İSKİLİPLİ MEHMED ÂTIF EFENDİ'NİN HAYATI, MÜCADELESİ VE ESERLERİ

BİYOGRAFİ

25-12-2019

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

İSKİLİPLİ MEHMED ÂTIF EFENDİ'NİN HAYATI, MÜCADELESİ VE ESERLERİ

 

İskilip’in Tophane köyünde 1292 (1875) tarihinde dünyaya gelen İskilipli Âtıf Efendi,  Âtıf Akkoyunlu aşireti beylerinden, İmamoğulları'ndan Kara Halil Efendi’nin torunu ve Hasan Kethüdaoğlu Mehmet Ali Ağa’nın oğludur.

Annesi yıllar evvel Mekke-i Mükerreme’den hicret etmiş Beni Hattab aşireti şeyhlerinden –Çorum’un Kartaldağ yaylasındaki türbesinde medfun- Arapdede namıyla maruf şeyhin torunu Nazlı Hanım'dır.

El yazısıyla yazmış olduğu hâl tercümesinde Âtıf Efendi aynen şöyle demektedir:

“Bir müddet İskilip kazasının Tophane karyesinde ve 1307–1308 senelerinde İskilip’de Mebâdii ulûmu (başlangıç ilimleri) tahsil eyledikten sonra 1309 senesi Nisan'ında İstanbul’a geldim. Ulûmu aliyye ve âliye (âlet ilimleri ve ileri seviye ilimleri) tahsil eyledikten sonra icazetname ahzeyledim (aldım). Ve o sene Darülfünuna girip 1321 senesi Darülfünun İlâhiyat Şubesi'nden neş’et eyledim (mezun oldum). Daha evvel 313 senesinde ruûs imtihanında muvaffak olarak 321’de Fatih Camii şerifinde tedrise mübaşeret edip Şerh-i Akâid'e kadar tedrise muvaffak oldum. 322’de Dersiamlık ruûsuna nail olduktan başka 326’da medaris müfettişliğine ve bilâhare İbtida-i Dahil medresesi (ilkokul) Müdürü Umumiliğine tayin olunmuştum.”

Aynı zamanda “Medresetü'l irşad” Hikmet-i Teşri’ müderrisliği vazifesi de kendisinde bulunan Âtıf Efendi, Meşihat Dairesi'nde, gerek medreselerin ıslâhı ve gerek diğer hususlar için toplanan komisyonların hepsine de memur edilmiştir.

Altı aylık iken annesinin vefatıyla öksüz kalan Âtıf Efendi, bilhassa büyük babası Hasan Kethüda’nın gayretleriyle evvelâ köydeki çiftliklerinde hususi Efendilardan ders almış, onu müteakip İskilip’teki müderris Efendi Abdullah Efendi’nin rahle-i tedrisinde bulunmuş ve daha sonra on altı yaşında iken ağabeyi Mürsel ile birlikte Çankırı’dan, tahsilini tamamlamak için İstanbul’a gelmiş ve hicrî 1312'de burada akrabalarından Müderris Mehmedi’yi bularak, onun manevi yardımıyla, yedi sene hiçbir taraftan, -hattâ İstanbul’a gitmesine onay vermemiş olan babasından bile- maddi bir yardım görmeden medrese tahsilini ikmal ile o sene açılan Darülfünun İlâhiyat Şubesi'ne kaydolmuştur.

Ancak icazet aldıktan sonra, babasının elini öpmek ve rızası hilâfına ayrılmış olduğundan dolayı af dilemek üzere Çankırı’ya dönmüştür.

Ardından İstanbul’a döner dönmez, Fatih Dersiamlığı vazifesi üstünde kalmak üzere Kabataş Lisesi Arapça muallimliğine de tayin olunan Âtıf Efendi, o sene -yani 1320’de-şehadetine kadar hayat arkadaşı olarak kalan Fatma Zahide hanımla evlenmiştir.

Fakat iki vazifesi birden olduğu halde, bütün diğer memurlar ve bilhassa Efendilar gibi aylıkların mütemadiyen gecikmesinden, hattâ bazen aylarca verilmemesinden dolayı Âtıf Efendi de sıkıntıda kalır. Yuvasını kurarak hayata atılır atılmaz maruz kaldığı bu maddi sıkıntı, Âtıf Efendi’nin maneviyatını sarsacak yerde bilâkis kuvvetlendirmiştir.

 

ŞEHÂDETE İLK ADIM: ZİNDANA GİRİŞ

 

1926 senesi sonbaharında bir cumartesi günü akşamı, İskilipli Mehmed Âtıf Efendi’nin Lâleli Fethibey caddesindeki 14 numaralı evinin kapısı çalınır.

Âtıf Efendi, üst kattaki odasında akşam namazının farzını kılmaktadır. Hanımı Zahide Hanım kapıya giderek, kimin geldiğini öğrendikten sonra, yukarıya seslenir: “Efendi, sizi aşağıda birisi istiyor.”

Bu esnada namazını bitirmiş olan Âtıf Efendi selâm verip kalkar ve aşağı inerek, kapıya varır. Kapıda, asıl önde görünen bir kişinin arkasında, bir sürü gölgeler kıpırdaşır.

Hepsi de Polis Müdüriyeti tarafından, evi basmaya gönderilmiş polislerdir. Fakat ellerinde, bu işi yapmalarına izin verecek hiçbir belge, hattâ kâğıt parçası bile yok. Buna rağmen Âtıf Efendi, kapısına gelen insanları kovmak âdeti olmayan bir kâmil insan kibarlığı ve asaletiyle: “Buyurunuz, buyurunuz!...” diye, bunları, istedikleri işi yapmaya davet eder.

Karşılaştıkları bu asil karşılamadan etkilenen polis memurlarının başında bulunan polis âmiri, bir ân tereddüt eder gibi olur, “Nasıl olur efendim, içeride aile var, biz nasıl girelim?” deyince, Âtıf Efendi: “Başları örtülü, sizi yan tarafa alırım” cevabını vererek, polisleri içeri alır.

Âtıf Efendi, günün birinde başına böyle belâlar geleceğini tahmin etmiş olduğu için, bu âni baskından ötürü şaşırmaz.

Hattâ ailesi de, bir müddetten beri, Âtıf Efendi'nin, akşamları yorgun argın eve döndüğü zamanlar, kendilerine: “Bugün yine peşinde bir sürü hafiye dolaşıp durdu.” deyişinden, her nedense, polisçe takip edilmekte olduğunu bildikleri için, bu akşamki bu haneye güzellikle de olsa baskını, zamanın icaplarına atfederek, telâşsız karşılıyorlar.

Yalnız Âtıf Efendi'nin kerimesi Melâhat, evlerine dolan bu dâvetsiz misafirlerin meymenetsiz suratlarını görür görmez endişelenmiş olduğundan annesi onu: “Merak edecek bir şey yok evlâdım. Babanın kâğıtlarına bakacaklarmış” diye teskin eder.

Bu esnada üst kattaki sofaya çıkmış bulunan memurlara, Âtıf Efendi kapısını açtığı odayı göstererek: “Kütüphanem işte burasıdır, buyurun” der ve onları tamamen serbest bırakmak arzusuyla, yanlarından çekilip yatak odasına girer.

Memurlar, girdikleri kütüphane odasında, tavanlara kadar dizilmiş kitap raflarını görünce, mal bulmuş mağribiye dönerek her tarafı araştırmaya koyulurlar.

Âtıf Efendi'nin yegâne serveti olan, yıllardan beri bin emek ve itina ile toplanmış olan kitaplar, memurların hoyrat ellerinde âdeta didik didik edilir. Yazıhanenin de üstü, gözleri, altı her tarafı aranarak, ele geçen küçücük bir kağıt parçası bile gasp edilir.

Bu esnada Âtıf Efendi, bir yandan yuvasının uğradığı bu baskınla perişan olarak bayılan kızını ayıltmak için uğraşırken, bir taraftan da hanımına, “misafir”lere kahve pişirmesini söylemeyi unutmaz. Hattâ hanımının, bu derece misafirperverliği fazla bularak: “Aman efendi, evimizi basanlara bir de kahve mi ikram edelim?” deyişine de yumuşak bir şekilde cevap vererek: “Zararı yok, onlar da emir kulu. Onlar da insan… Belki yorulmuşlardır. Birer yorgunluk kahvesi içsinler, sevaptır hanım…” der. Ve bu suretle pişirilen kahveyi kendi eliyle götürüp, evini bir eşkıya gibi basanlara, ikram etmek asaletini ve civanmertliğini göstermekten de çekinmez.

Kütüphanenin aranması ve bulunan kâğıtların, kitapların toplanması bir hayli sürer. Bu iş olup bittikten sonra polislerin başındaki amir, ellerini ovuştura ovuştura yaltaklanarak: “Efendi efendi hazretleri” diye Âtıf Efendi’ye sokulur ve: “Lütfen bizimle beraber müdüriyete kadar zahmet buyurmanızı istirham ederim” der.

