SABIR NEDİR? NASIL SABIRLI OLUNUR?

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

05-04-2020

SABIR NEDİR? NASIL SABIRLI OLUNUR?
 

Sabır, İslam'a davet yolunun azığıdır. Çünkü bu yol, uzundur, zorludur, dar geçit ve dikenlerle doludur. Bu yolda pek çok şeye sabretmek gerekir. Nefsi şehvet ve arzularına, çıkar ve tamahına, zaaf ve kusurlarına, bıkkınlık ve aceleciliğine sabretmek gerekir. İnsanların şehvet, zaaf, noksanlık, cehalet, kötü niyet, sapık karakter, bencillik, gurur, kaypaklık ve aceleciliklerine karşı sabır...

 

Batılın azmasına, tağutların kibrine, şerrin büyümesine, şehvetin galebesine, kibir ve gurur gösterilerine karşı sabır...

 

Yardımcıların azlığına taraftarların zayıflığına, yolun uzunluğuna ve şeytanın en dar ve en üzüntülü anlardaki vesvesesine karşı sabır...

 

Zorlu bir cihadda sabır...

 

Farklı etki ve tepkilerden doğan acıya, çile, öfke, sıkıntı, daralma, bıkkınlık ve zaman zaman da umutsuzluğa karşı sabır..

 

Ve tüm bunlardan sonra kudret ve zafer anlarında nefse hakimiyet sağlamak.. Bolluk ve refahı; kibirlenmeden, şükür ve tavazuyla karşılamak... 

 

Hem bollukta, hem darlıkta Allah'la ilişkiyi koparmamak...

 

Tamamen O'nun kudretine teslim olmak...

 

Her şeyi güvenle, huşu ve gönül huzuruyla Allah'a havale etmek...

 

Bu uzun yolun kelimelerle ifade edilemeyecek tüm zorluklarına karşı sabır...

 

Çünkü kelimeler, dava yolcusunun başına gelebilecek her zorluğun hakiki kapsamını ifade etmeyebilir. Bu zorluğun hakikatini, ancak bu yola devam eden kimse tadıp anlayabilir. Çünkü bu bir deneyim, etki tepki ve çilelere katlanma meselesidir, işte mü'minin sabrı, bu konuların tümünde tükenmemek zorundadır.

 

Eğer batıl, sabır ve inatla yoluna devam ediyorsa, hakkın kaçınılmaz görevi ondan daha sabırlı, ondan daha dirençli olmaktır.

 

Öyleyse İslâm cemaati, hiç bir zaman dikkati elden bırakamaz. Statik bir hayata rıza gösteremez. Çünkü İslâm düşmanları, hiç bir zaman ve hiç bir ortamda onunla anlaşmaya yanaşmazlar. İslâm davasının hedefi, İnsanlara pratik bir hayat sistemini getirmektedir. Yani hem mali konularda, hem de hayat düzeninde hükümran olan adil, dosdoğru ve en iyi sistemi getirmektir. Ne var ki insanlık, en hayırlı, en adil ve en doğru olan bu hayat sistemini rahat bırakmaz.

 

Çünkü batıl, hayra, adalete ve istikamete karşıdır. Tağut adalet, eşitlik ve yüceliği kabul etmez. Bundan dolayı tağutlar, şer ve batıl İslâm davasına rahat vermezler. Bataklık ve sömürüden ayrılmak istemeyen pislik taraftarları İslam'a savaş açarlar. Azgınlık ve müstekbirliği bırakmak istemeyen tağut ve müstekbirler İslâm'a savaş açar. Ahlâkî çöküntü ve şehvet batağından kurtulmak istemeyen ahlâksız ve şehvetperestler de İslâm'a savaş açar.

 

İşte tüm bu düşmanlara karşı, savaş ilan etmek, düşmandan kat kat sabırlı olmayı ve sürekli tetikte bulunmayı gerektirmektedir. Müslüman cemaatin, her yerde ve her ortamda bulunan daimi ve tabiî düşmanların tuzağına düşmemesi için takınması gereken bir tavırdır bu. İslâm davetinin vazgeçilmez tabiatı ve yolu budur. Şanı Yüce Allah sabredenleri destekliyor, güçlendiriyor, sebat veriyor ve yanı başlarında bulunuyor.

 

"Allah, muhakkak ki sabredenlerle beraberdir." (Bakara, 152)

 

Demek ki yüce Allah, davetçileri yolda yalnız bırakmaz. Onları sınırlı güç ve yetersiz takatleriyle baş başa bırakmaz. O. hep davetçilerin yanındadır. Eldeki azığı tükenir tükenmez, uzun sürecek yollarında azimlerini tazelemek için yanı başlarında olur.

