SİGORTA VE KUMAR - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

FETVA KÖŞESİ

06-10-2019

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

SİGORTA VE KUMAR - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

 

Sigorta adı ile mâruf olan ve tatbik sahası gittikçe genişleyen muâmelenin halihazır şekli itibariyle gayri meşrûluğundan ve meşrû akitlerden birine ircâı çâresinin bulunup bulunamıyacağından bahsedecek değiliz. İnsanların mâişetine medar ve servetlerinin beşer takatiyle mevcudiyet ve muhafazası ve ticârette emniyet ve terakkinin elde edilmesi için kabulüne kat'i lüzum görülen bu muâmelenin yerine kaim olmak üzere fıkhi hükümlerimizin müdevven hududu dâhilinde bir meşrû akit, bir fıkhi mesele bulunmadığı, velhasıl şer'i hükümlerimizin bu gibi zaruri ihtiyaçları temin edecek şekilde tâdil ve tevsii bir vazife halini almış olduğu hakkında bazı kimselerde bir kanaat hasıl olmuştur ki, bizim de en ziyâde tetkik edeceğimiz cihet işte burasıdır.

Evvelâ şurasını arzedelim ki, halkın mallarını sigorta eden şirketler de kendi sermâyelerini müteselsilen biribirine sigorta etmektedirler. Bu âdet yüzünden bir kaza vukuunda, mal sahibinin zararını sigorta etmiş olan şirket de kendi zararını diğer şirketler ve hattâ onlara kayıtlı olduğu halde kazadan masun kalan malların taksit bedelleri telâfi eder. Bu yüzden zikredilen zararın şirketlerle, onlara sigortalı bulunan insanlar arasında taksim edilmesi sigorta muâmelesine, şirketlerin istifadesine yarar bir vasıta olmaktan ziyade bir yardım havası veriyor gibi görünmektedir. Halbuki, bir kere de şu ciheti düşünelim ki, mesela evini göze alınan bir ücret, bir fedakârlık mukabilinde yangın sigortası yaptıran bir adam geceleri rahat rahat uyku uyumasına mâni olacak derecede içinde deprenen bir vesveseyi, aksi bir ihtimali bertaraf etmiş olur, değil mi? İşte sigortanın en büyük fâidesini teşkil eden şu hal, dikkat olununca zikredilen adamın -iffet hissi ve hâmiyeti ne derecelerde metin ve mükemmel olursa- evini muhafaza hususunda evvelki kadar dikkat ve itinaya ihtiyacı kalmamasından ibârettir ki, herkes hakkında faziletinin zayıflığına göre ziyâdeleşen bir nisbetle câri olan şu halin meydan vereceği zararlar, ne kadar taksim edilmiş olursa olsun, yine umumi servetten kayıplar, hem de karşılıksız, yâni sigortaların tazmin edemeyeceği kayıplar değil mi?

Sonra kazaya uğrayanlar arasında sigortasız mallara âid zararı telâfi edecek hisse bulunmadığı cihetle bunun büsbütün heder olup gitmesi ve sigorta edilen malların kiymetlerinin hakkıyla takdiri ve sigortaya talip olan şahıslardaki garaz ve maksatların mâhiyetlerinin tetkiki husûsunda karşılaşılacak büyük müşkillere binaen, içinden çıkılmayacak derecede bir takım entrikalara yol açılmak yüzünden, hiç bir şey olmasa bile yine umûmi servete bu türlü zararlar verilmesi de vâriddir.

Sigortanın kabulü faraziyesinde sigortasız malların zararını ileri sürmek münâsip değildir. Bunun için, herkesin malını sigorta ettirmesi ise cidden zordur. Bunun da, zikrolunan mülâhazalarla ya müsâmaha veyahut garez sahiplerini çoğaltmaktan ibâret olacağı muhakkaktır.

Şurası da dikkate şâyandır ki; meselâ yangına karşı sigorta ettirilen bir binada yanmak ihtimali son derecede zayıf ve vâhi bir ihtimal halindendir. Demek ki, yanmasından korktuğumuz bu binada yanmamak ihtimali galiptir. Yanmayacağına güveniyor ve yanmayacak olan bu binanın sigorta priminden senelerce müstefid olacağını kuvvetle farz ve tahmin ediyor ki, sigorta muamelesine girişiyor. Şu halde bu istifâdeyi bina sâhibi sigorta şirketine terketmeyip nefsi için alıkoysa, yani sigorta muâmelesinden sarfınazar etse daha iyi değil midir?