Bu da elbette büyük bir nezaketle de olsa, nihayet düpedüz tutuklamak demekti.

Âtıf Efendi, işi bu raddeye getireceklerini tahmin etmediği ve esasen saatlerce her tarafı didik didik ederek aradıkları halde, mesuliyeti gerektirecek hiçbir şey de bulamamış oldukları için sorar: “Tutuklamak istiyorsunuz ama bir tutuklama müzekkeresi var mı?”

Âmir: “Hayır, tutuklama müzekkeremiz yok ama sizi tutuklamıyoruz zaten. Sadece, beş dakika için müdüriyete kadar zahmet buyurmanızı istirham ediyoruz.”

“Gece yarısı, evinden alınıp, böyle polis muhafazası altında Polis Müdüriyetine götürülmek tutuklamak değildir de nedir?” diyen Âtıf Efendi, karşısındakiler zaten kapıdan içeri girdikleri andan itibaren kanunları ayaklar altına almış olan bu adamlara meram anlatmanın imkânı olmadığını görerek: “Peki” derr, “gidelim… Buyurun!..”

Bu vaziyet karşısında, bir anda kendinden geçer gibi olan Âtıf Efendi'nin hanımı Zahide Hanım kızına seslenir: “Melâhat gel, babanı götürüyorlar!”

Beyninden vurulmuşa dönerek baygın yattığı yatağından fırlayıp, kendini sofaya atan kızcağız, babasını arkasına çantasını almış, başına sarığını giymiş, hazırlanmış bir vaziyette memurların önünde görünce: “Beybaba, diye bağırır; “beni kime bırakıp da gidiyorsun?”

Âtıf Efendi, biricik evlâdının bu feryadı karşısında, yine her zamanki gibi metanetini muhafaza ederek ve her zamanki gibi mütevekkil: “Kızım, seni Allah’a emanet ediyorum!” der. Sonra merdivene doğru adım atarken, arkasındaki memurlara dönerek, “İşte bu evlâdımı da bırakıp gidiyorum. Fakat dönüp geldiğim zaman, onun bir kılına dokunulmuş olduğunu görürsem vay o zalimin haline… Yok, bu gidişim son gidiştir de, bir daha dönüp gelemezsem, onun da hesabını elbette büyük, asil ve necip milletim bir gün soracaktır” der.

Bir tutuklama müzekkeresi bile olmadan Âtıf Efendi'nin böyle götürülmüş olduğunu anlatan biricik evlâdı Melâhat da gözyaşlarını silerek: “Ben, bir daha babamı görmedim!” der.

Bir tutuklama müzekkeresi bile olmadan, gece basılan evinden alınıp götürülen İskilipli Âtıf Efendi, doğru Polis Müdüriyetine sevkolunarak hapsedilir.

Suçu nedir? Niçin tutuklanmıştır? Evinde ne aranmıştır? Bu sorgusuz sualsiz, kanunlar ayaklar altına alınarak meskene taarruzun sebebi ne olabilir? Bu suallere cevap vermek tenezzülünde bulunan hiç kimse yok!

Derebeylik devrine rahmet okutan bu zulmün, bu taarruzun kurbanı olan Âtıf Efendi de esasen, cevabını alamayacağını bildiği bu sualleri kimseye sormuyor.

Polis Müdüriyetinde tutuklu bulunduğu odada, tek arzusu, beş vakit namazını kılabilecek temiz bir köşe bulabilmekten ibaret. Fakat Kemalist zalimler Âtıf Efendi'yi bundan dahi mahrum ederler.

Namaz kılacak temiz bir köşe şöyle dursun, hapsedilmiş olduğu odada ilişip oturabilecek bir karış temiz yer bile yoktur.

Bu tek pencereli odanın, tavanı da, döşemesi de, tıpkı Âtıf Efendi'ye bu zulmü reva görenlerin kalpleri gibi kapkara ve pistir.

O kadar pis ve hain zalimlerdir ki, ertesi sabah kendisini ziyaret etmeye gelmiş olan hanımı Zahide Hanım'la bile görüşmesine izin vermezler. Kadıncağız yalvarır, yakarır: “Bütün ömrü okumak ve okutmakla geçmiş, hiç kimseye fenalık etmeyi aklından bile geçirmemiş olan bir insana yaptığınız bu eza ve cefanın sebebi nedir? Söyleyin nedir? Bunu bile söylemekten korkuyor musunuz? O halde, kanun nerede kaldı? Adalet denen şeyden eser kalmadı mı? İnsanlıktan nasibi olan kimse yok mu?”

Fakat kim dinler?

M. Kemal ve İsmet İnönü saltanatının hüküm sürdüğü günlerde, onların kulu kölesi olan zalimlere meram anlatmak kimin haddidir ki, zavallı, hasta yavrusunu evde bırakarak, suçsuz kocasının yüzünü görüp bir arzusu olup olmadığını anlamaya gelmiş kadıncağızın feryadına kulak asan bulunsun?

Neden sonra güç bela merhamete gelen ve belki de kellesini koltuğunun altına almak cesaretini gösterecek kadar mert ve temiz kalpli bir insan olduğu için her şeyi göze alan bir polis memuru: “Dur hanım… Ben gidip Efendi efendiyi bir göreyim. Geldiğinizi haber vereyim, ne derse gelir size söylerim” diyerek gider: “Efendim, gördüm. Hiçbir şey istemiyor. Yalnız mümkünse bir yatak göndermenizi rica ediyor” der.

Zahide Hanım, hemen eve gider, şilte, yastık, yorgan alıp, bir arabaya koyarak getirtir. Fakat yine bunları kendisine vermek için bile görüşmesine mani olurlar.

O akşam, Âtıf Efendi'yi vaktiyle tanımış ve sevmiş olan bir polis memuru gizlice Lâleli’deki evine gelerek Zahide Hanım'a: “Efendi hazretlerinin evrak arasında hiçbir şey bulunamamıştır. Müsterih olunuz. Ortada hiçbir suç olmadığı anlaşılmıştır. Nerede ise serbest bırakılacaktır” diyerek Efendinın gönderdiği kâğıdı verip, yine sessizce, bir gölge gibi kaybolup gider.

Fakat günler geçer, Âtıf Efendi'yi serbest bırakmak şöyle dursun, İstanbul’da bile bırakmaktan korkmuş olacaklar ki, Trabzon’a sevke karar verirler.

Bu haberi alan Zahide Hanım derhal Polis Müdüriyetine koşar. Orada karşılaştığı memurlar, kadıncağızın: “Trabzon’a sevk ediyormuşsunuz. Gitmeden bir kere göreyim, siz Müslüman değil misiniz? Nedir bu ettiğiniz?” deyişlerine de kulak asmak istemezler. İçlerinden biri büsbütün kızarak: “Kim söyledi sana, Trabzon’a sevk edileceğini?” diye yakasına yapışmaya kalkar.

Kadıncağız yutkunur: "Sizden bir memur korka korka geldi, Efendi efendinin alelacele yazmış olduğu iki satırlık bir pusulayı getirdi. Ondan öğrendim" diye nasıl desin? Bu bile öyle bir suç sayılabilir ki, ortalık allak bullak edilebilir.

O zavallı polisi de ele vermemek için Zahide Hanım ağzını açamaz. Neden sonra, bir başka memur peyda olur: “Hanım koş, Efendi efendi hazretlerini vapura götürdüler, koş Galata rıhtımına, belki yetişirsin!” der.

Kadıncağız neye uğradığını şaşırmış bir perişanlık içinde sokağa fırlar, koşa koşa Galata’ya doğru giderken, köprünün üstünde, iki polis muhafazasında mücrimler, caniler gibi teşhir edile edile götürülmekte olan Âtıf Efendi’yi görür.

Adımlarını sıklaştırarak, yanına yaklaşır, bir yolcu gibi geçerken, Efendi efendiye, elindeki bir çıkını uzatarak "para" diyebilir.

Rıhtımdaki vapura bindirilen Âtıf Efendi, doğru Giresun’a götürülür. Çünkü, onu muhakeme edecek İstiklâl Mahkemesi orada imiş!

Fakat suç hâlâ meçhul.

 

 

KİM CÂHİL?

İskilipli Âtıf Efendi'yi Giresun’lara kadar, hem de muhafaza altında götürüp, bin türlü eziyet ve azap içinde, İstiklâl Mahkemesi huzuruna çıkaran sebep veya sebepler ne idi?

Beş vakit namazında, niyazında, diğer zamanlarını da dinî tedrisata ve bu meyanda çok kıymetli dinî neşriyata hasretmiş ve bunlardan başka hiçbir şeyle meşgul olmamış, hele politika denen entrikalı işlerle uzaktan bile alâkadar olmamayı prensip edinmiş bu âlim ve muhterem zatın günahı ne idi?

Bu Âtıf Efendi, İstanbul Polis Müdüriyetinde tutuklu bulunduğu sırada, adet yerini bulsun diye şöyle üstün körü savunması dinlenirken, başkomiser olduğu bilâhare anlaşılan bir memurun, kendisine söylediği şu sözler biraz anlaşılır gibi olmuştu. Bu başkomiser Âtıf Efendi'ye, o güne kadar yazmış olduğu dinî eserlerden bahsederken şöyle demişti: “Sen, nihayet cahil bir medrese hocasısın, böyle başından büyük işlere ne karışırsın?”