 

Ayrıca sabra ilişkin pek çok hadis de bulunmaktadır. Müslüman cemaate, yüklendiği görevi hafifletip kolaylaştıracak, güç ve destek verecek bazı hadisleri zikretmek istiyoruz:

 

Habbab b. Eret (radıyallâhu anhu)'dan rivayet ediliyor:

 

Allah'ın Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ka'be'nin gölgesinde başını, yastık gibi yaptığı bir örtüye koyduğu sırada ona durumumuzu şikayet ettik.

 

"Bize Allah'tan yardım dilemiyecek misin, bize dua etmiyecek misin?" dedik.

 

Bunun üzerine Allah'ın Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem): "Sizden önceki ümmetlerde işkence edilen mü'min, kazılan bir toprak çukurunun içine konulduktan sonra bir testere getirilip başı üzerine konularak kafası ikiye bölünür, ayrıca kemiğe dayanıncaya kadar etine demir taraklar batırılırdı. Ama bunların hiçbiri onları dininden döndürmezdi. Allah'a yemin ederim ki bu "iş" de gerçekleşecektir. Öyle ki Sana'dan Hadramavt'a giden bir yolcu Allah'tan başka -koyunları için de kurttan başka- hiç bir kimseden korkmayacaktır. Ama siz acele ediyorsunuz" dedi.[1]

 

Abdullah b.Mesud (radıyallâhu anhu): "Kavmi tarafından kanatılıncaya kadar dövülen ve "Allah'ım! Kavmimi affet; çünkü onlar bilmiyorlar" diyen peygamberlerden birini anlatırken Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'i görüyor gibiyim"[2] dedi.

 

Yahya b.Vessab'ın İbn-i Ömer (radıyallâhu anhu)'dan rivayet ettiğine göre Allah'ın Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "İnsanların arasına karışıp eziyetlerine sabreden mü'min, insanlar arasına karışmayan ve eziyetlerine sabretmeyen mü'minden daha hayırlıdır."[3]

 

Sabır, nefislerin hazırlık ve terbiyesidir. İmtihanlardan yılmamanın, facialara karşı zaafa düşmemenin ve şiddet anlarında çökmemenin vazgeçilmez bir gereğidir, sabır. Belâlar göğüslenip sıkıntı atlatılıncaya kadar, yani Allah darlıktan sonra bir kolaylık sağlayıncaya kadar olayları sabır, metanet ve dayanışma içinde karşılamak gerekiyor. Sabır, Allah'a umut bağlamanın, Allah'a güven duyup O'na dayanmanın bir vesilesidir. İnsanlığa önderlik yapacak, yeryüzünde adalet ve iyilik yayacak bir ümmetin, yolun zorluklarına hazırlıklı olması, darlıkta, genişlikte ve şiddet anlarında sabrı elden bırakmaması gerekiyor:

 

"... Ve darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabreden kimselerdir." (Bakara, 177)

 

Darlık ve bollukta, hastalık ve bitkinlikte, kıtlık ve noksanlıkta, cihadda ve muhasarada sabır...

 

Maksat, büyük görevi yerine getirmektir. Belirlenen hedefe, güven ve sebatla, itidal ve gönül huzuruyla varmaktır. Sabır, üzüntü ve şikayetleri aşmak, dava yükümlülüklerini taşımak, hakkın verdiği görevi yapmak, Allah'a teslim olmak, başa gelen her şeyi Allah'a havale etmek, İlahî hükmü kabullenmek ve ilahî rızayı aramak demektir.

 

Sabır, sonu gelmez gibi görünen meşakkatli davet yolunda mü'minlerin vazgeçilmez silahıdır. Allah'ın vaadine güvenmektir. Üzülmeden, bocalamadan, hayrete düşmeden ve şüphelere kapılmadan direnmektir. İnsanların katılığına, hakkı yalanlamasına ve Allah'ın vaadinden şüphe duymalarına rağmen sebat etmek demektir. Allah'a güvenmek demektir. Yol ne kadar uzarsa uzasın ve sonu ne kadar bulanık ve görünmez olursa olsun mü'minin silahıdır sabır.

 

Sabrın çeşitleri vardır. Sabrın gerekleri vardır. En başta Allah'a verilen misakın gereği olarak çalışmak, cihad etmek, daveti sürdürmek ve çabalamak bir sabır işidir. Nimet ve yoksulluğa dayanmak sabrın bir başka çeşididir. Çünkü nimetleri, azgınlık ve küfre düşmeksizin sabırla karşılayan insanlar fazla değildir. İnsanların göğüs daraltan hamakat ve cehaletlerine sabır, bir başka çeşittir. Ve sabır, sabır, sabır...

