklerin Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e inatla karşı koyuşlarının asıl nedeni, akidenin getireceği düzen ve yönetimdi.

 

Tarihsel rivayetlerin anlattığı ve Kur'an-ı Kerim'in sık sık üzerinde durduğu gerçek budur.

 

Yâni bu inatçı karşı koyuşun asıl nedeni, toplumsal mevkilerdi. O günkü ortamda egemen olan övünç vesilesi yargılardı. Ve tüm bunların gereği olan maddi çıkarlardı.

 

İşte bozuk ve çürüklüğü besbelli olan şirk akidesiyle sağlam ve dosdoğru İslâm akidesine karşı cephe almalarının asıl nedeni buydu.

 

Cahili hayatın biçim ve çıkarları, lezzet ve şehvetleri ise daha başka nedenlerdi. Hiç şüphesiz bu nedenler de müşriklerin inat ve direnişlerini arttırmaya yaramıştır. Yeni akideye ve bu akidenin getirdiği ahlakî ve ruhî üstün değerlere karşı daha da sertleşmelerini sağlamıştır. Çünkü bu akide üstün ahlâkî değerleriyle, zevk ve şehvetlerin azgınlığına müsaade etmiyordu. Ahlakî kayıtlardan uzak, çılgınca cahilî hayata göz yummuyordu.

 

İşte ilk İslâm davetine, bu nedenlerin tümüyle karşı konuluyordu. Yani; toplumsal makam ve değer ölçülerine, hakimiyete, mal ve çıkarlara ilişkin nedenler ile gelenek ve göreneklere, yerleşik yaşam biçimine ve hiçbir ahlakî değeri kabul etmeyen sınırsız özgürlüklere ilişkin nedenlerin tümü bir arada engel teşkil ediyordu.

 

Ve aynı nedenler her yerde ve her kuşakta aynı işlevi yerine getirmektedirler. Yani İslâm davasına karşı koyuşun değişmez nedenleridir bunlar. Çünkü akide kavgasının değişmez inatçı düşmanları vardır. Hemen bitmeyecek bir kavgadır bu. Pek çok zorlukları, sorumlulukları ve yükümlülükleri vardır. Ve tüm bunlara rağmen direnmeye devam etmek, muhakkak ki büyük bir meşakkat demektir.

 

Bundan dolayı İslâm davetçileri, nerede ve hangi zamanda bulunursa bulunsunlar, Yüce Allah'ın aşağıdaki buyruğunda saklı bulunan büyük gerçeği kalblerinde yaşatmak zorundadırlar:

 

 "Rabbinin hükmü (gelinceye kadar) sabret. (Müşrik) günahkâr veya kafirlere sakın itaat etme." (İnsan, 24)

 

Bu ayetin Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e nazil olduğu şartlar, muhakkak ki belirli bir savaşın şartlarıydı. Bunlar bir İslâm davetçisinin nerede ve ne zaman bir savaşı varsa söz konusu olabilen şartlardır.

 

Allah'ın Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Rabbinden insanları uyarma görevini alınca kendisine: "Ey örtüye bürünmüş adam! Kalk ve uyar" (Müddessir, 1) diye emredildi.

 

O, kalktığı zaman söz konusu tüm engel ve nedenleri karşısında bulmuştu. İnsanları, yeni davetten alıkoyan, sahip oldukları batıl inançla harekete koyulan ve şiddetli bir tepki göstermekle sonuçlanan tüm nedenler...

 

İnanç ve yönetimlerini, makam ve çıkarlarını, kurulu düzenlerini, lezzet ve şehvetlerini, yani bu yeni davetin şiddetle tehdit ettiği her şeylerini korumak için inatçı bir savunmayla sonuçlanan küfrün engel ve nedenleri...