Bu ağır hakarete maruz kalan Âtıf Efendi, karşısındaki nihayet ortaokul mezunu olan ukalaya acı acı gülümseyerek:  “A evlâdım, ben 1292 tarihinde dünyaya gelmiş ve oradan yedi sekiz sene sonra Mebadii Ulumu tahsile başlamış ve 1318 senesinde yani yirmi beş yaşında icazetnamesini almış, fakat onunla da iktifa etmeyerek İstanbul’da Darülfünun İlâhiyat şubesine girip onu da muvaffakiyetle ikmal etmiş, hatta o kadarla da kalmayarak 1318’de de ruûs imtihanını alnının akıyla vermiş, ancak 29 yaşında Fatih camii şerifinde ders vermeye başlamış ve o tarihten şu dakikaya kadar da durmadan okumuş ve okutmuş bir insanım, amma sizin buyurduğunuz gibi, cehlimi de itiraftan çekinmem. Ancak, bir insanın bir başkasına cahil diyebilmesi için, hiç olmazsa onun kadar ilim ve maarif kürsülerinde dirsek çürütmüş olması lâzım gelmez mi? Ben, bu kadar okuduktan sonra da acaba daha nerede, hangi darülfünunda okuyabilirim, diye çok düşündüm ve aradım amma, daha yukarısı yoktu… Fakat buna rağmen, beni tevkife geldiğiniz ana kadar da hep okumakla meşguldüm…”

 

MASUM OLDUĞUNU BİLİYORLARDI

Âtıf Efendi anlattığımız gibi, hiçbir arama mezuniyet ve emri olmadan evi basılıp arandıktan, kendisi de hiçbir tutuklama müzekkeresi olmadan tutuklanıp Giresun’a sevk edildikten sonra, oradaki istiklâl mahkemesi tarafından sorguya çekilmiştir.

Fakat ortada Âtıf Efendi'yi ithama yarayacak hiçbir vesika, hiçbir delil, hattâ şahit dahi bulunmadığı için İstiklâl mahkemesi belki de yükseklerden almış olduğu "idam" emrine rağmen bu emri infaz edecek kuvvet ve cesareti kendinde bulamamıştır.

Hattâ o kadar ki, Giresun İstiklâl Mahkemesi reisi ve azaları bile Âtıf Efendi’yi muhakeme ettikten sonra, hislerini gizlemek ihtiyacı duymadan, açıkça: “Âlim ve fâzıl hocayı meğer boşu boşuna eziyete sokup buralara kadar getirmişiz. Ortada ithama medar olacak hiçbir şey yok” demekten kendilerini alamamışlar.

Bu suretle 1925 senesi Aralık ayının 14’üncü günü Giresun’a ulaşıp hemen ertesi günü İstiklâl Mahkemesi huzuruna çıkan Âtıf Efendi, bir hafta sonra İstanbul’a sevk edilir.

Artık ortada bir şey olmadığı meydana çıktığı için de kendisinin serbest bırakılacağı beklenir. Fakat bu bekleyiş boşa çıkar.

Âtıf Efendi'nin İstanbul’a ulaşır ulaşmaz, Zahide Hanım'a polis müdüriyetinde yazarak, elden gönderdiği mektup aynen şöyledir:

“Bugün Karadeniz vapuru ile İstanbul’a getirildim. İstiklâl Mahkemesi heyeti de bizimle beraber İstanbul’a geldi. Giresun’da vukua gelen bir hâdisede kitap dolayısıyla beni alâkadar zannetmişler. Bilâhare alâkam olmadığı tebeyyün eyledi. Oraca olan suizandan halâs oldum. İnşallah burada da halâs olurum da yakında kavuşuruz. Bizim talebeden Hamdi efendi vasıtasıyla size bir sepet elma gönderdim. Lehülhamd sıhhat ve afiyet yerindedir. İnşallah cümleniz de iyisinizdir. Tabii polis müdüriyetine sevk olunduk. Orada yoklarsınız. Kızım Melâhat merak etmesin, mektebe devam ve işine dikkat etsin. Semih oğlan ne yapıyor? Yaramazlık ediyor mu? Mektebine devam etsin, dersini güzel güzel okusun. İnşallah yakında gelip onu dinleyeceğim. Baki sıhhat ve selâmetinizi temenni eylerim.”

Âtıf Efendi’nin bu mektubundan da anlaşıldığı gibi Giresun’daki muhakemesinde masumiyeti açığa çıkmıştır.

Nitekim bu mektubu alır almaz, kendisini ziyarete koşan hanımı Zahide Hanım, Âtıf Efendi’nin polis müdüriyetinden çıkarılarak Ankara’ya sevk edilmek üzere Haydarpaşa’ya götürüldüğünü haber alır. Derhal oraya gider ve bir yolunu bularak Âtıf Efendi ile konuşmaya muvaffak olur. Bu esnada Âtıf Efendi kendisine Giresun’da muhakemesi hakkında şu malumatı verir:

Şapka kanununa rağmen, şapka giymekten imtina eden meczubun biri, yakalanıp da isticvap edildiği (sorgulandığı) zaman şapka giymek istemeyişini, İstanbul’da bulunan tanınmış ulemadan İskilipli Âtıf Efendi ile muhabere ederek (haberleşerek) onun şapka giymenin caiz olmadığına dair yazmış olduğu mektup üzerine verdiği kararla izah etmiş olmasından dolayı sorguya çekildiğini, hâlbuki böyle bir adamla muhabere etmemiş olduğu sabit olunca, mahkemenin cezalandırmak için bir sebep bulamadığını anlatmıştır. İstiklâl Mahkemesi aynı zamanda Âtıf Efendi’nin şapka aleyhinde yazmış olduğu "Frenk Mukallitliği" isimli kitabı da aratıp buldurmuş, fakat bunun da şapka kanunu çıkmazdan çok evvel neşredilmiş olduğunu anlayınca, bu cihetten de mesuliyeti gerektirecek bir şey görememiştir.

İşte böylece, Âtıf Efendi, Giresun İstiklâl Mahkemesi'nce tamamen suçsuz sayılmıştır.

Esasen başka bir suçtan zanlı olmadığı için Âtıf Efendi’nin mahkeme huzurunda hesabını açık alınla vermiş olduğu ortaya çıkmıştır.

Şu halde, niçin serbest bırakılmamış da İstanbul’dan Ankara’ya sevk edilmiş ve bir de oradaki İstiklâl Mahkemesi huzuruna çıkarılmıştır?

İşte halledilmesi imkânsız olan muamma budur.

Ve şimdi, bu muammayı çözmeye çalışırken, bu eşi görülmemiş davanın bütün safhalarını apaçık umumî efkâr ve tarih huzurunda sermiş olacağız.

 

İKİNCİ MUHAKEME

Ankara İstiklâl Mahkemesi, Âtıf Efendi’yi muhakemeye başlamadan evvel birçok başka hocayı da sorguya çekmek lüzumunu duymuş ve böylece, bu mevzudaki davalara bakmak üzere 1926 senesi Ocak ayının dördüncü pazartesi günü ilk celsesinde ve onu müteakip günlerde evvelâ Uşaklı Efendi Süleyman, Uşak İmam ve Hatip mektebi müdürü Antepli Salih, Adana Müftüsü Münir, Bozkırlı Ahmet, Sultaniyeli Durmuş Hoca ve Dağıstanlı Şeyh Şerefeddin ile arkadaşlarını muhakeme etmişti.

Bunların bir kısmı şapka kanununun neşir ve ilânından sonra Erzurum, Giresun, Rize ve Sivas’ta meydana gelen şapkaya karşı hareketlerde parmakları olmak ve bir kısmı da şurada burada şapka aleyhine  konuşmakla itham edilmekteydiler.

Bilhassa Uşak İmam ve Hatip mektebi müdürü Antepli Salih Hoca'yı fazla sıkıştıran mahkeme heyeti reisi, Âtıf Efendi'yi tanıyıp tanımadığını da sormuş, o da şu ifadede bulunmuştur: “İskilipli Âtıf Efendi'yi eskiden beri tanırım. Kendisine geçen sene ticari eşyalar göndermiştim. Daima İstanbul’a gidişlerimde görüşürdük. Geçen sene Şubat’ta bana altmış tane "Frenk Mukallitliği" kitabından yollamıştı. Fakat bunları satmadım. Ramazan’da yine İstanbul’a gittiğim zaman kitapçı dükkânında kendisini ziyaret etmiştim.”

Mahkeme reisi bu ifade karşısında "Frenk Mukallitliği" kitabının gönderilmiş olduğu tarihi kesin surette tespit etmek istemiş ve edince de: “Tamam demiştir. Âtıf Efendi’nin size bu kitapları gönderdiği tarihte Bahriyeliler için de siperi şemsli serpuş (güneşten koruyan şapka) kabul edilmişti.”