 

Allah'ın rızasına kavuşmak için sabır...

 

"Onlar ki Rablerinin rızasına kavuşmak için sabrederler." (Rad, 22)

 

Demek ki gaye Allah'ın rızasıdır. Mümin, insanların "korktu!" suçlamasından çekinerek sabretmez. İnsanların "Sabretti!" demesini sağlamak için de sabretmez. Yani insanlara hoş görünmek için değildir, mü'minin sabrı.

 

Gene mü'min, sabrından dolayı bir çıkar beklemez. Korkuyu defetmek için de sabretmez. Çünkü mü'min, Allah'ın rızasından başka bir şey aramaz. Allah'ın nimet veya belâ vermesi halinde sabretmek, Allah'ın hükmü gereğidir. Onun meşiyyetine teslim olup rızasına kanaat getirmektir.

 

Belâlar, sabrı imtihan içindir. Direnmek, bilenmek ve azmetmek içindir. Şu da bilinmeli ki sabır, zillet ve işkenceye razı olmak demek değildir. Aksine sabır, ruhî çöküntüye uğramadan, yılmadan, azmi bırakmadan, zulüm ve tağuta karşı hazırlanmayı unutmadan işkencelere dayanmaktır. Sabır, yüce Allah'ın Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e emridir. Kavminin elinden eziyetler çeken ve belâlara uğrayan Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e bir emir.

 

"Azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret. Kafirlere hemen azap insin diye acele de etme." (Ahkaf, 35)

 

Dikkat edilirse bu davanın yolu, zorluk ve çile doludur, öyle bir zorluk ve çile ki; olanca fedakarlığı, davaya bağlılığı, kararlılığı, sebat, arılığı ve berraklığıyla Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in nefsi bile bu Rabbani buyruğa muhatab olmuştur. Yani dava düşmanlarına sabret ve hemen helak olmaları için de acele etme diye emrolunmuştur. Evet bu yolun meşakkati, dayanışma ve sabır ister. Ve bu yolda çekilen acı, İlahî azametin doyulmaz ve tertemiz tatlı şarabından yudumlamak ister: "Azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret."

 

İslâm davasının zorlu ve uzun yolunda bulunması gereken bir destektir bu. Hem ruhun derinliklerinde, hem de küfre açılan cihad yolunda bulunması gereken bir destek. İkisi de gerçekten zorlu ve çilelidir.

 

"Onların dediklerine sabret." (Taha, 130)

 

Sabır, mü'minin İslâm akidesini ve bu akide sorumluluğunu yüklenmesinin vazgeçilmez bir özelliğidir. Bu sorumluluk, kesinlikle her adımda sabra ihtiyaç duyar. Nefsin şehvetlerine sabır...

 

Halis bir İslâm ve teslimiyet için sabır. Yani kalbin ve yüzün teslimiyeti...

 

Hevaperestlik ve şehveti yenmek...

 

Kısaca dinde istikamet. Oysa bu, nefislere gerçekten zor gelen birşeydir. Sabrın en zoru, keyfiliğe, şehvete, kaypaklığa ve sapıtmaya karşı gösterilen türüdür. Sonra davanın meşakkatlerine karşı, insanların eziyetine, tutarsız hareketlerine, sapmalarına, zaaflarına ve aldatmalarına karşı sabır. Zorlu imtihan, deneyim ve fitneye karşı sabır...

 

Hem darlıkta, hem de bollukta sabretmesini bilmek ki, bu da kolay bir şey değildir. Kısaca tüm bu konularda sabır göstermek, İslâm hayat sisteminin vazgeçilmez bir ilkesidir.

 

Zamanın derinliklerine kök salmış olan Allah'ın dinine davet kervanı, apaçık bir yol ve asla şaşmaz bir istikamette seyrine devam edegelmiştir. Yolunu tıkayan mücrimlerden, sapıklardan ve bunların yandaşlarından yılmadan, sarsılmaz bir azimle sürdürmüştür seyrini...

 

Bundan dolayı davetçi, bu yolda eziyetlere uğrayacak, kanı dökülecek ve vücudu parçalanacak; ama kervan durmadan, eğilmeden, tökezlemeden ve davadan vazgeçmeden yoluna devam edecektir. Akibet ise -zaman ne kadar uzarsa uzasın- muhakkak ki mü'minlerindir.