“Şirket, sigorta ettiği binayı yanmayacak diye sigorta etmiyor. Yanarsa o zararı idâresi dahilinde bulunan diğer evlerden telafi edebileceğini düşünüyor." denilirse bu defa, o diğer evlere sözü getirerek: "Bunlar yanacak mı, yanmayacak mı?" suâli vârid olur ve neticede bu binaların her birinde yanmamak ihtimalinin kuvvetine kanaatle def edilebilir. İşte bunlar bir takım hakikatlardır ki, sigorta şirketleri tarafından daha güzel takdir olunuyorlar demektir. Şâyet ortaya koyduğumuz deliller mücmel göründüyse bunu biraz izah edelim: Bizim bir binamız varsa sigorta şirketinin bin binası vardır. Biz bir tanesi için korkuyoruz da, o niye bin tanesi için korkmuyor? Demek k; şirketin bu bin binadan senede yanmasına ihtimal verdiği miktar, herhalde bunlardan toplanan senelik ücretin aşağısında kalacak bir ehemmiyeti hâiz bulunuyor. Bu ise bir ev hesabına senede çok görülmeyerek verilen paranın ehemmiyeti o evde yanmak ihtimalinin ehemmiyetinden büyük olduğunu intac eder.

Hakikaten riyazi bir şekil almağa başlayan görüşlerimizi biraz daha izah edelim: Bilfarz yüzde birbuçuk nisbetinde bir ücretle sigorta edilen bir evde yanmak ihtimali -sigorta şirketlerinin mezkûr ücretle bu ihtimali mübadeleye rağbet göstermelerinden delil çıkarmak suretiyle- kat'iyyen yüzde birbuçuk derecesine çıkamayıp mesela yüzde bir nisbetinde kalmak lâzım geldiğine nazaran bu evin kiymeti bin lira olduğu takdirde, sigorta ücreti binde onbeş ve yanmak ihtimali binde on nisbetinde olur. İşte bu evlerden bin tanesini biribirine zammetmekle ücretin  bir milyonda onbeşbin ve tehlike ihtimalinin bir milyonda  onbin derecesine çıktığı görülüyor. Bu sûretle bir ev üzerinde yürütülen nisbi hesabın ayniyle bin ev hakkında  da bâki ve değişm olduğu tahakkuk eder. Çünkü on’un onbeş’e nisbeti her ne ise, onbin’in, onbeşbin’e nisbeti de odur. Çünkü mezkûr bin ev dediğimizde yine bizim üzerine titrediğimiz tek evimiz gibi birer evden müteşekkildir.

Demek ki, bir evim var, yanarsa sokakta kalırım diye korkan bir adamın durumu ile bin evi sigorta eden bir şirketin durumu arasında tehlike noktai nazarından fark olmaması lâzım geldiği kat'i ve riyazi bir sûrette sâbit iken ev sahibi için korkmakta mazuriyet ve şirket için de bir cesaret hakkı tasavvur ederiz ki; bu hal sadece vehimlerimizin bizi hataya düşürmesinden ileri gelir. Eğer bunlar arasında bir fark varsa ev sahibinin sigorta için vereceği taksitleri kendi kendine biriktirmesi mutad olmadığı halde, şirketlerin bu paraları zarar ve ziyan karşılığı olarak muhafaza etmeleri meselesinden ibârettir. Halbuki şu fark azıcık bir ihtimamla bertaraf edilebileceği gibi vehimlerimizin bizi iknaya çalıştığı fark nevi'nden de olmadığı için yukarıda zikredilen görüşlerimize kat'iyyen dokunmaz.