İyi ama, siperi şemsli serpuş kabul edildiği tarihte şapka kanunu henüz yoktu. Dolayısıyla, Âtıf Efendi’yi bu kanuna karşı gelmekle itham etmeye de imkân yoktu.

Esasen Giresun’daki İstiklâl Mahkemesi de bu nokta üzerinde durmuş, şapka kanununun tatbike başlandığı tarihten sonra Erzurum, Rize, Giresun, Sivas gibi bazı yerlerde meydana gelen şapka aleyhindeki propagandayla, Âtıf Efendi’nin kitabının bir alâkası olup olmadığını araştırmış ve yaptığı bütün tahkikat ve tetkikat sonunda da Âtıf Efendi aleyhinde hiçbir delil bulunamamıştı.

İşte şimdi, Ankara’da başlayan muhakemede de aynı netice tezahür ediyordu.

Fakat İstiklâl Mahkemesi, Âtıf Efendi lehine olan bu neticeyi, onun aleyhine kullanmak için bir şeyler yapmak niyetinde olduğunu da açıkça izhar ediyordu.

Bu mevzuda dinlediği şahitlere ve sorguya çektiği sanıklara, hep "Frenk Mukallitliği" kitabının ne zaman ellerine geçtiği sorusundan da anlaşılıyordu ki, şapka aleyhinde bazı kimselerin gösterdikleri aksülameli, hep, Âtıf Efendi’nin bu kanundan çok evvel neşredilmiş kitabına atfetmek niyetindedir.

Gariptir ki aynı tarihte İstanbul Beşinci Ceza Mahkemesi huzurunda yine şapka aleyhinde faaliyette bulunmak cürmüyle getirilmiş olan Evkaf Umum Müdürlüğü Buyût-u Vakfiye müdürü İzzeddin Bey’i muhakeme eden bu mahkeme, katiyyen, Âtıf Efendi’nin kitabı meselesine temas etmemiştir.

Dünyanın her tarafında yapılan inkılâplarda, bu inkılâpları kafalarına sığdıramayan bazı kimselerin, kanunlara rağmen taşkınlıklar gösterdikleri bilinen bir şey olduğu halde, İstiklâl Mahkemesi, şurada burada patlak veren şapka aleyhdârı hadiseleri, aynı şekilde, yani birkaç meczubun idrâksizliği, cahilliği eseri sayarak o şekilde muhakemesini yürüteceği yerde, hepsinin altında Âtıf Efendi’nin kitabını aramak sevdasına düşmüştü.

O kadar ki, yukarıda da kaydettiğimiz gibi, Giresun’da yapılan uzun boylu tahkikat sonunda Âtıf Efendi’nin "Frenk Mukallitliği" eserinin, şapka aleyhdârı hareketlerde hiçbir tesiri olmadığı anlaşılmış olduğu halde, şimdi Ankara’da "mutlaka bunun etkisi olmuştur" diyebilmek için yapılmadık şey kalmıyordu.

İşte böylece, bu neticeye varmak içindir ki, bu İstiklâl Mahkemesi, Âtıf Efendi’den evvel, sorguya çektiği birtakım sanık hocalar için şu kararı vermişti:

“Harekâtınızın Erzurum, Giresun, Rize, Sivas isyanlarında amil olan İstanbul’daki Âtıf Efendi ve hempalarının meselesiyle alâkadarlığına vâkıf olan heyet, davanızın onlarla birlikte bir bütün olarak bakılmasına karar verdi.”

Şimdi, işte bu akıllara durgunluk verecek derecede bir garabet örneği olan muhakeme safhasını göreceğiz.

Fakat Âtıf Efendi ile Tahir-ül Mevlevi gibi yakın arkadaşlarından evvel İstiklâl Mahkemesi yine, memleketin her tarafından getirilmiş şapka kanunu aleyhinde bulunanları birbiri ardına muhakeme edip durmaya devam ediyordu.

Bu muhakemeler arasında "Maraş İsyanı" muhakemesi de vardı. Burada sanık olanlardan eski Maraş mebusu Hasip Efendi, sorgusunda, hakime niçin şapka giymediği hakkında sualine cevaben: “Maraş malûm, baştanbaşa bir Müslüman diyarıdır, lâzım olduğu kadar şapka dağıtılmamış olduğundan ben de başıma giyecek şapka bulamamıştım. Bundan dolayı da buraya gelinceye kadar başım açık gezdim. Bunun suç olduğunu bilmiyordum. “Hiçbir kanunda da esasen "Başı açık gezmek yasaktır ve cürümdür" diye bir kayıt ve madde yoktur.” demiştir.

Diğer sanıkların birçokları da aynı şekilde, Maraş’ta eskiden beri şapka bulunamadığından kanun neşredildiği zaman da kâfi miktarda şapka dağıtılmamış olduğundan dolayı şapka giymemiş olduklarını, diğer bazı sanıklar da şapka kanunu neşredildiği zaman mevsim münasebetiyle bahçe ve çiftliklerinde bulunduklarından hükümetin emrini haber alamadıkları için bu emre riayet edememiş olduklarını söylemişlerdir.

Bu arada Süleyman oğlu Mehmet isminde birinin de Maraş’daki isyan kafilesinin başında, elinde bayrak olduğu halde: “Şapka giymeyeceğiz!” diye bağırdığı sabit olmuştur.

Hayli uzun süren bu muhakeme sonunda, İstiklâl Mahkemesi "Maraş İsyanı" sanıklarından yedisini idam, yedisini onbeşer, yedisini onar ve birini üç sene hapse mahkûm etmişti.

Ondan sonra, yani 21 Ocak Perşembe günkü muhakemede de Giresun şapka isyanı ve irtica hareketi ile alâkadarlığı görüldüğünden bahisle Fatih türbedârı Hacı Hasan, Konyalı Efendi Tahir, Dağıstanlı Fettah, Eğin’li Mustafa, Yağlıkçızade Hüseyin Efendi'yi muhakeme etmiştir.

Bunlardan Yağlıkçı Hüseyin ile kardeşi Mustafa ifadelerinde İskilipli Âtıf Efendi'nin, "Tesettürü Nisvân" ve "Frenk Mukallitliği" namındaki kitaplarını Isparta’ya göndermediklerini söylemişlerdir.

Ertesi günkü muhakemede de  ilmi kıyafet kararnamesine muhalif ve yalan sözlerle provakasyona sebebiyet vermekle suçlanan Trabzonlu Sandıkçızade İsmail, Hacı Pir, Hacı Hasan ve Hacı Hüseyin efendiler muhakeme edilmişler ve aynı günde bu Trabzonlular davasına sokulan eski Trabzon valisi Hamit Bey de İstiklâl Mahkemesi kararıyla tutuklanmıştı.

Görülüyor ki, İstiklâl Mahkemesi gece gündüz faaliyettedir. Ancak muhakeme edilen bu sanıklar içinde, Âtıf Efendi’yi itham edebilen bir tek insan bile bulunamamıştır.

Âtıf Efendi’nin "Frenk Mukallitliği" kitabından bahsedenler olmuşsa da mahkeme reisinin suallerine verdikleri cevaplarda, hepsi Âtıf Efendi’nin bu kitabını satmadıklarını ifade etmişlerdir. Bu arada, bu kitaptan birkaç tane satmış olduğunu söyleyenler de bunlar şapka kanununun neşrinden çok evvel sattıklarını itiraf etmişlerdir.

Şu halde, Âtıf Efendi’yi itham edebilmek için elde hiçbir delil ve şahit yok demektir.

Hattâ o kadar ki, Âtıf Efendi’nin bu "Frenk Mukallitliği" kitabı neşrolunduğu ve satıldığı günlerde -şapka kanunu henüz neşredilmemiş olduğu için- şapka giyen birkaç Türk'ün, polis tarafından takip edilerek cezalandırılmış oldukları da görülmüştü. Yani Âtıf Efendi’nin bu kitabı, esasen memlekette şapka giymenin bir suç sayıldığı günlerde yayınlanmıştı. Böyle olunca da, bu kitabı yazmış ve neşretmiş olan insanın suçlu sayılabilmesine imkân yoktu.

O halde, Âtıf Efendi ne ile itham edilmişti?

 

ZULÜM SEMBOLÜ İSTİKLÂL MAHKEMESİ'NDE...

26 Ocak 1926 Salı günü, Âtıf Efendi, ilk defa Ankara İstiklâl Mahkemesi huzuruna çıkarılıyordu. O güne kadar yine irtica ve şapka sanıkları olarak muhakeme edilen düzinelerce hacı, efendi, şeyh ve diğerlerinin ifadelerinde Âtıf Efendi'yi ne şekilde olursa olsun ithama elverecek hiçbir şey bulunmadığı için Âtıf Efendi adaletin yerini bulacağından emin ve böylece müsterihti.