 

Allah'ın yardımı, hep yolun sonunda gelir: "Senden önceki peygamberler de yalanlandıkları halde buna sabrettiler ve yardımımız gelene kadar da eziyetlere uğradılar." (En'am, 34)

 

Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den sonraki İslâm davetçilerinin yol ve görevleri en açık çizgileriyle belirlenmiştir. Zaferin; yolun sonunda, yani yoldaki zorluk ve engelleri aştıktan sonra kendilerini beklediği de bildirilmiştir.

 

Davalara ilişkin "sünnetullah", Kur'an'da açık bir şekilde zikredilmiştir. Davanın çoğunluk tarafından yalanlanması...

 

Dava adamlarının eziyetlere uğraması...

 

Davetçilerin yalanlama ve eziyetlere sabretmesi...

 

Ve sünnetullah. Yani sonuçta zafer. Görülüyor ki Allah'ın yardımı, belirlenmiş vaktinde gelir. Muhlis, iyi ve suçsuz davetçilerin yalanlama ve eziyetlerle karşılaşması veya sapan ve saptıran mücrimlerin durmadan mü'minleri yalanlayıp eziyete uğratmaları, bu yardımı öne almaz. Allah'ın yardımı, belirlenmiş vaktinden önce gelmez. Canından ve arzularından vazgeçen fedakâr ve muhlis dava adamının, olanca arzusuyla kavminin hidayetini istemesi, dalalet ve azgınlıkları nedeniyle, dünya ve ahirette kendilerini bekleyen azab ve çöküşten dolayı üzüntü duyması da yardım vaadini çabuklaştırmaz. Evet ilahî yardım bu sebeplerden hiç biri için acele etmez. Çünkü Allah Teâlâ, yarattıklarından biri istedi diye acele etmez. Ama onun buyrukları da asla değişmez. İster bu buyruklar muhakkak zafere ilişkin olsun, İsterse de ezelden belirlenmiş yardım zamanına ilişkin olsun...

 

Sabra davet ve sabra yöneltmek, tüm davetlere eşlik eden bir olgu, her peygamber ve peygamberi izleyen her mü'min için tekrarlanan bir buyruktur. Sabır, bir zarurettir. Dava yükünü taşımayı ve yol zorluklarında dayanmayı sağlayan bir zaruret...

 

Davetçileri uzak; ama ufuktaki hedeflerine bağlayıp dayanışmalarını sağlayan bir zaruret...

 

Yani Yüce Allah'ın tedbirini alıp zamanını takdir buyurduğu nihai hüküm gelinceye kadar sabretmek...

 

" Rabbinin hükmü (gelinceye kadar) sabret." (İnsan, 24)

 

Davetin asıl meşakkati, Yüce Allah'ın vaktini tayin ettiği hükmü sabırla bekleme meşakkatidir. Çünkü davet yolunda pek çok meşakkatler vardır. Yalanlama, işkenceler, kaypaklıklar, inatçılık, batılın güçlenmesi, dış görünüşüyle batılı galip gören insanların yoldan çıkması ve tüm bunlara karşı nefse hakim olma zorlukları...

 

Nefsin İlahî hükmü huzurla karşılaması...

 

Yolun zorlukları ne olursa olsun Allah'ın hak vaadinden hiç bir kuşku ve tereddüde kapılmadan gönül huzuruyla yolculuğa devam etmek...

 

Bu da Allah'tan sabır, başarı, yardım ve azim İsteyen bir iştir: "Güzelce bir sabırla sabret." (Mearic, 5)

 

Güzelce bir sabır...

 

Yani İlahî vaadin doğruluğuna ilişkin hiç bir kuşku, endişe veya öfke vermeyen huzur dolu bir sabır...

 

Akibetten emin… Allah'ın takdirine razı olmuş, her belayı İlahi bir hikmete bağlamış, kendisini Rabbine adamış ve her belaya karşı sadece Rabbinin mükafatına gönlünü vermiş kimsenin sabrı...

 

İşte dava adamına yakışan sabır, böylesine bir sabırdır. Çünkü söz konusu olan Allah'ın dinine davettir, Allah dininin davetidir. Davetçinin, bunda hiç bir şahsi gayesi yoktur. Davadan dolayı davetçinin başına gelebilecek her şey Allah uğrunadır. Olacak her şey Allah'ın emriyledir. Bu bakımdan sabr-ı cemil, söz konusu hakikatle ve bu hakikatin ruhtaki şuuruyla uyum içinde olmalıdır.

