İSLAM DEVLETİ’NİN GAYESİ KULA SON VERMEKTİR

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

27-08-2020

İSLAM DEVLETİ’NİN GAYESİ KULA SON VERMEKTİR
 

İslâm'dan töhmeti uzaklaştırmak çabasıyla cihad hakkında yazan bazı ruh ve akıl yenikleri kişiler İslâm'ın iki gerçeğini birbirine karıştırmaktadırlar. 

 

"Akideyi kabul konusunda zorlama yoktur" nassıyla "İnsanları Allah'a kulluktan önleyip kula kulluk sistemini getiren ve böylece davanın insanlara ulaşmasını engelleyen siyasal nitelikli maddi güçleri ortadan kaldırma" ya ilişkin metodunu biribirine karıştırıyorlar. 

 

Gerçekteyse bunlar, birbirinden tamamen bağımsız iki gerçektir. Aralarında ilişki bulunmayan ve karışıklığa meydan vermeyen iki gerçek. 

 

İşte bu karıştırmadan dolayı; ama en başta söz konusu yenilmişlikten dolayı bu kimseler, İslâm cihadını günümüzde "savunma savaşı" denilen bir kavramın içine sıkıştırmaya kalkışıyorlar. 

 

Oysa ki İslâm'ın öngördüğü cihad insanların günümüzdeki savaşlarıyla hatta bu savaşların nedenleri ve oluşum şartlarıyla hiç bir ilgisi olmayan bir meseledir. Çünkü İslâmi cihadın nedenlerini, bizzat İslâm'ın tabiatında, yeryüzündeki görev ve hedeflerinde aramak gerekir. Yüce Allah'ın belirlediği ulvî hedeflerde.. 

 

Ki Yüce Allah Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'i bu yüzden gönderdiğini, bu yüzden kendisini son peygamber ve görevini de son risalet kıldığını anlatmaktadır.

 

Bu din, hiç kuşkusuz insanlığın evrensel bir kurtuluş ilanıdır. İnsanlığı tüm yeryüzünde kula kulluktan ve kula kulluğun bir türü sayılan hevaperestlikten kurtarmak için gelmiştir. 

 

Bunun da yolu;

 

- Bir tek Allah'ın ilahlığını, bir tek Allah'ın Rabb'ül-aleminliğini ilan etmektir. 

 

- Bir tek Allah'ın Rabbül-aleminliğini ilan etmek ise kapsamlı bir inkılab demektir. 

 

- Biçimi, türü, düzeni ve yönetimi ne olursa olsun beşer hakimiyetine karşı bir inkılab demektir. 

 

- Biçimi ne olursa olsun yeryüzünün neresinde bir beşeri hakimiyet varsa, ona karşı tam bir şekilde başkaldırmak demektir.

 

- Yahut eş anlamlı başka bir deyimle, biçimi ne olursa olsun beşerin ilahlık iddiasına karşı ayaklanmak demektir.

 

Çünkü işlerin dayanak noktasını veya otoritelerin esasını insana veren bir yönetim (hakimiyet) düzeni; 

 

- beşerin ilahlaştırılması anlamına gelmektedir, 

 

- insanların kimisinin kimisini rab edinmesi anlamına gelmektedir, 

 

İslâmi kurtuluş ilanının anlamı ise; gasbolunmuş egemenlik hakkını Allah'a vermek ve bu hakkı gasbeden tağutları tard etmektir. İnsanları kendi koydukları kânunlarla yönetip kendilerini rab, insanları da kul haline getiren tağutları... 

 

Yani İslâmi kurtuluş ilanının anlamı, yeryüzünde ilahî hükümranlığın kurulması için beşer hükümranlığını çökertmektir.

 

Yahut Kur'an-ı Kerim'in tabiriyle: "O; gökte de ilahtır, yeryüzünde de ilahtır." (Zuhruf, 84)

 

"Hüküm, sadece Allah'ındır. O, kendisinden başkasına tapınmamanızı emretmiştir, işte dosdoğru din budur." (Yûsuf, 40)

 

"De ki ey ehli kitab! Bizimle sizin aranızda ortak olan şu kelimede (birleşmeye) gelin: Allah'tan başkasına tapınmayalım, O'na hiç bir şey ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp kimimiz kimimizi rab edinmesin. Eğer onlar buna yanaşmazsa siz de deyin ki Şahid olun ki biz kesinlikle müslümanız." (Al-i İmran, 64)

 

Allah'ın yeryüzü egemenliği, kilise otoritesinde olduğu gibi din adamı diye bilinen kimselerin iktidara gelmesi demek değildir. 

Yahut teokraside veya kutsal ilah idaresi diye bilinen düzenlerde olduğu gibi ilahların adına konuşan adamların iktidarı da değildir. 

 

Çünkü Allah'ın yeryüzü hükümranlığı, ilahî Şeriatın hakim olmasıyla ve tüm işlerin apaçık bir şeriatın doğrultusunda sadece Allah'a havale edilmesiyle kurulur.

 

Allah'ın yeryüzü egemenliğinin kurulması.. 

Beşerî hakimiyetin yıkılması.. 

Gasbolunmuş iktidarın kulların elinden alınıp bir tek Allah'a ait kılınması.. 

İlahî Şeriat'in tek başına egemen olması.. 

Ve tüm beşerî kanunların ilga edilmesi.. 

 

Evet tüm bunlar, sadece tebliğ, ve açıklamayla gerçekleşmez. Çünkü insanların boynuna binen, Allah'ın yeryüzü egemenliğini gasbeden kimseler, soyut bir tebliğ ve açıklamayla iktidarlarını bırakmazlar. Yoksa yeryüzünde Allah'ın dinini yayan peygamberlerin işi çok kolaylaşırdı. Böyle bir şey, gerek peygamberler tarihinde, gerekse kuşaklar boyunca bu din tarihinde görülmemiş bir şeydir.

 

Yeryüzünü Allah'ın hükümranlığı dışında kalan tüm hakimiyetlerden -Allah'ın Rabb'ül-aleminlik ve ilahlığını yaymak suretiyle- kurtarmayı amaçlayan insanlığın bu kurtuluş ilanı, hiç kuşkusuz teorik, felsefi-septik bir ilan değildir. Çünkü bu, tam anlamıyla fiili, aktif ve gerçekçi bir ilandır. Pratik uygulanması olan bir ilandır. Tüm insanlığı Allah'ın şeriatıyla yönetecek; onları kula kulluktan fiilen kurtaracak ve bir tek Allah'a kulluk yapmayı gerçekleştirecek bir nizam kurmayı amaçlayan bir ilan.. 

 

Bundan dolayı bu ilanda "açıklama"nın yanı başına, "hareket"! de koymaktan başka bir çare yoktur. Çünkü bu ilan somut bir beşer vak'asına karşı koyacaktır. Hem de tüm yönleriyle ve her bir yön için zorunlu olan yeterli yöntemlere başvurarak karşı koyacaktır.

 

İnsanlık vak'ası -dün, bugün ve yarın-, insanlığın yeryüzündeki İlahî egemenlik dışında kalan her tür beşeri iktidardan kurtuluşunu sağlayan evrensel İslâm ilanına türlü engellerle karşı koymuştur, koyacaktır. İdeolojik engeller.. Maddî güç.. Siyasal, toplumsal, ekonomik, sınıfsal ve etnik nitelikte pek çok engel.. Bunun yanında batıl inanç ve bozuk düşüncelerin oluşturduğu akabeler.. öyle ki İslâm'a karşı bu engellerin tümü bir araya geliyor.. Çok sıkı bağlanmış bir tek düğüm halinde bir tek cephede toplanıyor.

 

Madem ki inanç ve doktrinlere açıklamayla karşı konuluyor öyleyse diğer maddî güç engellerine de hareketle karşı koymak gerekiyor. 

 

Bu maddi güç engellerinin en başında da hiç kuşkusuz itikadı, ideolojik, etnik, sınıfsal, toplumsal ve ekonomik temellere dayalı siyasal iktidarlar gelmektedir. Çok yönlü ve birbirine girmiş ilkelere dayanan iktidarlar.. 