İstiklâl Mahkemesi;  Afyon mebusu Ali Çetinkaya ile diğer meşhur Ali'lerle bunların yardımcı olanlarından oluşuyordu. Dinleyici yerleri yine hınca hınç dolu idi. Zira bugün Âtıf Efendi ile beraber, Tahir-ül Mevlevi de muhakeme edilecekti. Tamamıyla suçsuz oldukları herkesçe, hatta bizzat muhakeme heyetince de malum olan bu iki muhterem hocayı itham etmek için bu hakim taslaklarının acaba neler icat edeceklerini, ne gibi oyunlar oynayacaklarını merak edenler olduğu gibi, bu hakim rolü oynayan adamların, bütün taş yüreklilerine rağmen hocaları serbest bırakacaklarını ümit edenler de vardı.

Mahkeme huzuruna evvelâ Babıâlide kitapçılıkla iştigal eden Aziz Efendi getirildi. Ve sorulan suallere, şu şekilde cevap verdi:

“Ben esasen siyasetle meşgul bir adam değilim. Kitap satmakla maişetimi temin eder ve etliye sütlüye öteden beri karışmam. Bu sebeple de bugüne kadar hiçbir fırkaya intisap etmedim. Âtıf Efendi'yi, Babıâli'de ve İstanbul’un ilim ve irfan muhitlerinde herkesin tanıdığı gibi tanırım. Şimdiye kadar neşretmiş olduğu birçok kitapları, risaleleri, kitapçı olmam dolayısıyla sattım. Bahsedilen "Frenk Mukallitliği" kitabından da, o tarihte on tane gönderilmişti. Onları da satmıştım. Bu kitapları kimlere sattığımı, aradan uzun bir zaman geçtiği için hatırlamıyorum. Ancak kitaplarımızın müşterileri zaten muayyen insanlar, yani okuryazar kimseler ve münevverlerdir. Bu kitapları satalı bir seneden fazla bir zaman oluyor. Hepsini bir iki günde sattıktan sonra zaten elimde kitap kalmamış, yenisini de getirtememiştim.”

Mahkeme reisinin, bilhassa bu kitapları satmış olduğu tarihi iyi hatırlaması hakkındaki ihtarı üzerine bir hayli düşünen kitapçı Aziz yine eski ifadesinde ısrar etmiş ve bir seneden çok fazla zaman olduğunu tekrar etmiştir.   

Kitapçı Aziz'den sonra yine Babıâli'nin tanınmış kitapçılarından Mihran Efendi'nin muhakemesine başlanmıştır. Mihran Efendi: “Âtıf Efendi'yi tanımam. Yani tanımış değilim. Fakat kitap yazan bir âlim olduğu için, belki ara sıra uğradığı Babıâli'de benim dükkânıma da gelmiştir. Öylece görmüş olabilirim. Ancak şahsen bir tanışıklığım yoktur. Birçok kitaplarını sattım. Bu arada en son olarak da "Frenk Mukallitliği" kitabından üç defada yirmi tane sattığımı biliyorum. Kimlere sattığımı nereden bileceğim?” der.

Mahkeme reisi, Mihran Efendi'ye de: "Hangi tarihte sattınız?.. Onu da bilmiyor musunuz?" dedi. O da: "Kitap yeni çıkmıştı. O zaman sattım. Demek ki iki sene kadar oluyor. Bizde zaten kitap yeni çıktığı zaman satılır, ondan sonra arayan soran nadirleşir" dedi.

Mihran Efendi'den de tekrar tekrar aynı şeyleri sorarak, aynı cevapları alan mahkeme reisi, nihayet onun da muhakemesini kâfi görerek Tahir-ül Mevlevi’ye hitap etti: "Ne ile meşgulsünüz, ne yaparsınız?"

"- Darüşşafaka'da Edebiyat muallimiyim, okurum. Yegâne meşgalem okumak ve okutmaktır."

"- Mensup olduğunuz bir cemiyet var mı?"

"- Evvelce İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne mensuptum. Bir aralık Teâli İslâm Cemiyeti'ne de intisap etmiştim. Şimdi hiçbir cemiyete mensup değilim. Arz ettiğim gibi, kendi alemimde okumak ve okutmakla meşgulüm."

"- Teâli İslâm cemiyetinden niçin ayrıldınız?"

"- Bu cemiyete esasen, elimizden geldiği kadar dine hizmet, İslâmiyet'e faydalı olmak için girmiştim. Adından da, programından da belli olduğu gibi esasen cemiyetin maksat ve gayesi de bu idi. Bir müddet bu şekilde çalıştıktan sonra, nasıl oldu ise oldu, bu cemiyet içindeki bazıları yanlış yola saparak, asıl maksat ve gayeden uzaklaştılar. Ve cemiyeti siyasete alet etmek meylini gösterdiler. Bu vaziyette artık çalışmaya imkân göremedim. Ve ayrıldım ve o zamandan beri de hiçbir cemiyete mensup değilim."

"- Âtıf Efendi'yi tabii tanırsınız. Nasıl tanırsınız?"

"- Âlim ve fazıl bir hoca olarak tanırım. Memleketine bağlı birçok münevverler yetiştirmiş, haysiyetli fikir sahibi bir zattır. Kurban bayramı arifesinde, Âtıf Efendi bana tesadüfle Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi'nin Kuvayı milliye aleyhinde bir beyanname hazırlatmış ve bunu bütün ulemaya imzalattırmak istediğini söyleyince, birlikte daire-i meşihata giderek Mustafa Sabri Efendi'yi gördük ve bu teşebbüsüne şiddetle itiraz ederek "Nasıl olur, bu işlere bizim karışmamız doğru değildir. Kuvayı Milliye’ye karşı harekete geçmek günahtır. Esasen sizin de siyasetle uğraşmanız caiz değildir. Vazgeçin bu işten" dedik. Bunu müteakip yirmibin nüsha basılan bu beyannamelerden de anlaşılacağı veçhile, biz hattâ Mustafa Sabri Efendi'nin damadı Zeki Bey'in hükümet namına vâki olan tehditlerine rağmen Âtıf Efendi ile mukavemet ederek bunu imzalamaktan istinkâf ettik. Bunun üzerine, birkaç gün sonra Ziraat Nezareti'ndeki vazifemden azledildim."

"- Âtıf Efendi’nin "Frenk Mukallitliği" kitabını siz de sattınız mı?"

"- Evet, intişarını müteakip ben de beş tane satmıştım."

Mahkeme reisi, Tahir-ül Mevlevi’nin de muhakemesini kâfi görerek, Âtıf Efendi'yi muhakemeye hazırlandı.

Tahir-ül Mevlevi’nin muhakemesinden sonra Âtıf Efendi’nin muhakemesine başlandı. Âtıf Efendi, her zamanki gibi sakin, mütevekkil, parmakları arasındaki tesbihi çekerek mahkeme huzuruna gelinceye kadar sessizce beklemiş ve nihayet Kel Ali'nin sert, aksi, gazap dolu bakışları karşısında, kendisine sorulan ilk: "Başka tutukluluğunuz var mı?" sualine: "Otuzbir Mart hadisesinde de yine böyle sebepsiz tutuklanmış ve bir hafta tutuklu kalmıştım. Onu müteakip Mahmut Şevket Paşa vak’asından dolayı Sinop’a sürgün edilmiştim. Halâ hakiki sebebini bilemediğim buraya gidiş de bir buçuk sene devam etti" şeklinde cevap verir.

"- Nasıl olur da sebebini bilmezsiniz?"

"- Söylemezlerse nereden bileyim. Sorduğumuz halde, bir türlü ikna edici bir cevap verilemedi. Ancak mevkufiyet sonunda: “Affedersiniz bir hatadır oldu" demeyi itiyat edinmişlerdi. Sinop sürgününden dönüşte de aynı hal vaki oldu. Kusura bakmayın, bir yanlışlığa kurban oldun dediler. Şu halde tutuklanmamız ve sürgün edilişimizin sebeplerinin bir "hatâ"dan ibaret olduğu tezahür ediyor."

"- Ne zamandan beri siyasetle meşgul oluyorsunuz?"

"- Hiçbir zaman siyasetle meşgul olmadım. Kütüphanemde bile siyasete müteallik tek eser yoktur. Ömrümü ilim ve irfana hasretmişimdir. Teşkil ettiğim cemiyetler de ilmi cemiyetlerdir. Ancak bir defa, siyasete temas eder bir hareketim olmuştur ama o da vatan kaygısıyladır. Yunanlıların İzmir’i işgali üzerine bir beyanname yazarak itilâf devletleri mümessillerine vermiştik. İzmir’e vaki olan çirkin tecavüz ve taarruzu protesto etmek maksadıyla yazılmıştı. Biz de bu suretle vazifemizi yapmak istemiştik. Eğer, siyasi bir hareket addedilirse, işte yaptığım bundan ibarettir. Teşkil etmiş olduğum "Cemiyet-i Müderrisin" isminden de anlaşılacağı gibi müderrislerimizin hukukunu müdafaa için çalışmak maksadıyla meydana gelmişti. Burada da, himaye ve sıyanete muhtaç bir vaziyette kalan talebe-i ulûm ile müderrislere faydalı olmaktan başka bir maksat ve gaye takip edilmiş değildi. Hulâsa ilim adamıyım. Siyasetle ne meşgul oldum ne de meşgul olmak niyetindeyim. Böyle bir şey aklıma bile gelmemiştir."