 

Müşriklerin bu şiddetli tepkisi çeşitli biçimlerde gerçekleşti, öncelikle mü'min azınlığa işkence yoluna başvurdular. Yeni davaya uymuş bu azınlığı tehdit ve işkenceler yoluyla inançlarından çevirmeyi denediler. İslâm akidesini, çeşitli töhmet ve yöntemlerle çarpıtmaya ve kötü göstermeye çalıştılar. Amaçları yeni mü'minlerin davaya katılmamasıydı. Bununla beraber insanların akide sancağına katılmasını önlemek; imanın hakikatini tanıyıp tadan kimseleri fitne ve eziyete vermekten daha kolay yapılabiliyordu.

 

 

Bununla da kalmadılar. Tüm bunları yaparlarken dava sahibi Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile uğraşmaktan geri kalmıyorlardı.

 

Kimi zaman cazip gelecek teklifler yaptılar.

 

Kimi zaman tehdit ve eziyet yoluna başvurdular.

 

Tüm arzuları, O'nunla orta bir yolda anlaşmaya varmaktı. Karşılıklı olarak razı olacakları bir noktada anlaşmaktı. Çünkü bu, insanların geleneksel bir alışkanlığıydı. Çıkarların çatıştığı noktada orta yol çözümlerine başvurmak bir gelenek olagelmiştir. Maslahatlar, çıkarlar ve bilinen dünya işleri konusundaki orta yollar...

 

Bu ve buna benzer yöntemler, davetçilerin her zaman ve her kuşakta karşılaşabileceği yöntemlerdir. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), -Allah'ın fitneden ve insanların şerrinden koruduğu bir Resul olmakla beraber- bir insandı. Bir avuç zayıf mü'minle ağır bir hayat pratiğine göğüs geren bir insan...

 

Yüce Allah, onun bu durumunu muhakkak ki biliyordu. Bundan dolayı da onu bu ağır şartlar karşısında yalnız, tek başına ve yardımsız bırakmıyordu. Yol işaretlerini kendisine göstermeden bırakmıyordu. Bu yardım, bu destek ve bu yol işareti de şuydu: "Hiç şüphesiz biz Kur'an'ı bölüm bölüm üzerine indirdik." (İnsan, 23)

 

Bu, birinci uyarı işaretiydi.

 

Bu davanın başvuru kaynağı ve hakikatinin çıkış noktası; muhakkak ki bu kitaptır. O, Allah'tan gelen biricik kaynaktır. Bu Kur'an'ı, bu davanın kaynağı olması için indirmiştir. Bu davanın başka hiçbir kaynağı da yoktur.

 

Şu halde Kur'an hakikatini; bu kaynaktan beslenmeyen başka bir kaynakla karıştırmak mümkün değildir. Çünkü bu kaynaktan başka hiçbir yerden bilgi alınamaz, medet beklenemez ve ödünç alınamaz.

 

Bu akide konusunda başka bir yerden hiç bir şey alınamaz ve buna hiç bir şey karıştırılamaz.

 

Bu Kur'an'ı indiren ve onu bu davanın kaynağı kılan Yüce Allah, bu davayı asla yardımsız bırakmayacaktır. Bu dinin davetçilerini kesinlikle yalnız bırakmayacaktır. Çünkü davetçiyi görevlendiren de O'dur. Kur'an'ı indiren de O'dur.

 

Batıl ise mü'minlerin üzerine varacaktır. Şer kuvvetler şişine duracaktır. Mü'minler eziyete uğrayacaktır. Fitne, onları kovalayıp duracaktır. Allah'ın yolundan alıkoymak İslâm düşmanlarının vazgeçilmez silahıdır.

 

Onlar bu işi ısrarla yapıp duracaklardır. Kendi inanç, yönetim ve geleneklerinden çok; içine boğuldukları fesat ve şerri korumaktan daha çok bu konuda ısrar edeceklerdir. Barış yapmayı, bir ülkeyi ikiye ayırmayı ve orta yolda anlaşmaya varmayı, kendileri teklif edeceklerdir. Böylesine olumsuz şartlarda bu tür teklifleri reddedip kabul etmemek zor bir iştir.

 

Ama işte tam böyle bir sırada Yüce Allah'tan ikinci bir uyarı işareti geliyor:

 

"Rabbinin hükmü (gelinceye kadar) sabret. Günahkâr veya kafirlere sakın itaat etme."