 

Öyleyse bu insanlık vak'asına, hem açıklama, hem de hareketle -bir arada- karşı koymak gerekir. Bu vakanın her yönüne yeterli yöntemlerle karşı durmak.. 

 

İnsanlığın evrensel kurtuluşu için söz konusu iki yönün bir arada bulunması zorunludur. Yeryüzündeki tüm insanlığın kurtuluşu için gereklidir. Bu nokta, bir kere daha vurgulanması gereken önemli bir noktadır.

 

Bu din bir tek Arap insanının kurtuluşu için gelmemiştir. Bu peygamberlik, sadece Araplara mahsus değildir. Çünkü bu dinin konusu "insan"dır. İnsan türüdür. Faaliyet alanı ise yeryüzüdür. Tüm yeryüzü.. 

 

Allah Teâlâ, hiç kuşkusuz yalnız Arapların Rabbi değildir. Hatta O, yalnız İslâm akidesini benimseyenlerin de Rabbi değildir. Yüce Allah, hiç kuşkusuz Rabb'ül-alemindir. 

 

Bu dinin de maksadı; alemleri Rablerine döndürerek onları başkasına kulluktan kurtarmaktır. 

 

En büyük ubudiyyet (Kulluk); İnsanların gene kendileri gibi insan olan kimselerin koyduğu kanunlara boyun eğdirilmesidir.

 

Ve bu Allah'ın, kendisinden, başkasına yapılamayacağını, bunu Allah'tan başkasına yapanın - müslüman olduğunu iddia da etse- İslâm'dan çıkacağını bildirdiği ubudiyyettir.  

 

Allah'ın Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şeriat ve hakimiyet konusundaki bağlılığı ubudiyyet olarak ifade buyurmuştur. 

 

Emrolundukları şekilde bir tek Allah'a tapınmayan yahudi ve Hıristiyanları "müşrik" yapan ubudiyyet...

 

Tirmizi'nin yaptığı isnada göre; Adiy b.Hatem Resul-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in davetini işittikten sonra Şam'a kaçmıştı. Adiy cahiliyye döneminde hiristiyan olmuştu. 

 

(Şam'a kaçışından sonra) hem kız kardeşi hem de kavminden bir topluluk müslümanlara esir düşmüştü. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), kız kardeşini fidyesiz ve kendisine (mali) ihsanda bulunarak salıverdi. Kız kardeşi de Adiy'in yanına dönüp onu müslüman olmaya teşvik etti. 

 

Sonunda Adiy Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e geldi. İnsanlar kendi aralarında onun gelişini konuşuyordu. Adiy Resul-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in huzuruna girdiğinde boynunda gümüşten bir haç bulunuyordu. O sırada Resul-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem); “Onlar, hahamlarını, rahiblerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’tan başka rabler edindiler. Oysa tek olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından münezzehtir.” (Tevbe, 31) anlamındaki ayeti okuyordu. 

 

Adiy diyor ki: "Onlar, haham ve rahiplerine tapınmamışlar ki" dedim. 

 

Ama Resul-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)"Hayır, tapıyorlar. Çünkü onlar, helali haram ve haramı da helal kılan (bu adamlara) uyuyorlar. Ve işte (yahudi ve hiristiyanların haham ve rahiplerine) tapınmaları (ibadetleri) budur."[1]

Resul-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in Allah Teâlâ'nın buyruğuna getirdiği tefsir, şeriat ve hüküm konusundaki bağlılığın kişiyi dinden çıkaran "ibadet" olduğuna ilişkin bir nasstır. 

 

Yani insanlardan kimisinin kimisini rab edinmesidir. 

 

Yani bu dinin ortadan kaldırmak için geldiği durum, İslamın hedefi; insanların Allah'tan başkasından kurtuluşunun ilanıdır.

 

Bundan dolayı İslâm'ın çıkış yapması zorunludur. Evrensel ilanına aykırı olan mevcut vak'ayı ortadan kaldırmak için çıkış.. 

 

Hem açıklama, hem de hareket biçiminde, ikisi bir arada.. 

 

İnsanları Allah'tan başkasına kul eden, yani insanları Allah'ın hakimiyet ve şeriatiyle yönetmeyen siyasi güçleri vurmak zorundadır İslâm.. 

 

Akide konusunda tebliğ ve açıklama yapmasına izin vermeyen, insanların özgür iradeleriyle bir inanç benimsemesini önleyen siyasi güçleri.. 

 

Bunun yanında İslâm, egemen tağuti güçleri ortadan kaldırdıktan sonra kurtuluş hareketini fiilen sürdürmeyi sağlayacak toplumsal, ekonomik ve siyasal bir nizam kurmayı hedeflemektedir. Ortadan kaldırmak zorunda olduğu egemen güçlerin tamamen siyasal nitelikte olması yahut bünyesinde etnik veya sınıfsal öğeler bulundurması arasında hiç bir fark yoktur.

 

İslâm, akidesini benimsetmek İçin insanları zorlamayı hiç bir zaman kastetmemiştir. Ama İslâm, soyut bir akide de değildir. 

İslâm, yukarıda dediğimiz gibi insanlığın kula kulluktan kurtuluşunun evrensel bir ilanıdır. 

Bu ilanın ilk hedefi, beşer hakimiyeti ve kula kulluk esasına dayalı hükümet ve düzenleri ortadan kaldırmaktır. 

Bundan sonra, da insanları serbest bırakmaktır, özgür iradesiyle dilediği akideyi benimseme konusunda serbest.. 

Ama siyasi baskıları kaldırıp ruh ve akıllarını yeterince aydınlattıktan sonra.. 

 

Şunu da bilmek gerekir ki bu özgürlüğün anlamı, insanların hevalarını ilah edinmeleri veya kendilerinin kula kulluğu seçmeleri yahut Allah'ı bırakıp kimisinin kimilerini rabler edinmeleri demek değildir. 

 

Çünkü yeryüzünde beşer hayatına hükmeden nizamın, bir tek Allah'a kulluk ilkesine dayanması zorunludur. Bunun da tek yolu, hayat kanunlarını sadece Allah'tan almaktır. İşte bu nizam kurulduktan sonra herkes onun gölgesinde dilediği akideyi benimsemekte serbesttir. 

 

Din, ancak böylece tümüyle Allah'a ait olur. Yani tapınma, boyun eğmişlik, bağlılık ve dindarlığın tümü bir tek Allah'a yapılmış olur. 

 

"Din" kelimesinin muhtevası, hiç kuşkusuz "akide"nin muhtevasından daha kapsamlıdır. 

 

"Din", hayata hükmeden sistem ve nizamdır. İslam'a göre bunun dayanağı her ne kadar "akide" ise de, genel özellikleriyle akideden daha geniş bir anlam ifade etmektedir. 

 

Çünkü İslâm'a göre (esas), değişik türdeki cemaatlerin bir tek Allah'a tapınmaya (kulluk yapmaya, ibadet etmeye) dayalı hayat sisteminin gölgesinde yaşamasıdır. (Bununla beraber) İslâm inancını benimsemeyen gruplar da bu esasa dayalı idarenin gölgesinde yaşayabilirler.

 

Bu dinin -yukarıda anlattığımız gibi- tabiatini anlayan bir kimse, İslâm'ın kılıçla cihad biçimindeki çıkış hareketini de ister istemez anlamak zorundadır. Yani tebliğ cihadının yanında kılıçla cihadın bulunması gereğini de anlamak zorundadır. Ayrıca bu cihad hareketinin -günümüzdeki dar kavramıyla- bir savunma savaşı olmadığını da anlamak zorundadır. 

 

Çünkü cihadı bir savunma savaşı olarak göstermek isteyenler, mevcut şartların ve düzenbaz oryantalist saldırıların karşısında yenik düşen kimselerdir. 

 

Onlardır İslâmi cihadı bir savunma hareketi olarak gösterenler.. 