"- Ama sizin siyasetle meşgul olduğunuzu söyleyenler var."

"- Herkes hakkında her türlü söyleyenler bulunabilir. Benim hayatım meydandadır. Siyasetle meşgul olduğumu söyleyenlerden, ne zaman, nerede, ne suretle siyasetle meşgul olduğumu izah etmeleri istenmelidir. İspata davet edilmelidir. Aksi halde bedbahtların iftiralarına itibar etmek caiz olmaz."

"- Frenk Mukallitliği kitabını ne zaman, niçin yazdınız?

"- O kitabı, senelerce evvel yazmıştım. Maksadım açıktı. Mukallitliğin her türlüsü kötüdür. Japonya gibi âleme örnek olabilecek bir şekilde terakki ve medeniyete kavuşmuş milletler de gözümüzün önündedir. Garp âleminin iyi taraflarını, ilmini, fennini, her türlü lüzumlu ve faydalı taraflarını iktibas etmişler, fakat millî ve dinî an’anelerini muhafazada ısrar etmişlerdir. Biz de umumiyetle, cehalet saikasıyla, vaktiyle örnek olduğumuz Garplıların, arkasında kalarak, şimdi, onların birçok şeylerini tetkik edip medeniyet yolunda ilerlemeye mecburuz. Fakat bu işi yaparken körü körüne ve lüzumsuz yere, mutlaka onlarda da vardır diye mukallitlik yapmayalım demek istemiştim. Fakat bu fikri ortaya koyan kitabımı ancak 1340 senesinde, Süleyman Nazif Bey ve Ubeydullah Efendi ile vaki olan kalem mücadelesi esnasında bastırmıştım."

"- Bastırmadan evvel kimseye gösterdiniz mi?"

"- Tabii… Basılmadan, hattâ matbaaya verilmeden evvel sekiz nüsha kopyalarını İstanbul Maarif Müdüriyetine, iki nüshayı da Matbuat Müdüriyeti Umumiyesine verdim. Okudular, tetkik ettiler, hattâ teşekkür ettiler. "Efendi efendi, çok lüzumlu bir mevzua temas etmişsin. Sa’yin meşkûr olsun, seni takdir ve tebrik ederiz" dediler ve usulen ruhsatı resmiyesini de verdiler."

"- Demek ki böyle oldu, öyle mi?"

"- Aynen böyle olmuştur. Gerek tetkik buyuranlardan, gerek diğer alâkalı makamlardan sorulabilir. Ruhsat-ı resmiyesi dosyanızda mevcuttur. Bu kitabı memlekete faydalı olmak maksadıyla yazmış olduğumu, bütün alakadarlar tasdik ederler. Zira etmişlerdir."

"Peki şapka kararnamesinden sonra bu kitaptan sattınız mı?"

"- Hayır… Bu kararname çıktığı dakikadan itibaren bir tek kitap dahi satılmamıştır. Ama, kararname çıkmadan evvel almış okumuş olanlar elbette vardır."

"- Bu kitabın zararlarından bahsediyorlar."

"- Şunu arzedeyim: Bu kitap yayınlandığı zaman "Son Telgraf" gazetesi aleyhimde bazı neşriyat yapmıştı. Bunun üzerine mahkemeye müracaat ettim. Dava neticesinde, mahkeme heyeti kitabın zararlı olmadığını ekseriyetle kabul ederek bu gazeteyi yüz lira manevi zarar vermeye mahkûm etti. Bu mahkeme kararı da dosyada mevcuttur. Lüzum görülürse, mahkemeden tekrar sorulabilir.”

Mahkeme reisi, Âtıf Efendi'nin bu ifadeleri karşısında şaşırıp kalmıştı. Mademki davanın esasını teşkil eden kitap, şapka kararnamesinin neşrinden çok evvel yayınlanmış ve mademki ondan sonra da bir tane bile satılmamıştır ve mademki neşredilmeden evvel de resmi ruhsatı alınmıştır ve mahkeme de zararlı olmadığına kanaat getirmiştir. O halde, bu kitaptan dolayı Âtıf Efendi nasıl suçlu sayılabilirdi?

 

 

“GÜNAHIM YOK Kİ KENDİMİ MÜDAFAA EDEYİM!”

Ocak ayının yirmialtıncı Salı günü,  muhakemesi son bulan Âtıf Efendi tekrar atıldığı hapishanede, adaletin tecellisini beklerken, daima mütevekkil ve sakindi. Hakimler ise, hocayı nasıl idam edeceklerini bir türlü kestiremiyor ve zerre kadar vicdan azabı duymadan bu cinayeti mutlaka işleyebilmek için her çareye başvuruyor ve bu arada yine şapka hadiselerinden dolayı tutuklanmış olanları muhakeme ederek, onları Âtıf Efendi aleyhine konuşturmak istiyordu.

Ocak ayının otuzbirinci cumartesi günü yapılan muhakemede de, İstiklâl Mahkemesi reisinin bu ruh halini belirten sahneler cereyan etmişti.

Şapka münasebetiyle vuku bulan hadiselerin manevi amilleri olmakla sanık olarak mahkeme huzuruna getirilen Yağlıkçızade Mustafa ve Hüseyin Efendilerle, Uşak İmam ve Hâtip mektebi müdürü Antepli Salih hocalar, muhakeme edildikten sonra Âtıf Efendi ile yüzleştirilmişlerdi. Fakat bu yüzleştirilme de o kadar mânasız olmuştur ki birçoklarınca mahkemenin bu işi de yüzüne gözüne bulaştırarak mutlaka Âtıf Efendi'yi mahkûm etmek için oynadığı yeni bir oyun telâkki edilmiştir.

Mahkeme reisi, karşısındaki bu suçsuz insanları, suçlu göstermek için envai türlü dolambaçlı yollardan gittikten başka aynı zamanda Âtıf Efendi'yi de kabahatli çıkarmak hevesindeydi. Sanıklara: "Âtıf Efendi'nin Frenk Mukallitliği ismindeki kitabını ne zaman kaç tane ve kimlere sattınız? diye sorarak, aldığı cevapları kâfi bulmuyor, tekrar tekrar aynı şeyleri sorarak, illâ Âtıf Efendi’nın bu kitabı, şapka kararnamesinden sonra ortaya çıkarmış olduğunu söylemek istiyordu. Hâlbuki bu kitabın şapka kararnamesinden çok daha evvel basılıp neşredildiğini hattâ kararname çıktığı sırada ortada artık bir tek kitap bile kalmamış olduğunu bilmeyen ve söylemeyen, tasdik etmeyen yoktu. Bu vaziyet karşısında, mahkeme reisi o kadar sinirleniyordu ki elinden gelse kalkıp: "Ben bu kitabın kararname çıktıktan sonra da satıldığını gözümle gördüm!" diye bar bar bağıracaktı.

Yağlıkçızade Mustafa ve Hüseyin Efendiler gibi, İmam ve Hatip mektebi müdürü Salih Efendi de, reisin suallerine cevaben: "Evet, İskilipli Âtıf Efendi bize de bu kitaplardan satılmak üzere göndermişti. Fakat bu şapka kararnamesinden çok evvel olmuştu. Hattâ kararname çıktığı zaman elimizde kalan birkaç nüshayı yakmıştık" dediler.

Mahkeme reisi bunun üzerine Salih Hoca'ya sordu:

"- Peki amma sizin Uşak’taki dükkanda yapılan arama esnasında bu kitaptan iki adet bulunmuştur. Buna ne dersiniz?"

"- Efendim, o bulunan iki kitap, dükkânımı başka bir tarafa naklederken, eşya arasında her nasılsa unutulmuş ve öylece o eşya ile birlikte ambara atılmıştır. Nitekim ambarda bulunmuştur. Yani ne satışa çıkarılmıştır ne de okunmak üzere meydanda bırakılmıştır."

Reis, bu cevabı da kâfi bulmuyor, sanki o iki kitap iki bomba imiş gibi, ambarında bulunan adamın en büyük suçu işlemiş olmasına kâfi bir delil sayılmak isteniyordu.

Muhakeme, bu garabetini muhafaza ederek, hayli uzun sürdü. Mahkeme reisi, karşısındaki sanıklara ayrı ayrı "İskilipli Âtıf Efendi'yi nereden tanıdıklarını" sordu. Bir kısmı Âtıf Efendi'yi epey zamandan beri eserleriyle tanıdıklarını, bir kısmı da zaten herkesin tanıdığı bu muhterem hocayı, İstanbul’a gittikçe ziyaret ettiklerini ve biri de "Mahfel" mecmuasındaki yazılarını zevkle, istifade ile okuyarak, bunu yazan insanla tanışmak arzusu duyarak, gidip tanıştığını söylediler.