 

Her şey, Allah'ın takdirine bağlıdır. Batıla mühlet ve kötülüğe süre veren, mü'minlerin çektiği çile, deneme ve arınma dönemini uzatan O'dur. Ve O tüm bunları, kendi bildiği bir hikmete binaen yapar. Kaderini ve hükmünü icra etmesi için bunları yapar.

 

"Rabbinin hükmü (yazılmış va'di gelinceye kadar) sabret."

 

Fitne ve eziyetlere karşı sabret. Galebe çalan batıla ve çoğalan kötülüğe karşı sabret. Sana Kur'an'la gelen hakkın üzerinde daha çok sabret. Akide hesabına sana önerdikleri barışı ve orta yol çözümlerini dinlemeden sabret.

 

"Günahkâr veya kafirlere sakın itaat etme."

 

Çünkü onlar, seni iyilik ve itaate çağırmıyorlar. Seni hayra çağırmıyorlar. Onlar, günahkar kafirlerdir. Seni bir tür günah ve küfre davet ediyorlar, öyleyse seni yolun yarısında buluşmaya çağırdıklarında buna uyma. İlgini çeker ve seni razı eder zannıyla sana teklifler yapacaklar. Buna uyma. Çünkü onlar iktidar şehveti adına, mali ve bedenî şehvetler adına Hz. Peygamberi çağırıyorlardı. Başlarında reis olmaya ve en zengin adamları olmaya çağırıyorlardı onu. Hatta ona güzel kadınlarla evlenmeyi teklif ediyorlardı. Utbe b. Rebia O'na: "Gel bu işten vazgeç de seni kızımla evlendireyim. Kızım, Kureyş'in en güzel kızıdır," diyordu.

 

Kısaca onlar, her zaman ve her yerdeki davetçileri satın almak için batıl ehlinin bildiği tüm şehvetleri teklif ediyorlardı.

Yüce Allah ise uyarıyordu:

"Rabbinin hükmü (gelinceye kadar) sabret. Günahkâr veya kafirlere sakın itaat etme."

 

Yani buluşacağınız bir ortak nokta yoktur. Hayat sistemini onlarınkinden, evrensel düşünceni onların düşüncesinden, Sahip olduğun Hakkı onların batılından, imanını onların küfründen, nurunu onların karanlıklarından ve hakseverliğini onların cahiliyyesinden ayıran geniş iki yaka arasına hiç bir köprü atamazsın. Karşılıklı olarak geçiş sağlayan hiç bir köprü...

 

Öyleyse sabret. Bu iş uzasa da, fitne şiddetlere de; cazip teklifler gelse de ve yol uzasa da, sabret.

 

Allah'ın dinine davet eden kimselerin hatırdan çıkarmamaları gereken bir hakikat vardır. Bu, Yüce Allah'ın, ilk davetçi Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e bildirdiği hakikattir.

 

Yani bu davet görevini ona indiren, Allah'tır. Davanın sahibi O'dur. İndirmiş olduğu hakkın, kafir günahkârların çağrısını yaptıkları batılla bir arada yaşaması mümkün değildir. Bu hakla batılın yardımlaşması veya orta yol çözümlerinde anlaşması mümkün değildir. Hakkın davetçisiyle batılın davetçileri, hiç bir şekilde anlaşamazlar.

 

Çünkü hakla-batıl biribirinden tamamen ayrı iki hayat sistemidir. Birbirine asla kavuşmaz iki yoldur. Batıl, sahip olduğu güç ve debdebeyle mü'min azınlığa ve onların güçsüzlüğüne karşı bir zafer kazanmışsa bu; muhakkak ki Yüce Allah'ın takdir ettiği bir hikmet içindir. Allah; hükmünü verinceye kadar sabretmek zorunludur.

 

Dua ve tesbih ile Allah'tan yardım ve destek beklemek zorunludur.

 

Dua ve tesbih, bu yolun vazgeçilmez azığıdır. Güç sağlayan azığıdır, öyleyse bu yolun yolcuları söz konusu hakikati, içlerinde yaşatmak zorundadırlar.