 

İslâmi cihad, hiç kuşkusuz insan için yeryüzünün kurtuluşunu amaçlayan bir başkaldırma ve atılım hareketidir. Hem de beşer realitesinin her yönünü karşılayacak yeterli yöntemlerle ve basamak basamak yükselen aşamalarla.. 

 

Ki her aşamanın da kendisine göre yenilenen yöntemleri vardır. Eğer ille de İslâmi cihada "savunma hareketi" adı verilecekse, "savunma" kelimesinin anlamını değiştirmek zorunda kalacağız. Ve buna "bizzat insanlığın savunmasına yönelik hareket" adını vereceğiz. İnsanı savunmak., özgürlüğünü zincirleyip kurtuluşunu engelleyen tüm faktörlere karşı savunmak.. Bu faktörler ise inanç ve ideolojilerdir. Ekonomik, etnik ve sınıfsal temellere dayalı siyasal düzenlerdir. Yani İslâm'ın geldiği günden beri yeryüzünde egemen olan ve günümüzdeki modem cahiliyede de türlü biçimleriyle halen egemen olan kurulu düzenlerdir.

 

"Savunma" kelimesinin anlamını bu şekilde genişlettikten sonra, İslâmî cihadın gerçek nedenlerini incelemeye başlayabiliriz.

 

İslâm'ın yeryüzünde cihadla çıkış yapmasının nedenlerini ve İslâm'ın özgün tabiatını ele alabiliriz. 

 

İslâm, hiç kuşkusuz evrensel bir ilândır. İnsanın kula kulluktan kurtuluşunu, bir tek Allah'ın uluhiyyet ve Rabb'ül-âleminliğini te'min edecek evrensel bir ilan.. Yani beşer hevasının yeryüzü hükümranlığını yıkıp insanlık aleminde bir tek İlahî şeriati hükümran kılacak bir ilan..

 

İslâmi cihada, savunma savaşının çağdaş dar anlamıyla savunmacı gerekçeler bulma ve İslami cihad olaylarının, İslam yurdunu -veya kimilerinin anlayışına göre Arabistan yarımadasını- komşu ülkelerin saldırısından korumaktan ibaret olduğunu ispat için dayanaklar arama çabalarına gelince.. 

 

Bu çabalamalar, hiç kuşkusuz bu dinin tabiatını ve bu dinin yeryüzü görevinin tabiatını yeterince kavrayamamaktan kaynaklanmaktadır. Mevcut şartların (statükonun) baskısı ve İslâmi cihada yönelik düzenbaz oryantalist saldırı karşısında yenilmişlikten ileri gelmektedir. Söyler misiniz? Eğer Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer veya Hz. Osman İran ve Bizans'ın Arabistan'a saldırmayacağından emin olsalardı yerlerinde mi oturacaklardı? 

 

İslâm dinini yeryüzüne yaymaktan vaz mı geçeceklerdi? 

 

Yani bu yayılışı nasıl sağlayacaklardı? 

 

Davanın önünde devletlerin maddî güçleriyle destekledikleri ırkçı, sınıfsal ve ekonomik ilkelere dayalı toplumsal ve siyasal devlet düzenlerinin oluşturduğu bunca engel varken bunu nasıl gerçekleştirebilirlerdi?

 

Şu halde insanın; tüm insanlığın, tüm yeryüzündeki kurtuluşunu ilan eden bir davanın bunca engellere karşı tebliğ ve açıklama cihadıyla yetineceğini düşünmek aptallıktan başka bir şey değildir. 

 

Böylesine hedefi olan bir dava eğer ferdlerin özgürlüğünü kısıtlayan, akidenin serbest ve her tür baskıdan uzak bir iradeyle benimsenmesini engelleyen güçler bulunmuyorsa hiç kuşkusuz tebliğ ve açıklama yoluyla cihad yapar. Ki "dine girmede zorlama yoktur." ilkesi ancak böyle bir ortamda geçerli olabilir. Ama eğer söz konusu engeller ve maddi güçler bulunuyorsa öncelikle yapılması gereken bunların çökertilmesidir. Kuvvete başvurarak ortadan kaldırılmasıdır. Çünkü insanın aklı ve kalbine ancak söz konusu zincirlerden kurtulmuş bir halde hitap edilebilir.

 

Demek ki cihad, davetin vazgeçilmez bir zaruretidir. İnsanlığın kurtuluş ilanını hedefleyen bir davetin zarureti.. 

 

Fiili duruma her yönüyle yeterli yöntemlerle başkaldırmayı gerekli fakat teoride kalan septik bir felsefi açıklamayla harekete geçmeyi yeterli görmeyen ciddi bir İlanın zarureti.. 

 

İslâm yurdu veya doğru İslâmî deyimiyle "dar'ül-İslâm" komşu ülkelerin tehdidi altında olsun veya olmasın durum budur. İslâm barış ister ama onun istediği bu barış, halkı İslâm akidesini benimseyen belirli bir bölgenin emniyetinden ibaret kalacak alçaltıcı bir barış değildir. 

 

İslâm'ın istediği barış, dinin tümüyle Allah'a ait kılındığı, yani insanların sadece bir tek Allah'a tapındığı (kulluk yapıp, ibadet ettiği), kimi insanın kimi insanı -Allah'ı bırakarak- rab edinemediği bir barıştır. 

 

Çünkü muteber olan, davanın başlangıç günleri veya ortaları değil, İslâmî cihad hareketinin -Allah'ın emriyle- vardığı en son aşamadır. Bu son aşama ise İbn'ül-Kayyım'ın deyişiyle şudur:

 

"Berâe suresinin inişinden sonra kafirler nihaî olarak üç gruba ayrıldı: 

 

1 - Muharipler (İslâm'la savaşanlar). 

 

2 - Muahidler ve 

 

3 - Zimmet ehli. Barış ve mütareke ehlinin müslüman olmasıyla grupların sayısı ikiye düştü: 

 

1 - Muharipler. 

 

2 - Zimmet ehli. Ve muharipler korkuyordu Peygamber'den. Sonuç olarak tüm dünya halkı İslâm'ın nazarında üç gruba ayrılmaktadır: 

 

1 - Müslüman ve Peygamber'e inanan kimseler. 

 

2 - Güvenlik içinde yaşayanlar (ki yukarıdaki cümleden anlaşıldığı gibi bunlar zimmet ehli olanlardır.) 

 

3 - Korku içindeki muharipler."

 

İşte bu dinin tabiat ve hedefleriyle uyuşan mantıklı tavır budur. Mevcut şartların ve düzenbaz oryantalist saldırıların karşısında yenik düşenlerin anladığı değil.. (Doğru yaklaşım şudur):

 

Yüce Allah Mekke dönemi boyunca ve Medine'ye hicretin ilk zamanlarında müslümanların savaşmasını yasaklamıştı. Ve müslümanlara denilmişti ki: "Savaştan el çekip namaz kılın ve zekat verin." (Nisa, 77)

 

Daha sonra kendilerine izin verildi ve denildi ki:

 

"Kendilerine savaş açılan (mü'minlerin savaşmasına), zulme uğradıkları için izin verildi. Allah, hiç şüphesiz onlara zafer vermeye kadirdir. Onlar ki -Rabbimiz Allah'tır- dediler diye haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardı. Eğer Allah'ın kimi insanları kimileriyle savması olmasaydı, içlerinde Allah'ın anıla durduğu manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi Allah, dinine yardım edenlere yemin olsun ki yardım edecektir. Allah, muhakkak ki güçlü ve her şeye galiptir. Onlar ki kendilerini yeryüzünde hükümran kıldığımızda namazı ikame eder, zekat verir ve ma'rufu emredip münkerden de sakındırırlar. İşlerin akibeti şüphesiz ki Allah'ın (takdirine) aittir." (Hacc, 39-40) 

 

Daha sonra kendileriyle savaşmamışlarla değil savaşanlarla savaşmaları farz kılındı ve denildi ki: "Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşınız." (Bakara, 190)

 

Bir süre sonra üzerlerine tüm müşriklerle savaşmak farz kılındı. Ve kendilerine denildi ki: "Müşrikler sizinle topyekün savaştıkları gibi siz de topyekün olarak onlarla savaşınız." (Tevbe, 36)

 

"Allah'a ve Ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulü'nün haram kıldığını haram bilmeyen ve hak din (İslam'ı) din edinmeyen ehl-i kitap (kafirleriyle) alçalmış halde elleriyle cizye verinceye kadar savaşınız." (Tevbe, 29)

 

Görülüyor ki savaş, -İbn'ül-Kayyım'ın- dediği gibi; "Önce haramdı, sonra izin verildi, sonra kendilerine savaş açanlara karşı farz kılındı, en son da tüm müşriklere karşı yapılması farz kılındı."