Yine sanıklardan İhsan Mahmut Bey de, Maarif Nezareti'nde müfettiş olduğu sırada, bir memuriyet meselesinden dolayı Âtıf Efendi ile tanıştığını ifade etti. Muhakeme de bu suretle, yani Âtıf Efendi'yi ithama yarar hiçbir neticeye varmadan, sona ermiş oldu.

Muhakeme savcının iddianamesini okuması için Şubat'ın ikinci Salı gününe bırakıldı. Bu esnada da sanıklar müdafaanamelerini hazırlayacaklardı. Fakat sanıkların hepsi gibi, Âtıf Efendi de pekâlâ biliyordu ki, esasen avukat tutulmasına bile müsaade etmeyen bu acayip mahkemede, hele bunda, hükümler çok daha evvelden verilmiş olduğu için müdafaaname hazırlamak külfetine katlanmak boşuna bir zahmet olur. Dolayısıyla, yapılacak Allah’a sığınıp beklemekten ibarettir.

İşte bu esnada, İstiklâl Mahkemesi azasından Kılıç Ali de, İstanbul’u fazla göreceği gelmiş olduğundan bahisle reis Ali Çetinkaya'dan izin alarak Haydarpaşa’ya gelmişti.

Astığı astık, kestiği kestik bir mahkemenin üç Ali'sinden biri olduğu için, o günlerde ilk saftaki şahsiyetler arasında rol alan bu zatın gazetecilere Ankara’daki muhakemeler hakkında verdiği malumat da şundan ibaretti:

"Âtıf Efendi ile arkadaşlarının muhakemesi bitmiş gibidir. Karar bir iki güne kadar açıklanacaktır. Yapılan muhakemeler neticesinde, son irtica hareketleriyle İstanbul’un hiçbir şekilde alâkadar olmadığı bir kat daha teeyyüt etmiştir. Esasen muhakemenin İstanbul’da bulunduğu zaman yapılan tahkikat da bu neticeyi vermiş ve bu netice de ilan edilmişti. Âtıf Efendi ve arkadaşlarının muhakemesi de bu hususu teyit etmiştir."

Kılıç Ali'nin bu ifadesine bakılırsa, o da Âtıf Efendi ve arkadaşlarını, yani İstanbul’da mukim bulunan bu zatları, irtica hareketleriyle hiçbir şekilde alakadar addetmemekte ve mahkeme heyetince de bu kanaatine varılmış olduğunu belirtmektedir.

Hakikat de esasen budur. Günlerce devam eden Giresun ve Ankara’daki muhakeme sonunda varılan netice, evet bundan ibarettir ama mahkeme bakalım kararını, elini vicdanı üzerine koyarak ve Allah’tan korkarak mı verecektir? Yoksa kanunları ve insanlık haklarını çiğneyerek zalimce mi verecektir?

 

 

ŞEHADETE ÇOK YAKIN...

 

Şubatın ikinci Salı günü İstiklâl Mahkemesi salonu yine hınca hınç dolu idi. Herkes, sona eren mahkemenin en meraklı safhasında, savcının ne diyeceğini heyecanla, sabırsızlıkla bekliyordu. Gerçekten de bugüne kadar muhakeme edilmiş olanlar arasında hakikaten suçlu diye cezaya çarptırılabilecek hemen hemen hiç kimse yok gibiydi. Şapka giymek, giymemek meselesinden dolayı memleketin bazı yerlerinde vuku bulmuş hadiseler, zaten oldukları yerlerde bastırılmış, suçlular da derhal yakalanıp muhakeme edilerek cezalandırılmışlardı. Dolayısıyla artık başka suçlu aramanın mânası kalmamıştı. Nitekim Ankara İstiklâl Mahkemesi'nde günlerce devam eden muhakemeler de bunu belirtmiş bulunuyordu. Fakat böyle olduğu halde, mahkemenin etrafa dehşet saçmak kaygısıyla bazılarını -masum olduklarını bile bile- mahkûm etmek arzusuna kapılması ihtimali de yok değildi. İşte umumi heyecan ve merakın sebebi de bu idi.

Bu hava içinde, yani asabın fevkalâde gerginliği ortasında ayağa kalkan savcı Necip Ali, hayli uzun süren iddianamesini ağır ağır okudu. Bu, baştanbaşa şüphe, tereddüt, vehim, isnat, zan dolu bir iddianame idi. Birçok yerlerinde, "Falan filâna şöyle demiş", "Şu bunu filânla görüşürken görmüş" gibi hiçbir esasa dayanmayan bir söylenti ve rivayet silsilesi halinde devam ederek, delilsiz isnatlarla son bulan bir acayip iddianame idi. Buna rağmen savcı şu neticeye varıyordu:

"Şapka ve bu yüzden hasıl olan hadiselerin âmilleri olmakla sanık bulunan şahıslardan Babaeski sabık Müftüsü Ali Rıza Efendi'nin idamını, İskilipli Âtıf, Süleyman, Fettah, Tahir, Mesut, Saatçi Süleyman, Erzurumlulardan Osman, Mehmet, Telgraf müdürü Halit, Yusuf Kenan efendilerin üç seneden az olmamak üzere küreğe konmaları, Hasan oğlu Samih, Memiş, Aras şirketi müdürü Cafer İsmail, Sabuncuzade Mustafa ve Zühdü ile Tahir-ül Mevlevi Efendilerin sürgün edilmelerine, Tevhidi Efkâr muharrirlerinden Ömer Rıza'nın sınır dışına gönderilmesine, Gostuvarlı Hüseyin, Berber Mustafa, Ispartalı Hüseyin ve kardeşi ile kitapçı Mihran ve İhsan Mahvi efendilerin beraatlarına" karar verilmesini istiyordu.

Savcının bu iddianamesi, bütün dinleyenleri derin bir hayret ve üzüntüye düşürdü.

Mahkeme reisi mazmunlara: "Müdafaalarınız yarın dinlenecektir" diyerek, muhakemeyi sona erdirdi.

Sanıklar birer birer ve kısa müdafaalarını yaptılar. Hakikaten şapka aleyhtarı hareketlerle hiçbir alakaları olmadığını güzelce belirttiler.

Bunları dinleyenler, gözlerini mahkeme reisinin ve azasının yüzlerinden ayırmıyorlar, bu sözlerin onlar üzerinde yapmakta olduğu tesirleri görmek istiyorlardı.

Fakat bilhassa mahkeme reisinin suratında, her zamankinden fazla bir sertlik, aksilik de görülmüyor değildi. Hiç sesini çıkarmadan, söylenenleri dinlediği halde, bir mana çıkarabilecek en küçük bir harekette bile bulunmuyor, hatta başını bile kıpırdatmıyordu.

Nihayet, müdafaa sırası Âtıf Efendi'ye gelince, ona bakarak: "Siz ne diyorsunuz? Müdafaanızı yapın!" dedi.  Âtıf Efendi, her zamanki vakur haliyle ayağa kalkarak: "Hacet yok efendim, müdafaa edilmeyi mucip bir günahımız olmadığı esasen tebeyyün etmiştir. Binaenaleyh vicdanımızın vereceği hükme intizar ediyorum!" dedi.

Mahkeme salonunda çıt yok. Herkes o kadar mütehassis olmuş ki, kimsenin en küçük bir hareket yapacak hali kalmamış, donmuş gibi, içlerine kadar işleyen bu sesin tesiri altında, öylece sessiz, hareketsiz kalakalmışlar.

"Peki… Mahkemenin adaletinden emin olabilirsiniz, oturunuz!" dedi ve diğer sanıkların müdafaanamelerini okuyuşlarını dinlemeye başladı. Bu da bir saatten fazla sürdü. Ondan sonra mahkeme heyeti, mahkemenin son bulduğunu bildirerek karar vermek üzere yanındaki odaya çekildi. Sabırsızlık son haddini bulmuştu.

Herkesten fazla sabırsızlanan gazeteciler, merakla oradan oraya koşarak, kararı bir an evvel alabilmek için çırpınıp duruyorlar. Ve bu esnada sanıklar da tarif edilmez bir sükunet ve tevekkül içinde tesbihlerini çekerek Allah’a sığındıklarını belirten bir hal ile, kıpırdayan dudaklarından dualarını eksik etmiyorlardı.

Mahkeme heyetinin hüküm vermek için yaptığı son gizli müzakere çok uzun sürmedi. Bir saat sonra yine azametli makamlarına kurularak hükmün açıklamasına koyuldular.

Âtıf Efendi, bütün diğer sanık arkadaşları gibi neden son hakkı kullanarak, kendini müdafaa etmek lüzumunu duymamıştı?

İlk akla gelen, hattâ kendisinin de mahkeme huzurunda belirttiği sebep "Günahsız, suçsuz olduğu gün gibi aşikâr olduğu için müdafaaya ihtiyaç olmadığı" keyfiyetidir.