 

Müşriklerin Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e karşı kullandıkları pek çok yöntem vardı. Tüm bu çabalarında "davet" konusunda pazarlık söz konusuydu. Ama Yüce Allah, Peygamberini korudu. Bu çabalar, iktidar sahiplerinin davetçilere karşı sürekli olarak başvurdukları çabalardır. İktidar sahipleri onlara cazip teklifler yaparlar. Az bile olsa sapıtmalarını, davalarının istikametinden ayrılmasını amaçlamaktadırlar. Büyük malî çıkarlar karşılığında orta yol çözümlerinde anlaşmayı isterler, öyle ki davetçilerin içinden kimisi, buna aldanabilir. İşin daha kolaylaştığı zannına kapıldığı için aldanıp davasından sapabilir. İktidar sahipleri, davetçinin tümüyle davasından vazgeçmesini istemiyorlar. Davetçiden bir takım tavizler istiyorlar. Yolun yarısında onunla buluşabilmek için bu tavizleri istiyorlar.

 

Şeytan, bu gediği kullanarak davetçiye musallat olabilmektedir. Davasından biraz taviz verirse iktidar adamlarını kazanacağı zannına götürüyor. Bu işin dava hayrına olacağı düşüncesine kaptırıyor. Ne var ki, yolun başlangıcında verilecek en küçük bir taviz; yolun sonunda tamı tamına bir sapıtmaya dönüşecektir.

 

Kaldı ki az bile olsa bir teslimiyet kabul eden, ufak bile olsa bir ucu elden kaçıran davetçinin bundan sonra durmasına imkan yoktur. Yolun başındayken teslimiyet gösterirse, kendisini durdurmasına imkân yoktur. Dava adına geriye doğru her bir adım attığında, cahiliyeye teslimiyeti daha da artacaktır.

 

Çünkü mesele, davanın tümüne iman meselesidir. Az da olsa bir taviz veren, küçük de olsa bir noktayı önemsemeyen bir kimsenin, davasına gerektiği gibi iman etmiş olması imkansızdır.

 

Çünkü mü'minin nazarında, davanın her bir yönü, diğer yönü gibi haktır. Bu konuda üstün ve en üstün anlayışı yoktur. "Zorunlu" ve "fazladan" anlayış yoktur.

 

Yani davadan istiğna edilecek hiç bir şey yoktur. O, tam ve mükemmeldir. Bir parçasını kaybetmekle, tüm özelliklerini kaybedip gider. Tıpkı bir organizma gibi. Bir öğesini kaybetti mi tüm özelliklerini kaybeden bir organizma gibi...

 

İktidar sahipleri, adım adım davetçiye yaklaşırlar. Bir parçadan ödün veren davetçiler, heybet ve sağlamlıklarını kesinlikle kaybederler. İktidar güçleri, pazarlığı sürdürmenin - fiyat artsa bile - sonuçta anlaşmayla biteceğini biliyorlar.

 

Davanın bir tarafından -küçük bile olsa- verilecek parça, hezimet demektir. Onları kazanayım diye verilecek en ufak bir taviz, ruhî yenilmişlik demektir. Çünkü iktidar sahipleri, bu davanın yardımcıları olamazlar. Çünkü mü'minler davaları için sadece Allah'a güvenip dayanırlar. Ruhun derinliklerine sirayet etmiş bir hezimetin zafer getirmesi mümkün değildir.