 

Cihada ilişkin Kur'ani buyrukların ciddiyeti.. 

 

Cihada teşvik eden hadis-i şeriflerin ciddiyeti.. 

 

Gerek İslâm'ın başlangıç yıllarında, gerekse uzun İslâm tarihi boyunca meydana gelen cihad olaylarının ciddiyeti.. 

 

Evet bu gözle görülür ciddiyet, mevcut şartların baskısı ve oryantalistlerin İslâmî cihada yönelik düzenbaz saldırıları karşısında yenilgiye uğrayan kimselerin getirdiği yorumun akla gelmesini kesinlikle önlemektedir.

 

Acaba bu konudaki İlahi buyrukları, Resul-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in sözlerini bilen ve İslâmî cihad olaylarını izleyen bir kimsenin, savaş gerçeğini geçici bir durum olarak sanmasına imkan var mıdır? 

 

Gelip-geçen şartların çevresinde sınır güvenliğini sağlamaktan ibaret bir oldu bitti olarak kabul etmesi mümkün mü?

 

Yüce Allah, savaşa izin verdiği ilk ayet-i kerimede dünya hayatındaki vazgeçilmez kanunun "insanların kimisini kimisiyle önleme" gerçeği olduğunu bildiriyordu mü'minlere.. Yeryüzünden fesadın kalkması için İnsanların kimisini kimisiyle önlemek..

 

"Kendilerine savaş açılan (mü'minlerin savaşmasına), zulme uğradıkları için izin verildi Allah, hiç şüphesiz onlara zafer vermeye kadirdir. Onlar ki -Rabbimiz Allah'tır- dediler diye haksız yere yurtlarından çıkartılmışlardır. Eğer Allah'ın kimi insanları kimileriyle önlemesi olmasaydı içlerinde Allah'ın anıladurduğu manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi."

 

Demek ki, bu geçici bir hal değil, sürekli olan bir durumdur. Hak ve batılın yeryüzünde bir arada yaşayamamasıdır sürekli olan durum.. 

 

İslâm, Allah'ın Rabb'ülaleminliğini yaymaya ve insanı kula kulluktan kurtarmaya yönelik cihanşümul ilanıyla ne zaman ortaya çıkarsa. İlahi hakimiyeti gasbeden tağutlar hiç şüphesiz karşı koyacaklardır. Davetçilerle barışmaya asla yanaşmayacaklardır. İşte bundan dolayı da İslam, kendi yapacaktır ilk çıkışı. İnsanları tağuti egemenlikten kurtarmak ve yeryüzündeki bu gasıpçı otoriteleri ortadan kaldırmak için savaşacaktır. Buysa sürekli bir haldir. Din tümüyle Allah'ın olmadıkça ara verilmesi İmkansız olan kurtuluş cihadının atılımıdır bu.

 

Müslümanlara Mekke hayatında savaşın yasaklanması, ileriye yönelik bir planın belirli bir aşamasından başka bir şey değildi. Aynı durum hicretin ilk zamanlarında da söz konusuydu. Medine'deki İslâm cemaatini -ilk dönemlerden sonra- cihada yönelten neden, hiç kuşkusuz sadece Medine'nin güvenliğini sağlamak değildi. Gerçi bu, vazgeçilmez nitelikteki hedefti; ama nihaî hedef değildi. Bu, atılım yapmayı ve hareket üssünün güvenliğini sağlayan bir vesileydi sadece.. İnsanlığın kurtuluşunu sağlayacak ve insanın özgür hareketini önleyen engelleri ortadan kaldıracak üstün güvenliği..

 

Mekke'de müslümanların kılıçlı cihadtan neden alıkonulduklarını anlamak mümkündür. Çünkü Mekke'de davanın tebliğ özgürlüğü bulunuyordu. Davanın sahibi Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Haşimoğullarının kılıçları himayesinde davasını açıkça anlatabiliyordu. Sesini duyurabiliyor, akıl ve gönüllere hitap edebiliyordu. Davasını ferdlere açıklayabiliyordu. Kendisini dava tebliğinden veya insanları dinlemekten önleyebilecek örgütlenmiş siyasi bir iktidar bulunmuyordu, öyleyse bu aşamada güç kullanımına gerek yoktu.

 

Tabi bunun yanında o sıralar için söz konusu olan muhtemel bir takım nedenler daha vardı:

 

Bir ihtimal: Mekke'nin bir hazırlık ve eğitim dönemi oluşuydu. Belirli bir ortamda, belirli insanlar için ve belirli şartlar dahilinde bir eğitim ve hazırlık dönemiydi. Böylesine bir ortamda sürdürülen eğitim ve hazırlığın belli başlı hedeflerinden biri şuydu: 

 

Gerek kişiliğine ve gerekse kendisine sığınan kimselere haksızlık yapılmasına karakter olarak tahammül edemeyen Arap insanını eğitmek..

 

Yani onu, kişilik ve benlik sınırını aşacak, kişiliğini veya yakınlarını kendisine göre odak noktası ve hareket kaynağı haline getirmesini önleyecek şekilde yetiştirmek.. 

 

Aynı şekilde onu sinirlere hakimiyet eğitiminden geçirmek.. Ta ki karakteri gereği ilk kıvılcımla öne atılmasın ve ilk dürtüyle heyecanlara kapılmasın. Arap insanının tabiat ve hareketinde itidalin sağlanması için bu eğitim gerekliydi. Yani örgütlenmiş ve bir önderin yönetimindeki toplumu izlemesi, tüm hayati işlerini bu önderliğe havale etmesi, alışkanlık ve adetlerine aykırı da olsa emirlerin dışına çıkmaması için gerekliydi. Arap insanının kişilik olarak yetişmesinde temel taşı buydu. Çünkü bu, İslâmî bir toplumun kurulması için gerekliydi. Basiretli bir önderliğin yönetiminde, uygar, kalkınmış, anti kabileci ve barbarlıktan uzak bir toplumun kurulması için..

 

Bir ihtimâl da şudur: Kureyş gibi onur ve gururuna düşkün bir toplum içinde davetin barışçı olması, hiç kuşkusuz çok daha geçerli ve etkileyici oluyordu. Bu ilk aşamada savaşa başvurmak, Kureyş'in daha da inatlaşmasına, kanlı bir takım ırkçı çatışmaların yeniden hortlamasına neden olabilirdi, örneğin uzunca yıllar sürüp bir çok kabilenin kökünden kırılmasıyla sonuçlanan Dahis, Gabra ve Besus savaşları gibi ünlü Arap ayaklanmalarına benzer hareketler doğurabilirdi. 

 

İslâmî hareket denince hemen akla gelebilecek anılar durumuna gelebilirdi. Sükûnet bulmaz duygular olarak tazeliğini korur ve böylece İslâm bir davet olmaktan çıkardı. Bu ayaklanma anıları içinde İslâm'ın temel ilkesi de unutulup giderdi. Hem de daha çiçeği burnundayken.. Asla hatırlanmayacak bir şekilde unutulup giderdi.