 

Kafirlerin yalanladığı bu davanın sahibi, Yüce Allah'tır. Kafirlerin acilen görmek isteyip yalanladıkları azab tehdidini yapan O'dur. Olayları takdir eden O'dur. Olayların vuku zamanını takdir eden de O'dur. O, dilediği gibi takdir edendir. Kainatın tümüne ilişkin tedbir ve hikmetine binaen, takdir eden O'dur. Ne var ki insanlar, bu tedbir ve takdiri bilemedikleri için acele ediyorlar. Zaman uzadı mı şüphelere kapılıyorlar. Hatta zaman zaman dava adamları bile huzursuz olabiliyor. Kalblerinden çeşitli şeyler geçiyor, ilahi vaadin hemen gerçekleşmesi için çeşitli arzulara kapılabiliyorlar. İşte böyle durumlarda Yüce Allah'tan sebat emri geliyor: "Güzelce bir sabırla sabret."

 

Yalanlama ve düşmanca tavırlardan ileri gelen sıkıntılara karşı kalbe sebat veren bir emirdir bu.

 

" Sabret..."

 

Bir yol işaretidir bu. Peygamberlerin hayatları boyunca izledikleri yolun işareti...

 

Tüm peygamberlerin izlediği ortak yol...

 

Çünkü hepsi aynı yolda yürümüş, aynı sıkıntıları çekmiş, aynı deneyimlerden geçmiş ve tümü aynı şekilde sabretmiştiler. Sabır, tüm peygamberlerin vazgeçilmez özellik ve azıkları olmuştur. Tabi ki herbiri kendi peygamberlik derecesine göre...

 

Tümünün hayatı acı ve deneyimlerle doludur. Sanki onların bu yüce hayatları, -sankisi bile fazla- belalardan ve sabırdan oluşan sahifelere, dönüşmüştür. İnsanlığın yararlanacağı sahifelere...

 

Maksat insan ruhunun, acı ve zaruretleri nasıl yendiğini, dünyevî övünçlere vesile olan ölçüleri nasıl aştığını; şehvet ve cazibelerden nasıl soyutlandığını ortaya koymaktır. Çünkü Allah'a karşı samimiyet, imtihan başarısı ve ilahi rızayı herşeye tercih etme durumu, bu ruhî zaferin bir sonucudur. Ve maksat bu zaferden sonra insanlığa şunu söylemektir: "Yol, sadece budur."

 

Yücelik ve üstünlüğün yolu budur. Allah'a giden yol budur. Sabrın, risalet ve davanın yoludur: "Ancak sabredenlerin mükafatı hesapsız olarak verilir." (Zümer, 10)

 

Öyleyse sabra davet gerekir. Yalanlama ve eziyetlere karşı sabır.. Batılın belirli bir zaman için büyümesine, kudret ve galebe sahibi olmasına karşı sabır...

 

İnsanların karakterine, ahlakına ve şu veya bu tasarruflarına sabır.

 

Nefsin sapmasına, sıkıntısına, huzursuzluğuna, yakın zafer umudu ve arzularına yakın zaferle ilgili her tür hayal ve emellerine karşı da sabır...

 

Yolda düşmandan önce dostları gelebilecek her tür zarara karşı sabır...

 

"Sabret; Allah'ın vaadi, elbette ki haktır." (Ğafir, 77)

 

Süre ne kadar uzarsa uzasın, işler ne kadar sarpa sararsa sarsın ve sebebler ne kadar değişirse değişsin sabır...

 

Şimdi iyice düşünülüp bilinmesi gereken bir nokta üzerinde durmak istiyoruz. Her tür bela, eziyet, yalanlama, inat ve müstekbirlikle karşılaşan Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e denildi ki: "Sabret; Allah'ın vaadi, elbette ki haktır. Onlara vadettiğimiz (azabın) bir kısmını sana göstersek de, seni bundan önce öldürsek de onlar, bize döneceklerdir." (Ğafir, 77)

 

Yani görevini yap ve bu sınırı aşma. Sonuçlar, senin işin değildir. Hatta müstekbir ve yalanlayanları helak edecek ilahi cezayı, yani sadra şifa verecek cezayı gerçekleşmiş görmeye bile gönül bağlayamazsın. Çünkü davetçiye düşen, çalışmaktır; o kadar...

 

Davetçi sadece görevini yapar; görevini yaparak yoluna devam eder. Çünkü dava, onun davası değildir. O, işin sahibi de değildir. Bu dava ve iş tümüyle Allah'ındır. O, dilediğini yapandır. İşte her dönemdeki İslâm davetçilerinin gönül bağlayıp dikkat etmeleri gereken husus budur. İşin başında masum gibi görünen; ama daha sonra şeytanın müdahele ve tasallutuna uğrayan arzu ve şehvet batağından kurtuluşun tek yolu budur.