 

"Neredeyse onlar, (önerileriyle) seni, sana vahy ettiklerimizden saptırıyorlardı. Üzerimize yalan düzeydin diye (bu önerileri yapıyorlardı.) Seni, ancak o zaman kendilerine dost edinirlerdi. Eğer sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse az da olsa onlara meylediyordun. O takdirdeyse sana hem dünyada hem de ahirette kat kat azap verirdik. Ve bundan sonra sen bize karşı bir yardımcı da bulamazdın. Onlar, seni kısa bir zaman içinde yurdundan çıkarmaya çabalıyorlardı. Bu durumda onlar, senden sonra çok az bir süre orada kalırlardı. Bu, senden önce gönderdiğimiz peygamberlerin durumu hakkındaki kanundur. Bizim kanunumuzda asla bir değişiklik göremezsin." (İsra, 73-77)

 

Ayetten de anlaşıldığı gibi akideden azıcık bir sapmanın bile etkileri, başka alanlara da yayılır. Akide sınırlarını aşarak toplumsal hayat şartları ve geleneklere kadar sirayet eder. Akide, hayatın temel dinamiğidir. Bu dine ilişkin pazarlık yöntemleri ise pek çoktur. Düşmanın amacı, orta bir yolda anlaşmaya varmaktır. Tıpkı ticarî anlaşmalarda olduğu gibi.

 

Ne var ki itikadla ticaret arasındaki fark büyüktür. Bu bakımdan akide sahibi, bunun hiç bir şeyinden vazgeçmez. Çünkü onun küçük bir parçası aynen büyük bir parçası gibidir. Bundan öte, akidede küçük ve büyük yoktur. Çünkü o, parçaları mükemmel olan bir tek hakikattir, öyleyse akide konusunda başkasına itaat edilemez ve onun hiç bir şeyinden asla vazgeçilemez, İslâm ve cahiliyenin üzerinde anlaşabileceği bir orta yol veya hiç bir yol kesinlikle yoktur.

 

"Onlar yumuşamanı istedikleri için yumuşuyorlar ." (Kalem, 9)

 

İslâm'ın, cahiliyeye karşı her zaman ve her yerdeki durumu budur. Dünkü cahiliye ile bugünkü ve yarinki cahiliye arasında hiç bir fark yoktur. İslâm'la onların arasında aşılması imkânsız bir uçurum vardır. Üzerine hiç bir köprünün atılamayacağı bir uçurum...

 

İkisinin birbirine bağlanması mümkün değildir. Aralarında varolan şey, sadece savaştır. Barışı imkânsız olan bir savaş...

Öyleyse cahiliyeden ayrılmak bir zorunluluktur. Değişik ana işaretlerin ortaya çıkması için ayrılmak...

 

Orta yol anlaşmalarını tümüyle reddeden bir çelişki vardır aralarında. İtikad ve düşünce temelinde, hayat sistemlerinin hakikatinde ve metodun özelliğinde çelişki vardır aralarında. Tevhid ve şirk birbirinden tamamen ayrı ve uyuşmaz iki sistemdir.

 

Tevhid; hem insanı, hem de tüm kainatı ortağı olmayan bir Allah'a yönelten sistemdir. İnsanın; itikat ve kanununu, değer yargı ve ölçülerini, edep ve ahlakını, insan ve hayata ilişkin düşüncesini nereden alabileceğini belirleyen bir sistem...

 

Ve mü'min, tüm bunları Allah' tan alır. Sadece Allah'tan...

 

Tüm hayatın -şirkin gizli veya açık hiç bir biçimine bulaşmadan- bu esasa dayanıp seyretmesinin nedeni budur. Bu açıklıktaki ayrılığın gerçekleşmesi, hem davetçi açısından, hem de davet edilenler açısından bir zorunluluktur.  

 

Cahili düşünceler, imanı bakış açısına; özellikle akideyi tanıdıktan sonra sapıtan toplumlarda karışabilir. Bu tür toplumlar, hile, sapma ve kaymadan soyutlanmış bir imana karşı en katı tavır alan toplumlardır. Akideyle hiç tanışmamış toplumlardan çok daha fazla katı...

 

Bunun nedeni; söz konusu toplumların sapıtmış ve kaymış hallerine bakmadan kendilerini doğru yolda sanmalarıdır.

 

Gerçekte ise bu tür toplumlarda bozuk akidelerle ameller birbirine karışmış, iyiyle kötü birbirine bulaşmıştır.