 

Diğer bir ihtimal: Her evin içinde bir savaş ve kavga çıkmasından kaçınmaktı. Mü'minleri işkence ve fitnelere veren yaygın ve örgütlü bir İktidar bulunmuyordu. Çünkü bu İş (İşkence ve fitneye uğratmalar), her ferdin velisine bırakılmıştı. İşkence ve fitneye verenler bu kimselerdi sadece. Böyle bir ortamda savaşa izin verilmesi hiç kuşkusuz her evin İçinde bir savaş ve kavganın patlak vermesi demektir. Ondan sonra denilecekti ki: "İşte İslâm budur!" Hatta bu söz denilmiştir bile. Hem de İslam, "savaştan el çekin" dediği halde denilmiştir. Kureyş'in propagandistleri Hacc mevsiminde Mekke'ye gelen hacı ve tacirlere: "Muhammed, kavim ve aşiretinden ayrıldığı gibi babayla oğulu da birbirinden ayırıyor." diyorlardı. 

 

Peki eğer her evde ve her mahallede oğula babasını, köleye de efendisini öldürmeyi emretseydi acaba nasıl olurdu durum?!

 

Başka bir ihtimal de şuydu: Yüce Allah, İslâm'ın başlangıç yıllarında ilk müslümanları dinlerinden dolayı fitne, eziyet ve işkencelere uğratan inatçı pek çok kimsenin sonunda bizzat müslüman olacaklarını, hatta İslâm'ın önderlerinden olacaklarını elbette ki biliyordu, örneğin Ömer b.Hattab, bu kimselerden biri değil miydi?

 

Başka bir ihtimal: Kabileci bir ortamın Arap gurur ve onurunun gereği olarak mazluma taraf çıkmak bir gelenekti. Eziyetlere girip geri dönmeyen bir mazlum için harekete geçmek -hele hele bu kimse saygın bildikleri biriyse- Arap gururun bir gereğiydi. Bu görüşün doğruluğunu İspatlayan -Kureyş ortamında geçen- pek çok olay göstermek mümkündür. 

 

Örneğin İbn-i Değinne, Kureyş'in saygın insanlarından olan Hz. Ebu Bekr'in hicret edip Mekke'den çıktığını görünce bunu Araplar için bir utanç saymış ve kendisine himayesini teklif etmişti. Bu gerçeğin en son örneği; Ebu Talib Şibi'nde uzun süre açlık ve mihnetler içinde kalan Haşimoğullarını boykot sahifesinin yırtılması.. 

 

Oysa ki zillete batmış diğer eski uygarlıklar ortamında aynı durum söz konusu değildi. Çünkü bu eski uygarlık ortamlarında eziyetlere karşı durmak, genellikle toplumun alay, küçümseme ve hakaretine neden oluyordu. Saldırgan; İşkenceci ve zalimin de yüceltilmesine..

 

Bir başka ihtimal ise, o gün için müslümanların sayıca az ve Mekke'de kuşatılmış olmalarıydı. Ayrıca o sıralarda İslâm davası, yarımadanın her tarafında işitilmemişti veya bu konudaki haberler çok dağınık haldeydi. Dolayısıyla Arap kabileleri Kureyş ile bazı çocukları arasında çıkan iç çatışmada tarafsız bir tavır takınarak sonucun ne olacağını merakla bekliyordu. İşte böyle bir durum: -eğer bir savaş çıksaydı- az sayıdaki bir avuç müslümanın öldürülmesine, şirkin ayakta kalmasına ve İslâm cemaatinin erimesine neden olabilirdi. Halta bu sınırlı savaşta müslümanlar kendilerinden kat kat fazla adam öldürselerdi bile durum bu olabilirdi. Ki o zaman da yeryüzünde bir İslâm nizamı kurulmaz ve hatla İslâm'ın pratik hayatta bir varlığı da olmazdı. Oysa ki İslâm, bir hayat sistemi olmak, pratik hayatın fiili bir nizamı olmak için gelen bir din idi.

 

Medine'ye hicretin ilk zamanlarına gelince: Peygamberin (sallallâhu aleyhi ve sellem) o sıralarda Medine yahudileri ve şirk içinde bulunan Medine ve civar müşrikleriyle yaptığı antlaşmalar, hiç kuşkusuz ilgili aşama özelliğinin bir gereğiydi. Bunun da muhtemel nedenleri şöyle sıralanabilir:

 

Birincisi: O aşamada tebliğ ve açıklamayla davet yapmaya imkan vardı. Daveti önleyip insanlara ulaşmasını yasaklayabilecek hiç bir siyasi iktidar bulunmuyordu. Çünkü herkes siyasal olarak Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in yönetimindeki yeni İslâm Devletini tanımıştı. Zaten yapılan antlaşmada, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in izni olmadan onlardan hiç kimsenin başkasıyla barış yapamayacağı, savaş açamayacağı ve dış ilişkiler kuramayacağı şart koşulmuştu. Açıkça görülüyor ki Medine 'de gerçek iktidar, müslüman önderliğin elindeydi. Davetin önündeki kapılar açıktı. İnsanların diledikleri inancı benimseme özgürlüğü de bulunuyordu.

 

İkincisi: Resul-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu aşamada tüm gücüyle Kureyş'e karşı hazırlanıyordu. Kureyş ki, bu dine muhalefeti - kendisiyle bazı çocukları arasındaki çatışmanın nereye varacağını tarafsızlıkla izleyen diğer kabileler açısından bir temel taşı durumundaydı. Resul-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in seriyyeler göndermede çabuk davranmasının nedeni buydu. Düzenlediği ilk seriyyenln sancağını Hicretin yedinci ayının başlarında (Ramazan ayında) Hamza'ya vermişti. 

 

Bundan sonra seriyyeler birbirini izledi. Dokuzuncu, onüçüncü ve onaltıncı ayların başında gönderdiği seriyyeler. Daha sonra on yedinci ayda Abdullah b.Cahş'ın komutasındaki seriyyeyi gönderdi. Ki bu seriyye, içinde savaş ve öldürmenin bulunduğu ilk gazveydi. Ayrıca haram ayda gerçekleşmiş ve bu konuda Bakara suresinin ayetleri inmişti:

 

"Sana haram ayda savaşmanın (hükmünü) soruyorlar. De ki Haram ayda savaşmak, büyük bir (vebal'dir. Ama) insanları Allah'ın dininden önlemek, Allah'ı inkar etmek, Mescid'ül-Haram'a girmeyi engellemek ve oranın halkını (yurtlarından) çıkarmak, Allah katında daha büyük bir vebaldir. Fitne, (hiç şüphesiz sizi haram ayda) öldürmekten daha beterdir. (Ey müminler! Kafirler,) eğer güçleri, yeterse sizi dininizden dönderinceye kadar sizinle savaşıp duracaklardır."(Bakara, 217)

 

Daha sonra aynı yılın içinde Büyük Bedir savaşı oldu. Bu şartların doğrultusunda bakıldığı takdirde görülür ki, dar anlamlı "savunma", hiç bir zaman İslamî cihadın hareket kaynağı olmamıştır. Mevcut şartların ve düzenbaz oryantalist saldırıların karşısında yenik düşenlerin sandığı gibi olmamıştır.

 

İslamî yayılışa salt savunma türünden gerekçeler bulmaya yeltenen kimseler, hiç kuşkusuz müslümanların yeryüzünde bir şevketinin, hatta İslâm diye bir şeylerinin kalmadığı bir sırada oryantalist saldırı hareketinden etkilenen kimselerdir.

 

İnsanın yeryüzünde Allah'ın hakimiyetinden başka her tür beşeri hakimiyetten kurtulmasına yönelik evrensel İslâm ilanını gerçekleştirmeye çalışan İlahî korumaya mazhar kimselerin dışında İslâm bağlılarının kalmadığı bir sırada İslamî cihad için bu tür edebi gerekçeler arayanlar bu insanlardır.

 

Gerçekte ise İslamî yayılışın, Kur'anî buyrukların ifade ettiğinden fazla edebi (sözde) gerekçelere ihtiyacı yoktur.