 

Dava adamları, davanın sorumluluklarını yüklenmek zorundadırlar. Davanın yalanlanmasına ve bundan dolayı başa gelen eziyetlere sabretmelidirler. Sadık ve güvenilir kimsenin yalanlanması, gerçekten nefse ağır gelen bir şeydir. Ama bu yalanlama olacaktır. Bu risalet davalarında görülen bir husustur. Bu bakımdan dava yükünü taşıyan kimseler, sabretmek ve dayanmak zorundadırlar. Direnmek ve sarsılmamak zorundadırlar. Bir daha davet etmek ve her defasında yeniden işe başlamak zorundadırlar. Çünkü davetçiler; karşılaştıkları inkar ve yalanlama ne olursa olsun insanların ıslahından ve gönüllerin davayı kabullenmesinden umutlarını kesemezler. İnsanların inatçılıklarına rağmen umutlarını kesemezler. Yüz kere davete icabet etmeyen bir kalbin yüzbirinci kere veya binbirinci kere icabet etmesi mümkündür. Yeter ki dava adamı o zamana kadar sabretsin. Umudunu kesmeden davetini sürdürsün. Ki o zaman kalblerin kendilerine açıldığını göreceklerdir.

 

Davaların yolu, şüphesiz ki kolay ve rahat değildir. Gönüllerin davetlere icabet etmesi de hemen olacak kolay bir iş değildir. Çünkü gönülleri saran pek çok tortular vardır. Batıldan, dalaletten, gelenek ve adetlerden, sosyal düzen ve yönetimlerden oluşan pek çok tortular söz-konusudur. Öyleyse kalblerin bu tortulardan arındırılması şarttır. Kalbleri tüm çarelere başvurarak diriltmeye çalışmak şarttır. Duyarlı noktaların tümünü yoklamak ve kalbe gidecek yolu aramak şarttır. Bu arayış ve yoklamalardan biri -sabır, direnme ve umut elden bırakılmazsa -hedefe tesadüf edecektir. Çünkü yerini bulan bir tek dokunuş bile beşer yapısını bir anda büyük bir değişikliğe uğratabilir.

 

Beşeri cihazın belki bin denemeden sonra iğreti bir dokunuşla harekete geçtiğini görünce zaman zaman dehşete düşüyoruz. Çünkü öyle bir cihaz ki bu, en amansız ve en zor çabalar kâr etmezken basit bir dokunuşla silkinip harekete geçiyor.

 

Bu durumu en yakın bir örnekle açıklamak istiyorum. Bir radyo alıcısıyla...

 

Bir istasyonu ararken skalayı defalarca bir ileri bir geri götürüyorsun. Tüm dikkatini toplayarak en ince ayarlan yapmayı ihmal etmeden arıyorsun. Ama gene de aradığını bulamıyorsun. Oysa ki hiç bir dikkat sarf etmeden iğreti bir dokunuşla aradığın istasyon hemen çıkıveriyor. Aradığın istasyonun ses ve nağmeleri böyle hiç beklemediğin bir anda yayılmaya başlıyor. İşte beşer kalbi de böyledir. Bir radyo cihazına çok yakın bir durum arzetmektedir. Bu bakımdan davetçilere düşen, skalayı oynatıp aramaktır. Ufukların ötesinde kalble buluşmanın yolu budur. Çünkü verici Kaynağı, bir denemeden sonraki binbirinci dokunuşla bulabilirsin.

 

Davetçinin kızması gayet kolay bir iştir. Bakar ki insanlar çağrısına icabet etmez, o da kızıp uzaklaşmaya başlar. İnsanlardan uzaklaşıp rahatına bakar. Çünkü bu, rahatlık veren bir şeydir. Böylece davetçi yerinde oturur, kızgınlığı diner ve sinirleri gerginlikten kurtulur. Peki ama davet görevi ne olacak?. Söz dinlemez yalanlayıcılardan uzaklaşması, davaya bir şey kazandırdı mı? öyleyse bilinmelidir ki asıl olan davadır. Davetçinin kişiliği değil...

 

Bu bakımdan davetçi gönlünü daraltamaz. öfkesini yutup yoluna devam etmektir onun görevi. Bir davetçi için en iyisi sabretmektir. İnsanların sözleriyle davetçinin göğsü daralmasın. Çünkü davetçi, Kudret elindeki bir araçtır. Davayı ondan çok koruyup gözeten, hiç şüphesiz Yüce Allah'tır. Bu nedenle o, durum ve ortam ne olursa olsun görevini yapmak zorundadır. Gerisi Allah'a aittir. Hidayet, sadece Allah'ın hidayetidir.