“Şirketlerde sermaye müteaddid şahısların, mâişetinin asli ihtiyaçlarından fazla olarak âdeta açıktan para kazanmak maksadıyla ayırdıkları bir meblâğdır ki; bunun kaybı, meselâ bir âilenin senelerce dişinden tırnağından arttırdığı para ile yaptırabildiği bir evin kaybı kadar acı gelmez." denilmesi de doğru olmaz. Çünkü bir adamın bir tek evinin yanması vukûu muhtemel olmak itibariyle koca bir şirkete âid olan binlerce evden bir tanesinin ve hatta bir haylisinin yanması nisbetinde olmayıp şirketin bütün evlerinin  demeyim de herhalde muâmelelerinin devamını sekteleyecek kadarının yanması ihtimaline muâdil olmak lâzım geleceği biraz evvel kaydettiğimiz tetkikat ile sabit olduktan sonra, teessüs etmiş bir şirketin zeval ve iflâsını, ehemmiyetçe bir âilenin sokakta kalmasından aşağı gibi telâkki edebilir miyiz? Halbuki şirketin şunun bunun mallarının fazlasından müteşekkil olan sermayesinin ziyâı yüzünden sigortalıların asli mâişetlerine halel gelmese de, başka bir mâişet medarı olmayan şirket hademelerinin halleri nasıl olur? Bir de geçen misâldeki bin liralık yegâne evimizin birkaç saat içinde yanıp kül olması ihtimalindeki tehlikeden yani def'aten bin liralık bir ziyandan korktuğumuz halde bu hane için sigorta bedeli olarak yüzde birbuçuk hesabıyla her sene verdiğimiz onbeş lirayı neden çoğaltmıyoruz? Çünkü bin liralık evde oturmak bin liranın ortalama hesapla yüzde altıdan faizi bulunan altmış lirayı, senelik mesken menfaati mukabilinde istihlâk eylemek yahut diğer tabirle bin liraya yüzde altı’dan fâiz vermek demektir. Buna mukâbil bu evde kendi malı olduğuna nazaran senede en azından yüzde birbuçuk nisbetinde de evin, eskimek sûretiyle esas kıymetinden indirme husûle gelebilecektir. Bunun için mesken bedelinin yetmiş beş liraya veyahut fâiz bedelinin yüzde yedibuçuğuna çıkması, insanın kendi malı olan bir evde oturmak arzusuna karşı göze görünmese bile buna bir de sigorta ücreti olarak yüzde birbuçuk daha eklenmesiyle mesken bedeli doksan liraya yahut fâiz yüzde dokuza çıkarsa cidden zararlı bir hale gelmiş olur. Çünkü bin liralık bir evde müstecir olarak yıllık elli-altmış lira ile oturmak dâima mümkün iken, bu hizmeti doksan liraya gördürmek, kendi evinde oturmaktan başka bir zevk hisseden hesapçı bir akıl sahibinin dahi işine gelmez. İşte bu beğenmediğimiz senelik sigorta ücretidir ki, kirada gezmekle kendi evinde oturmak arasındaki farkı kat'i bir surette ortadan kaldırarak ilelebet kiracı kalmak gibi bir durum ihdas eder. Bu hal de ahalide emlâk sahibi olmak hevesini kırar.

Bir de bir tek evi sigorta etmekle tehlikeyi üzerinden atan adamın iktisaden zarar görmüş olacağı kabul edilmese bile bin evin tehlikesini üzerine alan ve bu yüzden para kazanan sigorta şirketi memlekete yabancı olduğu takdir de, onun kazanmakta ve memleketin zarar etmekte olduğu da artık şüphe götürmez.

Evet, akıl ve hikmet nokta-i nazarından belki kumarın zemmedilmiş olmasına da itiraz edenler ve “Ortaya konulan para nihayet kumar oynayanların kenditerine âid değil mi?" diyenler bulunur.

Lâkin insanların her hareket ve teşebbüslerinin akıl ve hikmete uygun düşmesi mümkün olmadığından bu hususta hata işlemezcesine bir temyizi hâiz olan Şeriat Kanununu bunların kendi mallarını yine kendi menfaatleri nâmına ve her istedikleri şekilde kullanmalarına izin vermez. Çünkü bu kanun, insanların en tedbirli bir himâyecisi gibidir. Hem de öyle olmalı değil midir? Ama insan velev en emin, en akıllı bir hayırhahının tavsiyelerini dinlemeğe mecbur değildir diyebilir miyiz? Aklen ve hikmeten biraz güçce deriz. Husûsiyle bu hayırhah insanın en yakın bir velisi kadar selâhiyettar olursa... -Haydi mecbur olmasın- Dinin de bu hususta bazı yasaklara karşı va'z eylediği hududa benzer bir nev'i cebrî kuvveti, maddî cezaları yok ya!. Yalnız din bunu hoşnut nazarla telâkki etmez; takbih eder ki, buna hakkı var mıdır, yok mudur? Bu ciheti tetkik edelim.