 

"Dünya hayatını Ahiret'le değişenler, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşıp öldürülür veya galip gelirse biz de ona büyük bir mükafat vereceğiz. Erkek, kadın ve çocuk mustazaflar "Ey Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu beldeden kurtar, bize kendi katından bir veli (önder) gönder, bize kendi katından bir yardımcı gönder!" diye (dua edip kurtuluş beklerken) siz nasıl olur da Allah yolunda savaşmazsınız? İman edenler Allah yolunda, inkar edenler ise tağutun yolunda savaşırlar. (Ey iman edenler!) şeytanın velileriyle savaşınız. Şeytanın hilesi (oyunu), hiç şüphesiz zayıftır." (Nisa, 74-76)

 

"İnkar edenlere de ki: Eğer inkardan vazgeçerlerse eskiden işledikleri (günahları) affolunur. Yok eğer (seninle savaşa dönerlerse bilsinler ki) önceki inkarcıların başına gelen (onların da başına gelecektir.) Fitne kalmayıp din tümüyle Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşınız. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse Allah, elbette ki onların yaptığını görmektedir. Yok eğer imandan yüzçevirirlerse biliniz ki Allah, sizin mevlanızdır. O, en iyi mevla. en iyi yardımcıdır." (Enfâl, 38-40)

 

"Allah'a ve Ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haram bilmeyen ve Hak Din'i (İslâm'ı) din edinmeyen ehli kitap (kafirleriyle) alçalmış halde elleriyle cizye verinceye kadar savaşınız. Yahudiler 'Üzeyr Allah'ın oğludur', hiristiyanlar da 'Mesih Allah'ın oğludur' dediler. Bu, onların ağızlarıyla uydurdukları (dayanaksız) sözleridir. Bu iddialarını, daha önceki kafirlerin sözüne benzetip duruyorlar. Allah kahretsin onları. Nasıl da haktan çevriliyorlar?.' Onlar, haham ve rahiplerini rab edinmişlerdir. Meryemoğlu Mesih'i de (rab edinmişlerdir.) Oysa ki bir tek ilaha ibadet etmekten/tapınmaktan başka bir şeyle emrolunmamışlardı. Ondan başka hiç ibadete layık bir ilah da yoktur. O, (kafirlerin) ortak koşageldiklerinden münezzehtir. Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki Allah, kafirler işlemese de nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz. Peygamberini hidayet ve hak dinle, tüm dinlere galebe çalmak için gönderen odur. Müşrikler bunu istemese de.." (Tevbe, 29-32)

 

İşte gerekçeler bunlardır. 

 

Yüce Allah'ın ilahlığını yerleştirmenin, insanların hayatında O'nun nizamını gerçekleştirmenin, şeytanları ve şeytanî düzenleri kovmanın ve insanı köleleştiren beşerî iktidarları yıkmanın gerekçeleri.. 

 

Çünkü insanlar, sadece Allah'ın kullarıdırlar, öyleyse hiç bir kimse onlara kendi katından koyduğu kanunlarla, kendi görüş ve heva-hevesleriyle tahakküm edemez. 

 

Ve İslamî cihad için gerekçe olarak bu kadarı kaildir. Tabi bu arada "dine girmede zorlama yoktur" ilkesine de uyulur. Yani "akideyi benimsemede zor kullanılamaz" ilkesi.. 

 

Ama kulların egemenliği ortadan kalkıp hakimiyetin tümü ya da dinin tümü Allah'a ait kılınmasından sonra zorlama yoktur.

 

Bunlar, insanlığın evrensel kurtuluş hareketinin gerekçeleridir. Yani (bu hareketin yeterli gerekçesi) insanları kula kulluktan kurtarıp bir tek Allah'ın kulluğuna yöneltmektir. Ve bu tek başına yeterli bir gerçektir. Bu gerekçeler ilk İslâm savaşçılarının gönlünde zaten bulunuyordu. 

 

Bundan dolayı da onlardan hangisine "Niye cihada çıktın?" diye sorulsaydı hiç bir zaman; "Biz, tehdit altındaki yurdumuzu savunmak için çıktık" veya "Biz, müslümanlara yönelik Bizans veya Fars saldırısını püskürtmek için çıktık" yahut da "Biz, toprağımızı genişletip ganimet arttırmak için çıktık" cevabını vermezlerdi.

 

Peki ne cevap verirlerdi? 

 

Hiç kuşkusuz Rebi b. Amir, Huzeyfe b. Mihsan ve Muğire b.Şu'be'nin dedikleri gibi cevap verirlerdi. Üç gün üst üste sürecek savaştan önce kendilerine; "Sizi buraya getiren nedir?" diye soran İran ordusu komutanı Rüstem'e hep aynı şekilde verdikleri cevabı verirlerdi. Ve o cevap şuydu: "Bizi buraya getiren Allah'tır!...

 

Dileyen herkesi kula kulluktan kurtarıp bir tek Allah'ın kulluğuna; Dünya darlığından çıkarıp genişliğe ve Batıl dinlerin zulmünden kurtarıp İslâm'ın adaletine kavuşturmak için.. 

 

Yüce Allah, Peygamberini, diniyle insanlara gönderdi. Kim bu dini kabul ederse, biz de bunu kabul edip kendisinden vazgeçeriz, toprağını da bırakıp gideriz. Kim de bunu kabul etmezse biz de onunla ya şehid olup cennete girinceye kadar ya da zafer kazanıncaya kadar  savaşırız."

 

Sonra söz konusu gerekçe, bizzat bu dinin tabiatında; bu dinin evrensel ilanı ve pratik hayat nizamının özünde vardır. Beşer vakasına (iktidarına), belirli aşamalar ve yenilenen yöntemler dahilinde her yönüyle yeterli yollarla karşı koyan bu cihan şümul ilanın özünde.. 

 

İslam yurdu ve müslümanlara yönelik hiç bir saldırı bulunmasa da bu özgün gerekçe vardır. Peşinen vardır. İlahî nizamın tabiatında ve nesnelliğinde, beşerî toplumlarda fiilen mevcut bulunan engellerin tabiatında vardır bu gerekçe. Yani savunmaya ilişkin belirli ve sınırlı şartlar bulunmasa da vardır.

 

Bir kere müslümanın, can ve malıyla Allah yolundaki cihada çıkması, gerekçe olarak yetmektedir. Çünkü ötesinde hiç bir kişisel ganimetin bulunmadığı yüce değerler için çıkıyor cihada. Onu cihada. Hiç bir kişisel ganimet çıkarmaz.

 

Ayrıca bir müslüman, sıcak savaş cihadına çıkmadan önce en büyük cihadını nefsiyle vermiştir. Şeytanla, hevasıyla, şehvetleriyle, cimriliğiyle, arzularıyla; kendisinin, aşiretinin ve sıcak savaşa çıkmadan önce İslâm'ın damgasını taşımayan her şey ve her gerekçeye karşı zafer kazanarak çıkmıştır. Çünkü onun bir tek hedefi vardır: 

 

O da sadece Allah'a ubudiyyettir. Onun hakimiyetini kurarak İlahi egemenliği gaspeden tağutları ortadan kaldırmaktır.

 

"İslâm yurdunu" savunmayı temel alarak İslâmî cihada gerekçeler arayan kimseler, "metodun" etkinliğini görmezlikten geliyor ve bunu "yurt" tan daha önemsiz sayıyorlar. 

 

Oysa İslâm'ın söz konusu ölçülere bakışı böyle değildir. Bu insanların söz konusu yaklaşımı, İslâmî anlayışa yabancı, türeme bir yaklaşımdır. Çünkü İslâmî anlayışa göre geçerli olan biricik değerlendirme, akidedir, akidenin ürünü olan metodtur ve bu metodun (hayat düzeninin) egemen olduğu toplumdur. 

 

"Toprağın" ise başlı başına ne bir itibarı, ne de bir ağırlığı vardır. İslâm düşüncesine göre toprağa verilebilecek her tür değer, o toprağın üzerinde İlahî hakimiyet ve hayat sisteminin egemen olmasına bağlıdır. Zaten bir toprak, ancak akidenin yuvası, ilahî nizamın alanı, dar'ül-İslâm ve insanlık kurtuluşunun hareket üssü olursa bir değere sahiptir. 