 

"Zin'nun'u (Yunusu) da unutma ki o kavmine kızıp gidince kendisine güç yetiremeyeceğimizi zannetti. Fakat sonunda O, karanlıkların içinde "Senden başka hiç bir ilah yoktur. Sen, her tür kusurdan münezzehsin. Ben ise hiç şüphesiz zalimlerden idim" diye seslendi. Biz de duasına icabet edip kendisini sıkıntıdan kurtardık, işte biz "mü'minleri" böyle kurtarırız." (Enbiya, 87-88)

 

Yunus (aleyhisselâm), risalet sorumluluklarına dayanamamıştı. Kavminden göğsü daraldığı için davet görevini bırakıp kızgın, huzursuz ve sıkıntılı bir halde çekip gitmişti. Allah da onu öyle bir sıkıntı içine koydu ki yalanlayan kafirlerin verdiği sıkıntıyı gölgede bırakıyordu. Eğer Rabbine yalvarıp nefsi, davası ve görevi hakkında zulüm ettiğini itiraf etmeseydi söz konusu ağır sıkıntıdan kurtulamayacaktı. Çünkü Kudret eli, onu koruyup içinde bulunduğu üzüntüden kendisini kurtarmıştı.

 

Yunus (aleyhisselâm)'ın kıssasında, dava adamları için düşünülmesi gereken bir ders vardır.  Yunus'un Rabbine yalvarıp zulmünü itiraf etmesinde de davetçiler için unutulmaması gereken bir ibret vardır. Hiç kuşkusuz Kur'an-ı Kerim, bu durumu belirlemek için kıssaları anlatır. Kur'an'ın ifade buyurduğu bir hakikattan maksat, bir batılı değiştirmektir. Çünkü Kur'an, dipdiri ve hareketli bir ortamda bulunan canlı ve hareketli vakaları anlatır. Kur'an, mücerred bir etüt için gerçekleri zikretmez. Bu bakımdan mü'minlerin cihad etmesi yetmez. Cihadın yarımda sabrın da bulunması gerekir. Davetin sorumluluklarına sabır..

 

Meydan savaşından ibaret olmayan çeşitli ve sürekli sorumluluklar...

 

Hatta denilebilir ki meydan savaşının sorumlulukları, davanın sabır ve inanç imtihanını gerektiren diğer sorumlulukları yanında hafif kalır. Çünkü bitmek bilmeyen günlük görevler söz konusudur. İmani çizginin istikametinden ayrılmamak, bu istikameti anlayış ve davranışlarda göstermek söz konusudur.

 

Doğal olarak tüm bu konularda en büyük görev, insani zaaflara karşı sabretmektir. Gerek davetçinin kendi zaafları ve gerekse günlük hayatta karşılaşılan diğer insanların zaaflarına karşı sabır...

 

Batılın güçlendiği galip ve üstün göründüğü dönemlerde sabır...

 

Yolun uzunluğuna, zorluğuna ve engellerin çokluğuna sabır...

 

Yolun ortasında, çalışma, didinme ye mücadele ortamında şeytanın salabileceği "rahatlık ve nefsanî arzulara uyma" ya ilişkin vesveselere karşı sabır...

 

Ve pek çok şeye sabır. Ki meydan savaşı, bu şeylerden sadece biridir. Davet yolu arzulanmayan pek çok şeyle doludur. Cennete giden yolda, hayallerin ve sadece lafta kalan kelimelerin yeri yoktur...

 

Akidenin belirlenmiş biricik yolu budur. Bu, Yüce Allah'ı birleme, O'nun gözetimini hissetme, O'ndan mükafat bekleme ve O'nun adaletine güvenip vereceği cezadan korkma yoludur. Bu tevhid gerçekleştikten sonra sıra, insanları davet edip durumlarını düzeltmeye, emr-i bil'ma’ruf ve nehy-i an'il-münker görevini ifa etmeye gelir. Bu yolun vazgeçilmez azığı, yani şerre karşı açılan savaşta bulunması gereken asıl destek, ibadettir. Namaz kılarak ve sabrederek Allah'a yönelmektir. İnsanların kıvırmasına ve inadına, kalblerin sapma ve arzularına karşı sabır göstererek Allah'a yönelmek...

 

Kendisine uzanan dil ve ellerin eziyetine, malıyla ve gerektiğinde canıyla sınanmasına karşı sabrederek Allah'a yönelmek… Çünkü: "Bu, sabrı gerektiren (ve sabra değer) yüce işlerdendir." (Lokman, 17)

 

Sabra değer olan bu iş, tüm tereddütlere rağmen azmedip yola devam etmek demektir.