Evvelâ kumar oynayan adam kazanmak ihtimaline tamah ederek buna cesâret eder, değil mi? Fakat yüzde elli de kaybetmek ihtimali vardır. Fazla olarak kazanmak ve kaybetmek ihtimallerinin müsaviliğine rağmen ilk ihtimalin neş'esi ikinci ihtimali ortadan kaldırmaz. Çünkü kazanan adamın başlangıçta kumar oynanan yere çıkacak kadar bir mali gücü bulunacağından, kazanmasındaki fark bir servetin ziyadeleşmesinden ibaret kaldığı halde, bu mali gücün kaybı bir zenginin fakir düşmesi kabilinden olarak son derece vahim ve elim olur. Onun içindir ki; bu tehlikeli ticaret yolunu kimse kimseye tavsiye edemediği gibi, kendisi yaparsa bile nefsinin temayüllerine mağluben yapar. Lakin en salim, akli kuvveti ve en tarafsız muhakemesiyle sevdiği herkesi bundan men edemeyen adam, iyilik ve kötülüğü kendisine aid olanlar hakkında olanca kuvveti ile mani olmaya çalışır.

İkinci olarak kumarbazlar, birbirinden kazanırlar, yani hazırdan sarfederler. Gerçek kazanma imkanlarını atalet halinde bırakarak ne istihsal ve ne de istikmal suretiyle cemiyete bir habbe istifade ettirmiş ve umumi servete bir santim ilave etmiş olamazlar. Şimdi bunlar birbirinden kazanmak, birbirini yenmek sevdasına düşmektense, o müddette hilkat hazinelerinden kazansalar hem biri kazanıp, bir kaybetmese,, ikiside kazansa daha münasip olmaz mıydı?

Kumarda bulunan atalet manalarını takdir için bütün bir memleket ahalisini kumar ile meşgul farz edeniz!... Bu şekilde bir müddet aralarında tedavül eden servetin arası çok geçmeden suyunu çekip tükendiğini görürsünüz. Halbuki bir memleketin umumu ahalisi münhasıran bir sanatla, mesela ziraatla meşgul olsa, yine bu bir tek sanatın temin edeceği ihraacat sayesinde sair hacetlerini hariçten tedarik etmek imkanını bulabilirler.

Yukarıdan beri izahına çalıştığımız noktalara istinadendir ki; iki şey arasında hangisi üstün gelirse diğerinden birşey almak şartıyla icra edilen müsabaka da kumar olduğu halde kazananın mükâfatı haricten taahhüt olunur veyahut mağlûptan olmayıp galibe vermek üzere müsabakaya bir üçüncü şahıs iştirak ederse meşrû hale gelir. Çünkü bu sûretle araya bir mürüvvet eli girmiş ve şu itibarla mes'ele kazanmak değil de, sarfetmek, hem de bir hayır zimninda, terakkiyi teşvik uğrunda sarfetmek meselesine dönmüş olduğu gibi, müsabakacıların da kaybetmek ihtimali ya hiç kalmamış, yahut yarıya inmiş olacağından mesele cemiyete bir nevi hizmeti mutazammın bulunur. Müsabakacılar hakkında da tehlike azalmış olur.

Hülâsa kumarda kudrete bağlı çalışmayı terk ile talihin lütfunu beklemek  gibi bir meskenet, bir atâlet ve az vakitte hem de yorulmadan çok kazanmak gibi bir aç gözlülük ve menfaatini diğerinin zararında belki mahvolmasında aramak gibi bir insafsızlık, ve bu kadar alçakcasına bir kazanç uğrunda eski sermâyesini de tehlikeye koymak gibi bir şaşkınlık, ihtiyatsızlık vardır.