Hakikaten de öyle idi. Fakat karşısındaki mahkeme heyeti, öyle insanlardan müteşekkil idi ki, gün gibi aşikâr olan hakikatleri dahi çamurla sıvamak hüner ve marifetlerini şimdiye kadar birçok masum memleket evlâtlarını idam etmekle ispat etmişlerdir. Şu halde, son dakikada, hüküm verilirken, kendini müdafaa etmenin belki bir faydası olabilirdi. Âtıf Efendi'nin ise, buna da ehemmiyet vermeyişinin sebebi vardı.

Âtıf Efendi'nin son anlarında açıkladığına göre, kendisi evvelâ arkadaşlarının ve bilhassa Tahir-ül Mevlevi'nin teşviki ve ısrarıyla oturmuş, müdafaanamesini yazmıştı. Pek kısa olarak yazıp yakın arkadaşlarına okuduğu bu müdafaanamesinde, mahkeme heyetine hitap ederek: "Günlerce devam eden muhakemeler sonunda ithamı mucip olabilecek hiçbir hareket, delil ve vesika elde edilememiş, esasen de böyle bir şey mevcut olmadığına göre, masumiyetim meydanda olduğu aşikârdır. Hükmünüzü Allah’tan korkarak ve vicdanınızın sesine uyarak vereceğinizden emin olmak istiyorum" diyordu. Fakat bunu yazdığı gece, bir rüya görmüştü. Sabahleyin kalktığı zaman, Tahir-ül Mevlevi'ye: "Ben müdafaanamemi okumaktan feragat ediyorum" dedi ve sebebini soran Tahir-ül Mevlevi'ye şöyle anlattı:

“Bu gece rüyamda Fahri Kâinat Efendimiz'i gördüm. Bana: "Âtıf, bize iltihak etmek istemiyorsun da, müdafaaname hazırlamakla mı meşgulsün?" dedi. Artık bu hitap karşısında müdafaaname okumanın lüzumu kalmamıştır, yazdığım kâğıdı da yırttım attım. Mukadderata boyun eğmekten başka yapacak bir şey yok. Mahkeme masum olduğumu bile bile, beni mutlaka imhaya karar vermişse, esasen müdafaaname okumak da beyhudedir. Her şeyden evvel ise, Fahri Kâinat Efendimiz'in bu iltifatı seniyyesine karşı müdafaa yapmak küstahlık yapmak olur ki, benim harcım değildir.”

İşte Âtıf Efendi bu sebeple müdafaanamesini yırtıp atmış ve mahkeme huzurunda, Allah’a sığınmakla iktifa etmişti. Fakat Şubat'ın üçüncü Çarşamba günü şapka hadiseleriyle alâkadar oldukları iddia edilen kırk dört dini bütün Müslüman hakkındaki hükmünü veren muhakeme heyeti, hattâ kendi savcısının bütün gayretkeşliğine, şiddetli ceza vermek isteyen merhametsizliğine rağmen idamını talep edemediği Âtıf Efendi'yi idama mahkûm etmişti.

Bu arada Âtıf Efendi ile beraber Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi da idamdan kurtulamamıştı.

Diğer sanıklardan beşer, onar sene hapse mahkûm edilmişler, Ömer Rıza, Tahir-ül Mevlevi, Cafer beylerle diğer birkaç kişi de nasılsa beraat kararı almışlardı.

Âtıf Efendi idam hükmünü son derece soğukkanlılıkla karşılamış, mahkeme reisine tek kelime söylemek istememiş ve ancak yanlarından ayrılırken arkadaşlarına "Zalim ve katillerle ruz-u mahşerde hesaplaşmam mukadderdir" şeklinde söyleyerek mukadderata teslim olmuştu.

O geceyi, sabaha kadar kapalı bulunduğu hücrede namaz ve niyaz ile geçiren Âtıf Efendi, Şubatın dördüncü perşembe günü şafak sökerken, Ankara hapishanesinin önüne kurulan sehpa önüne getirilerek idam edilmiştir.

Âtıf Efendi'yi idam eden celladın söylediğine göre, şehid Âtıf Efendi, yeryüzündeki son sabah namazını kılıp, başını secdeden kaldırdıktan üç beş dakika sonra ipe çekilirken, yine sükûn ve huzur içinde etrafına bile bakınmadan yalnız kelime-i şehadet getirmiştir.

Ertesi günkü gazeteler, işlenen cinayeti büsbütün sessiz geçemeyerek, fakat İstiklâl Mahkemeleri'nin daha evvel asıp durmuş oldukları idam mahkûmlarına yaptıkları gibi hadiseyi tasvir eden uzun satırlarla tafsilat vermekten de kaçınarak sadece şu kadarcık yazmışlardır: "İrtica kitapları müellifi olup, İstiklâl Mahkemesince idama mahkûm olan İskilipli Âtıf Efendi ile Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi haklarındaki idam kararı bu sabah infaz edilmiştir."

Bu haber her tarafta o derece derin bir teessür uyandırmıştır ki, gerek İstanbul gerek Ankara ve diğer yerlerdeki birçokları, bu âlim, fazıl ve tam manasıyla kâmil insanın ruhuna Fatiha'lar okuyarak, zalimlere lanet etmişlerdir.

Âtıf Efendi'nin şehadetini haber alan İstanbul’daki arkadaşlarından kitapçı Şakir Efendi, Efendi'nin Laleli'deki evine giderek zevcesi Zahide Hanım'la, kızı Melâhat Hanım'ı ziyaret etmiş ve onların henüz hiçbir şeyden haberleri olmadığını anlayınca: "Gazetelerde bir şeyler okudum ama herhalde yalandır, tahkik edelim" diyerek bu kimsesiz ve yetim kalanları felâket haberine hazırlamak istemiştir.

Âtıf Efendi'nın zevcesi Zahide Hanım ise, o gece görmüş olduğu bir rüyayı anlatmıştır:

"Bahçemizde kızı ile beraber dikmiş olduğu çam ağacının dibinde Efendi abdest almakla meşguldü. Kızı Melâhat ona su döküyordu. Abdestini aldıktan sonra, doğrulan Efendi, bize; 'Ben artık gidiyorum. Sakın ağlamayın. Yalnız bana yedi Yasin okuyun!' diyordu.”

Fakat gazetelerin verdiği haber üzerine, derhal Ankara hapishanesi müdürüne bir telgraf çekerek, Âtıf Efendi'nin sıhhatini soran Zahide Hanım, hemen ertesi günü, oradan şu dört kelimelik cevabı almıştı: "Efendi Âtıf vefat etmiştir." Görülüyor ki, her iş olup bittikten sonra bile "Onu biz öldürdük" diyemiyorlardı. Şehid Âtıf Efendi'nin eceliyle vefat etmiş olduğunu kabul ettirmek istiyorlardı.

Şehid Âtıf Efendi şehadetiyle Kemalist zulmün melanetini kıyamete kadar mühürlemiş oldu. Bu büyük zâtı unutmamak ve unutturmak için yayınevimiz bütün eserlerini neşredecektir inşallah.

 

ESERLERİ

 Bir çok kitabı olan müellifin basımı yapılan kitapları şunlardır:

- Nazar-ı Şerîatte Kuvve-i Berriyye ve Bahriyye’nin Ehemmiyet ve Vücûbu (İstanbul 1326).

- Muînü’t-talebe (İstanbul 1326).

- Medeniyyet-i Şer‘iyye ve Terakkiyât-ı Dîniyye (İstanbul 1329; Şeriat Medeniyyeti, sadeleştiren: Sadık Albayrak, İstanbul 1975).

- Mir’âtü’l-İslâm (İstanbul 1332).

- İslâm Yolu (İstanbul 1338; Yeni İlmihal: İslam Yolu, sadeleştiren: S. Hüküm, İstanbul 1991).

 - Tesettür-i Şer‘î (İstanbul 1339).

-  İslâm Çığırı (İstanbul 1339).

Dîn-i İslâm’da Men‘-i Müskirât (İstanbul 1340).

- Frenk Mukallidliği ve Şapka (İstanbul 1340;  sadeleştiren: Ömer Faruk, İstanbul 1994).

Frenk Mukallidliği ve Şapka, Dîn-i İslâm’da Men‘-i Müskirât ve Mir’âtü’l-İslâm adlı eserleriyle Sebîlürreşad, Beyânü’l-Hak, Mahfil ve Alemdar’da çıkan bazı yazıları bir araya getirilerek Frenk Mukallitliği ve İslam adıyla Sadık Albayrak tarafından yayımlanmıştır (İstanbul 1976). Ayrıca Frenk Mukallidliği ve Şapka’nın dışındaki bütün eserleri ve yazıları İskilipli Âtıf Efendi Nasıl İdam Edildi? (İskilipli Atıf Efendi ve Tüm Eserleri; haz. Sadık Efendioğlu, İstanbul, ts.) ve yazma halindeki Mültekā tercümesi İslâm Fıkhı altında yeni harflerle neşredilmiştir (I-VI, haz. Mümtaz Habip Güven - Abdullah Sivridağ, İstanbul 1994). 

Furkan bin Abdullah
İstanbul
Cemâzilâhir 1440
Mart 201

Diğer Yazıları


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 337
Toplam 150486
En Çok 855
Ortalama 253