 

Gerçi dar'ül-İslâm'ı korumanın, akideyi, hayat sistemini ve hayat sisteminin uygulandığı toplumu korumak demek olduğu doğrudur; ama bu, nihaî hedef değildir. Bu toprağı korumak, İslâmi cihad hareketinin nihaî hedefi değildir. Bir toprak, ancak İlahi hükümranlığın kuruluş vesilesidir diye savunulur. Tüm dünyaya açılışın, tüm insanlığa ulaşmanın merkezi üssüdür diye himaye edilir. Çünkü bu dinin konusu insandır, büyük yayılış alanı ise yeryüzüdür.

 

Yukarıda anlattığımız gibi İlahi hayat sistemiyle harekete geçmek, karşımıza pek çok maddî engeller çıkaracaktır. Devlet otoritesi, toplumsal düzen ve çevresel koşullar gibi engeller.. 

 

İşte İslâm, tüm bu engelleri güç kullanarak çökertmek için harekete geçer. Bunu yapar ki fertler engelsiz bir ortamda kendisiyle tanışsın. Maddi tüm zincirlerden kurtulan insanların düşünce ve vicdanlarına hitab eden İslâm, seçim hak ve özgürlüğünü ferdlerin iradesine ancak bundan sonra bırakır.

 

Öyleyse oryantalistlerin İslâmî cihada yönelik saldırılarından ürkmemek ve onlara aldanmamak zorundayız. İçinde yaşadığımız - uluslararası güç dengesini bozacak nitelikteki - şartların omuzlarımızdaki ağırlığı altında ezilip İslami cihada edebi gerekçeler aramamak zorundayız. Bu dinin tabiatiyle çelişen savunma savaşı niteliğindeki bir takım edebi gerekçeler.. 

 

Çünkü İslamî cihad, ortaya atılan savunmaya yönelik şartlar bulunsa da bulunmasa da bildiği yoldan şaşmayacaktır.

 

Tarihsel cihad olaylarını sunduğumuz bir sırada bu dinin tabiatında, cihanşümul ilanı ve pratik hayat sisteminde mevcut olan özgün ölçüleri göz ardı etmemek zorundayız. Bu özgün ölçülerle, savunma savaşının geçici nitelikteki şartlarını birbirine karıştırmamak zorundayız.

 

Evet İslam, kendisine saldıranlara karşı koyacaktır. Bu, doğrudur. Çünkü Allah'ın Rabb'ül-aleminliğine ve İnsanın Allah'tan başkasına kulluk yapmaktan kurtarılmasına İlişkin mücerred bir ilan şeklindeki varlığı bile cahiliyyeyi rahatsız edecektir. Hele bu kurtuluş ilanının anti cahiliyeci yepyeni bir önderliğin altında, örgütlü ve hareketli bir toplumda temsil edilmesi, kullara hükümranlık hakkını tanımayan ayrıcalıklı ve bağımsız bir toplumun (devletin) doğması ve bu toplumun bir tek Yüce Allah'ın hakimiyetini tanıması.. 

 

Evet bu dinin bu şekildeki mücerred varlığı bile etrafındaki kula kulluk ilkesine dayalı kurulu cahiliye toplumlarını karşısına çıkaracaktır. Bu cahiliye toplumları, kendi varlıklarını sürdürebilmek için böyle bir İslâm toplumu da kendisini korumak için harekete geçmek zorunda kalacaktır.

 

Bu, göz önünde tutulması gereken bir gerçektir. İslâm toplumunun doğusuyla ortaya çıkan kaçınılmaz bir gerçek.. 

 

Yani İslam'a karşı İlan edilen zorunlu bir savaş söz konusudur. İslâm, ister İstemez bu savaşa girecektir. Bu konuda hiç bir seçim hakkı bile yoktur. Yani bu bir arada yaşamalarına İmkan olmayan iki zıt varlığın doğal savaşıdır.

 

Tüm bunlar doğrudur. Ve bu bakış açısına göre İslam'ın kendi varlığını koruması, kendisine açılan zorunlu savaşa karşı kendisini savunması elbette ki zorunludur.

 

Ne var ki bu gerçeğin kendisinden çok daha köklü ve vazgeçilmez bir gerçek daha vardır. Yeryüzünde tüm insanlığın kula kulluktan kurtulması için başlangıç hareketini yapmak, bizzat İslâmî varlığın tabiatında mevcuttur. Bu bakımdan İslâm'ın coğrafi sınırlarda durmasına veya insanlığı tüm yeryüzünde şer, fesat ve kula kullukla baş başa bırakarak etnik bir bölgenin içinde sıkışmasına imkan yoktur.

 

Düşman devletler, eğer İslam evrensel kurtuluşu ilan ve davasını ihraç etmeden kendilerini ulusal sınırlarında durumlarıyla baş başa bırakıp kula kulluğa dayanan düzenlerine karışmazsa - zaman olur ki - İslâm devletine saldırmamayı tercih edebilirler. Ama şurası kesin ki İslâm, baş vergisini ödemek suretiyle İslamî otoriteye teslimiyetini ilan etmeyen hiç bir düşman devletle mütareke yapmaz. Baş vergisi (cizye), teslimiyet ilanının şartıdır; çünkü bu devletlerin İslâm davetine kapılarını açması gerekiyor. Kurulu düzenlerin maddi engelleriyle daveti engelleyemeyecekleri bir şekilde kapılarını açması gerekiyor.

 

İşte bu dinin tabiatı budur. Onun görevi budur. Çünkü o, evrensel bir ilandır. 

 

Allah'ın Rabb'ül-aleminlik ilanı.. 

 

İnsanların, Allah'tan başkasına yapılan her tür kulluktan kurtuluşunun ilanı..

 

İşle asıl fark da burada yatmaktadır. Yani İslâm'ın bu vazgeçilmez tabiata sahip olması ile bölgesel veya ulusal sınırlar içinde sıkışmış ve ancak bir dış saldırı halinde harekete geçebilen bir (devlet) olması arasındaki fark.. 

 

Ve şurası şüphesizdir ki İslâm, bu son şekliyle cihad hareketi için vazgeçilmez nitelikteki özgün gerekçelerinin tümünü yitirecektir.

 

Bu din, hiç kuşkusuz Yüce Allah'ın insanlığa gönderdiği bir hayat sistemidir. İşte bir tek bunu bilmek, İslâmî cihad hareketi için yeterli bir gerekçedir. Çünkü bu husus, söz konusu gerekçeyi olanca açıklık ve derinliğiyle ortaya koymaktadır. Eğer bu mükemmel hakikat beynimizde fütura uğramamışsa, eğer davanın Yüce Allah'ın uluhiyet ve insanların ubudiyyeti meselesi olduğunu unutmamışsak yabancı bir takım gerekçeler aramamıza imkan yoktur. Çünkü bu büyük hakikati İçinde yaşatan bir insanın, İslâmi cihad için başka türden gerekçeler araması mümkün değildir.

 

İki düşünce arasındaki fark, yolun hemen ayrılış noktasında çok büyük görülmeyebilir. Yani İslâm, seçimi olmayan bir savaşa -kendi varlığıyla etraftaki cahili toplumların birbiriyle uyuşmaz varlığından dolayı- ister istemez girişir düşüncesiyle; İslam, ilk hareketi yaparak bu savaşa girmek zorundadır düşüncesi arasındaki fark..

 

Evet yolun hemen ayrılış noktasında bu fark çok büyük görülmeyebilir. Çünkü her iki halde de nasıl olsa savaşıyor. Ama bu fark, yolun sonunda öylesine büyür, öylesine genişler ki İslami duygu ve kavramların saptırılmasına bile yol açabilir. Tehlikeli denilebilecek sonuçlar doğurabilir.

 

Birbirinden farklı iki ölçü (değerlendirme) vardır: 

 

Birincisi: İslâm İlahî bir hayat sistemidir. Yeryüzünde Allah'ın uluhiyyetini ve insanların bir tek Allah'a ubudiyyetini yaymak için gelmiş ve buna pratiği olan bir biçim getirmiştir. 