Yukarıda zikredilen mahzurlar meyânında kaydedilen atâlet mahzuru insanın alelâde boş durmasına kıyas edilemez. Çünkü o çeşit boş durmak, çalışmamak, mâkul istirahat maksadından nâdiren uzak olduğu gibi istirahat faydasını velev kastetmeyerek tazammun etmediği de enderdir. Kumardaki atalet ise, dehşetli bir azap ile meczedilmiş olduğundan istirahatı mûcip olmak şöyle dursun vücûdu meşguliyet zamanından ziyâde yorar. İkinci olarak alelade boş durmak, insanın yalnız nefsine münhasır bir atalet olduğu halde kumarbaz bu atâletine diğer tarafı da ortak eder. Üçüncü olarak kumarda atâleti kendisine iş yapmak ticâret vasıtası edinmek bulunduğu cihetle, ticâret suistimal edilerek vaz olunduğu gayeden uzaklaştırılmış ve tahrif edilmiş olur. Binaenaleyh alelâde boş durmak meşguliyeti terkten ibâret olduğu halde, kumar meşguliyeti terk ile menfi bir şeyle meşgul olmak derecesinde bir atâleti gerektirir. Üstelik alelâde boş durmak da şer'an methedilmiş değildir. Fakat bu, boş durmak, işsiziği kendisine iş yapmak derecesine çıkınca sarâhaten men olunur ki, oyun nev'inden olarak islâm Dini'nin yasakladığı bilcümle boş sözler söylemek, işte bu işsizliğin mânası içinde saklıdır.

Artık evvelki bahsimize dönelim:

İşte sigortanın maddi ve mânevi tazammun ettiği mahzurları gösterdik. Ama kaza ve kader bâbında kalb metânetine büyük bir tevekkül ve teslimiyete mâlik bulunmayan ticârete itminan verecek kefâletin lüzûmu takdirinde bunun sigortadan başka türlü bir çâresi yukarıda geçen mahzurlardan uzak ve meşrû bir yolu yok mudur? Niçin olmasın? Lâkin şurasını arz edeyim ki; o yolun bazı mânilere binaen memleketimizde şimdiye kadar kabil-i tatbik olup olmamasına karışmam. Beyan edeceğim yola bundan evvelki şartlar müsâit olmayabilirdi. Şimdi de olsa olsa ciddiyete rağbetsizlik gibi memleketimizde hükümfermâ olan ahlâk zaafı mâni olur. Fakat benim bu makaleyi yazmaktan maksadım sigorta tâbir olunan muâmeleye İslâm Dini'nin müsâit olmamasından dolayı hükümlerinde hâşa bir noksan, beşeri maslahata karşı bir kifâyetsizlik tasavvurunun iptalidir. Binaenaleyh böyle bir şeye islâmiyetin ihtiyacı olmadığını isbat edeceğim. Memleketin ihtiyacı olmadığını değil. Memleketin ihtiyacı varsa, o kendi kusurudur, İslâm Dini'nin kusuru değildir. Hattâ sigortalı emlâkde hissedar olan mülk sâhiplerinin de artık o muâmeleye  iştirakde mâzûr veya mecbur kalmış olacakları hakkındaki iddialara da karışmam.

Şimdi gelelim sigortanın yerine daha büyük bir mükemmeliyetle kâim olmak üzere izah vaad edilmiş olan hal çâresine:

Mesela bir mahalle bir kasaba halki yahut bir sınıf ticâret erbabına evlerinin kıymeti veyahut sermâyelerinin ehemmiyeti nisbetinde kendi aralarında yıllık bir para ifraz derek bu para kendilerince emniyetli bazı zevat tarafından işletilse, sonra kendilerinden kazâzade olanlar bulunursa şirketi idareye memur bulunan kimseler zararları telâfi edecek sûrette bu paradan sarfetmeye izinli olsa ve bu sarfiyattan artan temettu da hissedarlara derecelerine göre tevzi olunsa!.. Sonra daha fazla bir ihtiyat olmak üzere bu şirket -sigorta şirketlerinin yaptığı gibi- kendisine benzeyen diğer şirketlere bir akidle raptedilse:

İşte bu şirket temettü getirmesi itibâriyle adetâ bir ticaret şirketi ve âfetzedeler için teberrûlara me'zun bulunması itibariyle de bir iâne sandığı demektir.