 

Allah'a giden yolun sorumluluğunu bilen yolcular geri dönmez ve umutsuzluğa kapılmazlar. Yüce Allah, hem nefsin hem de mutlu olmaları istenen insanların çıkardığı fitneye sabrederek uzun, zorlu ve ıssız yollarına devam eden kimseleri, muhakkak ki yalnız bırakmayacaktır. Amellerini zayi edip cihadlarını boşa çıkarmayacaktır. Zira Yüce Allah âli makamından onları gözetliyor. Yolundaki cihadlarını izleyip doğruya yöneltiyor kendilerini. Çabalarına bakarak ellerinden tutuyor. Sabır ve ihsanlarına bakıp amellerini en iyi mükafatla ödüllendiriyor.

 

"Uğrumuzda cihad eden kimselere, muhakkak ki yollarımızı gösteririz. Allah, hiç şüphesiz ihsanda bu limanlarla beraberdir." (Ankebût, 69)

 

Yüce Allah, hangi kuşakta olursa olsun insan yetiştirmenin zorluğuna karşı sabırlı olmamızı emrediyor. Çünkü müslüman bir cemaati oluşturmanın yolu budur. Bu cemaat ise, İslâm akidesini bir emanet olarak taşıyacak ve onu günlük hayatta gerçekleştirmeye çalışacaktır. İlk İslâm cemaatinin izlediği yol da buydu, öyle bir cemaat ki, yaptığı işlerle gerek İslâm tarihinde ve gerekse tüm insanlık tarihinde biricik örnek haline gelmiştir.

 

Sabrı tavsiye etmek, bir zarurettir. İmanı elden bırakmadan salih amel işleyip hak ve adaleti korumak, ferd ve cemaatin karşılaşabileceği en zor işlerdendir. Bundan dolayı sabır gereklidir. Hem nefis cihadında, hem de başkalarıyla cihatta sabır...

 

Eziyet ve meşakkatlere sabır...

 

Batılın azması ve şerrin yayılması karşısında sabır...

 

Yolun uzunluğu, aşamaların gecikmesi, işaretlerin sönüklüğü ve nihaî hedefin uzaklığı karşısında sabır...

 

Bir de sabrı tavsiye...

 

Mü'minin gücünü kat kat arttıran budur. Çünkü bu tavsiye hedef birliğini, yön birliğini ve insanlararası dayanışmayı sağlıyor. Sevgi, azim ve direnme sağlıyor bu tavsiye...

 

Tüm bunlar İslâmî hakikatin hayatî gerekleridir. Temayüz ve belirginlik ortamı olan cemaatin gerekleridir. Aksi takdirde zarar ve kayboluş söz konusudur.

 

"Asra yemin olsun ki insan, hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyen, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye eden kimseler müstesnadır." (Asr, 1-3)

 

Sabır, genel özelliğiyle imanın vazgeçilmez bir unsurudur. Sabrı tavsiye, bizzat sabır derecesinin ötesinde bir derece demektir. Mü'min cemaati birbirine bağlayan bir derece...

 

Birbirlerine sabrın manalarını tavsiye etmelerini ve imanın yükümlülüklerinde yardımlaşmalarını sağlayan bir derece...

 

İslâm cemaati, biribiriyle etkileşim halinde bulunan organlar bütünüdür. İmanın tüm yeryüzüne yayılması ve bunun gereği olan sorumlulukların taşınması için yapılan cihadın zorluklarını ortakça paylaşıp aynı şuuru taşıyan bir organizma gibi...

 

Bundan dolayı İslâm cemaati üyeleri, birbirlerine sabrı tavsiye ederler. Birbirlerini yardımsız bırakmazlar. Birbirlerine destek vermeyerek bozguna uğramaya yol açmazlar. Ve bilinmeli ki bu, bireysel sabra dayanan: ama bireysel sabrı geride bırakan bir iştir.

 

"Sonra (salih amellerin kabulü için) iman edip sabrı ve merhameti tavsiye edenlerden olması (gerekir.)" (Beled, 17)

 

Bu, mü'min cemaatte yaşayan mü'minin görevini bildiren bir mesajdır. Bu da demektir ki mü'min, bırakıp kaçan değil, sebat edip dayanan bir kişilik sahibidir. Bir hezimet davetçisi değil, savaş ve çarpışma adamıdır. Ürperti ve ürkeklik veren değil, huzur sağlayan bir davetçidir.

Seyyid Kutub
DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ

 


[1] Buhari 4/249; Ebu Davud; Nesaî

[2] Buhari; Müslim; 3/1417

[3] İbn-i Mace, Sünen 2/1338


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 308
Toplam 150457
En Çok 855
Ortalama 253