 

Bu da, içinde insanların sadece Alemlerin Rabbine tapınıp kula kulluktan tamamen kurtulduğu insan toplumudur. 

 

Bu toplumun insanlarına Allah'ın şeriatinden başka hiç bir kanun hükmedemez. Yüce Allah'ın hakimiyeti veya başka bir deyişle ilahlığı bu şeriatte ifadesini bulmaktadır, öyleyse İslâm'ın, yolunda duran tüm engelleri yıkması hakkıdır. Çünkü hedefi, insanların vicdan ve akıllarına hitap etmektir. Devletin siyasal düzeni veya insanların toplumsal yönetimleri gibi hiç bir engelle karşılaşmadan hitap etmek..

 

İkincisi ise: İslâm belirli bir toprağın üstünde kurulmuş mahalli bir nizamdır. Bölgesel hudutları içinde kendisine gelecek saldırılara karşı koyma hakkına sahiptir.

 

İşte bu iki değerlendirmenin arasındaki fark, gerçekten büyük ve uzaktır.

 

Gerçi her iki değerlendirmeye göre de İslâm cihad edecektir, ama bu cihadın neden, hedef ve sonuçlarına ilişkin temel bakış açısı tamamen değişiktir. Bizzat akidenin kendisi yanında bir de plan ve stratejinin özünü ilgilendiren büyük bir değişiklik..

 

Şu halde ilk hareketi yapmak İslâm'ın hakkıdır. İslâm, ne bir kavme ait kutsal bir inanç, ne de bir vatana özgü bir nizamdır. Çünkü o, Allah'ın hayat sistemi ve tüm dünyanın nizamıdır. Öyleyse insanın seçim özgürlüğünü kısıtlayan engel, örgüt ve yönetimleri yıkmak onun hakkıdır. Akidesini zorla benimsetmek için hiç kimseye saldırmaması yeterlidir. Ama insanları, fıtrat bozucu ve seçim özgürlüğünü bağlayıcı fasid etkilerin tümünden kurtarmak için düzen ve yönetimlere saldırmaktan da geri kalmaz.

 

İnsanları kula kulluktan kurtarıp bir tek Allah'ın kulluğuna yöneltmek İslâm'ın hakkıdır. Çünkü İslâm'ın hedefi, cihanşümul ilanıyla Allah'ın Rabb'ül-aleminliğini ve tüm insanların kurtuluşunu gerçekleştirmektir.

 

Gerek İslâm düşüncesine göre ve gerekse pratik günlük hayat gerçeklerine göre bir tek Allah'a ubudiyyet, ancak İslâm nizamının gölgesinde gerçekleşebilir. Çünkü yasalarını bir tek Allah'ın koyduğu biricik nizamdır o. Allah'ın tüm insanlık için koyduğu kanunları uygulayan nizamdır. Hakimi ve mahkumu, siyahı ve beyazı, uzağı ve yakını, fakiri ve zenginiyle tüm insanlık için.. 

 

Bir tek şeriat.. 

 

Herkesin eşitçe kendisine boyun eğdiği şeriat.. 

 

Diğer düzenlerde ise insanlar kullara tapınırlar; çünkü onlar hayat yasalarını -ki bu yasaları koymak İlahlığın vazgeçilmez özelliğidir- kullardan alırlar. İnsanlara kendi katından yasalar koyma hakkını iddia eden bir kimse hiç kuşkusuz -bu iş ve davranışıyla- ilahlık iddiasında bulunmaktadır. İster sözüyle bunu ilan etsin, isterse etmesin.. 

 

Sonra bu yasa koyan kimseye bu, hakkı tanıyan insan kim olursa olsun başkasına ilahlık hakkını tanımıştır. İster bunun ismini söylesin, isterse söylemesin..

 

İslâm, mücerred bir akide değildir. Böyle olmadığı için de akidesini insanlara açıklama yoluyla tebliğ etmekle yetinmez. O, bir hayat nizamıdır, örgütlenmiş ve hareketli bir organizasyonla uygulanan bir nizamdır o. Ve bu örgütlü gücün hedefi tüm insanlığın kurtarılmasıdır. Etrafındaki diğer toplumlar, İslâm devletinin toplumsal hayatı kendi nizamı doğrultusunda düzenlemesine, muhakkak ki imkan vermeyecektir. Bundan dolayı İslâm, etrafındaki bu cahili düzenleri evrensel ilanını engelledikleri için - ortadan kaldırmak zorundadır. 

 

İşte yukarıda dediğimiz gibi dinin tümüyle Allah'a ait olmasının manası budur. 

 

Hiç bir kula itaat veya tedeyyünün kalmayacağı bir şekilde Allah'a ait olması.. 

 

Oysa ki kula kulluk esasına dayalı İslâm dışı tüm düzenlerde (ortadan kaldırılması gereken) durum budur.

 

Mevcut hayat şartlarının baskısı ve düzenbaz oryantalistlerin saldırısı altında ezilen çağdaş İslamcı araştırmacılar, bu gerçeği takdir etmekten kaçınıyorlar. Çünkü oryantalistler İslâm'ı, akidesini kılıç zoruyla benimseten bir din diye kendilerine tanıtmıştır. 

 

Oysa ki habis oryantalistler, gerçeğin böyle olmadığını çok iyi bilmektedirler. Ama bu yolla İslâmi cihadın nedenlerini çarpıtmaktan da geri kalmamaktadırlar. Bundan dolayı da İslâm'a toz kondurmak istemeyen (!) bu yenik gayretkeşler, bu töhmeti red babında savunmacı bir takım cihad nedenlerini aramaya koyulmaktadırlar. Ama bu arada İslâm'ın tabiatını, görevini ve insanlığın kurtuluşu için kendiliğinden ilk hareket yapma hakkını göz ardı etmektedirler.

 

İslam'ın tabiatına yabancı olan bu düşünce, yenilgiye uğramış çağdaş araştırmacıların ufkunu kapatıp gitmiştir. Çünkü bu kimselere göre İslâm, sadece vicdanî bir inançtır. Pratik hayat nizamıyla hiç bir ilgisi yoktur. Dolayısıyla din için cihad demek, akideyi vicdana (zorla) yüklemek demektir. (!)

 

Ne var ki İslâm'ın yaklaşımı böyle değildir. Çünkü İslâm, insanlık hayatının İlahî nizamıdır. 

 

Yüce Allah'ı uluhiyyette birlemeye dayanan ve bunu hakimiyet şeklinde uygulamaya koyan bir nizamdır. 

 

Günlük hayatı tüm ayrıntılarına varıncaya kadar bu hakimiyete göre düzenleyen bir nizamdır.

 

Öyleyse cihad, bu ilahi hayat sisteminin yerleşmesi ve nizamın kurulması içindir. 

 

İnanç konusuna gelince bu, tüm engelleri ortadan kaldıran İslâm nizamının gölgesinde düşünce özgürlüğüne kalmış bir şeydir. Bu yüzden mesele, ruhsal yenilgiye uğramışların düşündüğünden tamamen değişiktir. Yani yeni ve mükemmel bir şekil almaktadır.

 

İlahî hayat nizamını uygulayan İslâm toplumu kurulur kurulmaz yüce Allah kendisine hareket hakkını verir. İktidar olmak ve nizamını kurmak için kendisine bu hakkı verir. Ama vicdani inanç işini de vicdan özgürlüğüne bırakır. Eğer Allah, bir süre için müslümanlara savaşı yasaklamışsa bu bir prensip meselesi değil strateji meselesidir. Akidevi ilkeler meselesi değil, hareketin şartları meselesidir. İşte gelişen tarihî aşamalarda inen sayısız Kur'an ayetlerini, ancak bu apaçık esastan hareketle anlayabiliriz. Bunu böylece anlar ve ayetlerin dönemsel delaletleriyle uzun süreli değişmez İslâmî hareket stratejisine ilişkin umumi ifadeleri birbirine karıştırmama imkanına kavuşuruz.


 

SEYYİD KUTUB

 


[1] Tirmizî 5/278


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 280
Toplam 215977
En Çok 1094
Ortalama 287