Lakin bu şirket o kadar sarfiyatla beraber temettu dağıtabilir mi? derseniz, niçin edemesin! Sigorta şirketlerinn de taksit bedellerinden başka vâridati olmadığı halde nasıl kazanıyorlar? Kazanmıyorlarsa nasıl devam ediyorlar? Şu kadar fark var ki, sigortada o temettûdan başkaları istifade ediyor. Bunda ise taksitleri verenler istifade edecek. Yok eğer sigorta şirketlerinin bidâyeten bir sermâyesi, ihtiyat akçası bulunuyorsa arzetmiş bulunduğumuz şirketin de teessüsünde biraz fedakâr davranmasıyla ilk taksidin biraz daha topluca olması ile o ihtiyat bertaraf edilmiş olur. Çünkü herkesin verdiği para boşa gitmeyecek, yine kendi cebinde kalacak demek olmakla çekinilmeden verilebilir.

Şirketin vukû bulacak tazmin masraflarını ifa eylemesi ve fazla olarak hususi temettu tevzi edebilmesi cihetini biraz daha izah edelim: Mesela:

Beşbin hâneli bir kasabada yangın vukûu ihtimaline karşı yardım etmek üzere kasaba ah rında teşkil eyledikleri şirkete birinci taksitte ev başına biribiri üstüne beşer ve ikincide üçer lira verilse bir senede şirketin yalnız sermayesi kırkbin liraya baliğ olur ki, bu az bir para değildir. Ne hâcet, başlangıçtaki müşküller hakkında biz bu kadar görüş serdedebildikten sonra ihtisas ehlinden, ticâret erbabından daha güzel fikirler alınması mümkündür. Bir de şurası var ki; şirket bir kere teessüs ettikten sonra, ileride kat'i olarak sigortalar kadar masraf tazminine düçar olmayacağından devam ve terakkisi daha ziyâde muhtemeldir. Çünkü buraya kaydolunan mal sahibi, malının muhafazası hususunda sahibine sigorta şeklinde ki gibi lâkâydlık, ihtimamsızlık gelemez!. O nisbette kötü maksatlar entrikalar da cereyan edemez. Çünkü bir adam kazancından kendisine de istifade hissesi çıkmakta bulunan bir şirketin zarar etmesini arzu etmez.

Şimdi bu şirketin sigortaya kaç cihetle üstün olduğunu sayıp hülâsa edelim:

Evvelâ malları kazaya uğramayanlar tarafından buraya her sene verilen paraların sigortaya verilenler gibi heder olup gitmeyerek bir temettû hissesi getirmesi,

İkinci olarak, böyle bir muâmeleye iştirak eden adamın, malını muhafaza hususundaki dikkat ve itinasına sigortada olduğu kadar gevşeklik âriz olamayacağından bu yüzden umûmi servete âid olan kayıpların nisbet kabul etmeyecek derecede azalması,

Üçüncü olarak şirkete âid bulunan mallarda kayıpların azalmasıyla birleşmesindeki mallara sirâyeti melhuz olan kayıpların da azalması,

Dördüncü olarak, buraya verilen paralar bir ticâret emniyetiyle verildiği için bu halin sigortada olduğu gibi karşılıksız ve gayri meşrû bir ödeme olmaması,

Beşinci olarak, şirketin tazminatı bir nevi teberrû şeklinde olduğundan hissedarlar bununla maddeten menfaatlanmış oldukları gibi mânen de mükâfata hak kazanmış olmaları.

Burada yalnız bir şey hatıra gelir ki, teberru şeklinde bulunan mezkûr sarfiyat hakkında ödeme iznini kesmiş olmak, yani, idâre memurlarını sarfiyatta bulunmaktan menetmek, hissedarların ihtiyarında bulunduğu cihetle şirketin başlıca gâyesini teşkil eden kayıpların tazmini maksadı emniyet altına alınmış sayılamaz. Halbuki sigortalar taahhüd ettikleri tazminatı ifâya kanunen mecburdurlar.