 

İyi olan tarafları kabullenip bozulmuş tarafları düzeltmeyi çekici gören bir davetçi, buna kolaylıkla aldanabilir. Bu hileli çekicilik ise son derece tehlikeli bir şeydir. Cahiliye, gene eski cahiliyedir. İslâm da aynı İslâm'dır. Aralarındaki fark çok büyüktür.

 

Öyleyse tek çare, cahiliyeden tümüyle çıkıp İslâm'a tümüyle girmektir. Cahiliyeyi her şeyiyle bırakıp İslâm'a -her şeyiyle- hicret etmektir.

Yolun ilk adımı ise davetçinin ayrılmasıdır. Cahiliyeden tamamen kopmuşluğun şuurunu taşımasıdır.

 

"Düşüncesiyle, metoduyla ve ameliyle" cahiliyeden ayrılmasıdır.

 

Zaten bu ayrılış gerçekleşirse cahiliyeyle orta yolda anlaşmaya imkan kalmaz. Onunla yardımlaşmaya imkân kalmaz. Cahiliye insanları, düzenlerini tamamen bırakıp İslâm'a geçiş yapıncaya kadar sürecek bir ayrılıştır bu.

 

Şu halde yolun ortasında buluşmak yoktur. Cahiliyeye yama olmak yoktur. Orta yol çözümleri yoktur.

Cahiliye, İslâmi örtülere bürünse de, İslâm adını iddia etse de cahiliyedir.

 

Ondan ayrılmak ve bu ayrılışı şuur altına yerleştirmek, davetçi için temel taşı demektir. Çünkü o, kendisinin tüm bu cahiliye insanlarından ayrı olduğunu bilmek zorundadır. Bunu şuur altına yerleştirmek zorundadır.

 

Onların dini onlara, kendi dini de kendinedir. Onların yolu onlara, kendi yolu da kendinedir.

Bir tek adım bile olsa onların yolunda yürüyemez.

 

Çünkü davetçinin görevi; yaranmaya kalkışmadan, dininden küçük veya büyük hiç bir ödün vermeden onları yollarıyla baş başâ bırakmaktır. Çünkü tam bir ayrılık, tam bir soyutlanma ve apaçık bir kararlılık söz konusudur:

 

"De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza ibâdet etmem. Siz de benim ibâdet ettiğime, ibâdet edenler değilsiniz. Ben kesinlikle sizin taptıklarınıza (ilerde de) ibâdet edecek değilim. Siz de benim ibâdet ettiğime ibâdet edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (Kafirun, 1-6)

 

İslâm davetçileri bugün, bu ayrılışa, bu uzaklaşmaya ve bu kararlılığa ne kadar da muhtaçtırlar. Sapıtmış bir cahili ortamda, akideyi daha önce tanıyıp da zamanla sapıtmış insanların arasında İslâm'ı yeniden hayata geçirme şuuruna ne kadar da muhtaçtırlar. Akideyle tanışmış oldukları halde bilahere: "Kalbleri katılaşan ve pek çokları da fasık olan" (Hadid, 16) insanların arasında bu şuura ne kadar da muhtaçtırlar.

 

Şu halde orta yol çözümleri yoktur. Yolun yarısında buluşmak yoktur. Cahiliyenin ayıplarını ıslah etmek yoktur. Cahili sisteme yama olmak yoktur.

 

Çünkü olması gereken şey, sadece davettir. Tıpkı ilk günkü davet gibi...

Cahili bir ortamda davet etmek vardır. Cahiliyeden tamamen ayrılmak vardır.

"Sizin dininiz size, benim de dinim banadır."

 

Bu ayrılış gerçekleşmezse, aldanış sürecektir. Yaranma sürecektir. Yamanma ve karışma sürecektir.

 

Söz konusu esaslara dayalı olmayan bir İslâm çağrısı; zayıf, sönük ve güçsüz olmaya mahkumdur. Çünkü bu çağrının dayanakları; kararlılık, açıklık, belirlilik ve cesarettir. İlk çağrının kullandığı yol buydu.

 

"Sizin dininiz size, benim de dinim banadır."


Seyyid Kutub
DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 308
Toplam 203451
En Çok 1094
Ortalama 284