Sigortaya bedel ve ondan daha mükemmel iddiasıyla beyan ettiğimiz usûlü esasından sarsıyor gibi görünen bu itirazın cevabı kolaydır. Çünkü zikrolunan hissedarları kendi aralarında böyle bir şirket tesisine terkeden şey ne idi? Mâlik oldukları malların muhafazasına dâir ve kendi menfaatlerine âid bir ihtiyat fikri değil mi? Şu halde bundan sonra mallarının muhafazasına hâcet kalmadı denilemez. jiletin devamı ise illetlinin devamı için kâfi olduğundan itiraz mevkii olarak ileri sürülen ihtimalin mânâsı yoktur. Diğer bir tâbirle sigortanın kabulü faraziyesinde sigortasız malların zararından bahsetmek nasıl münâsip olmuyorsa tavsiye ettiğimiz şirketin mahsûlü olarak irad edilen ihtimal de öylece yersizdir. Çünkü bu arzettiğimiz fikir muhafaza ve ihtiyatla teşekkül eden şirketin bozulması demektir. Halbuki bir şirket bozulduktan sonra meydana gelmesi melhuz olan mahzurla tenkit edilemez. Yani şirketten beklenilen fâide şirketin devamı müddetinde aranilmak lâzım gelip feshinden sonra aynı fâideyi istemeğe itirazcının hakkı olmaz. Çünkü bu adetâ faraziyenin hilâfi olur.

Bu itirazın cevabındaki hakikat inceliği güzelce arzedilmiş olmadıysa şirketin önce bir yardım sandığı şeklinde tesis ve temettu fazlasını ortaklarına şartlı olan vakıf gelirleri gibi tevzi etmelidir. Bu şekilde artık kayıpların tazmini başlıca gâyesi doğrudan doğruya emniyet altına alınmış olur. Vakıfta dâimilik vasfı bulunduğuna nazaran hissedarlarından birisinin şirketin sermâyesinden meydana gelmiş hissesini alarak alâkasını kesmeyi arzu etmesi iktidarına mâlik olmaması veyahut yıllık taksitleri tediyeye devam etmemek suretiyle şirketten çekildiği takdirde dahi daha önce taayyün etmiş hisseye hak kazanmasının devam edip durması ve şirkette kayıtlı malların diğer bir ele intikal ettikten sonra sermâye meyannda hâlâ mevcud olan eski taksitlerin getireceği gelirin eski sahiplere mi, yoksa yeni sahiplere mi, âid olması lâzım geleceği mes'elesinin mûcip olacağı mahzurlar ve karışıklıklar ise aşağıda ifade edileceği gibi def'i kâbil olan şeylerdendir.

Önce sermâyeden meydana gelen hisseyi alarak alâkasını kesme iktidarına mâlik olmamak bir mahzur addolunmak lâzım geliyorsa bu hal, aynı ile Avrupa'dan iktibas edilmiş, sigortalarda dahi mevcuttur. Aynı zamanda şirketin devamının temini için zarûridir. Karışıklık meselesine gelince bunun da vâkıf, ne yolda şart tayin ederse öylece hükmü câri olmak kâidesiyle bertaraf edilmesi mümkündür. Meselâ yukarıda zikri geçmiş olduğu gibi, iâneye iştirak eden zat, verdiği paraların payını, esâmisi şirketin defterinde mukayyet bulunan emlâkdan yangın dolayısıyla vukû bulacak ziyanı telâfiye şartlı kılmakla karışıklık ihtimaline mahal kalmaz. Çünkü defterde kayıtlı bulunan emlâk kaydı bâki oldukça, vakıf sahibinin şartından istifade eder, zikri geçen emlâk kimin uhdesine intikal ederse etsin.

Yıllık taksitlerini tediye etmemek sûretiyle şirketten çekilenlerin evvelce verdikleri taksitlerden dolayı hasıl olan payın devam edip gitmesi mahzuru ise yine vakıf edenin şartına riâyet edecek tafsilât ile def'i kâbildir. Meselâ yardıma iştirak edenlerin, senevi taksitlerini tediye ettikleri müddetçe gelir payları hisseleri kendilerine ve taksitlerini kesmekle isimleri iâne defterinden silindikten sonra da derecelerine göre defterde ismi kalanlara âid olmak üzere vakıf şartı koşmaları, maksadı temine kifayet eder.

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ

Diğer Yazıları


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 34
Toplam 81265
En Çok 670
Ortalama 222