İSLÂM DEVLETİ Mİ YOKSA AYIRIMCI DEVLET Mİ?

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

EBU'l-ALA El-MEVDUDİ

10-08-2019

İSLÂM DEVLETİ Mİ YOKSA AYIRIMCI DEVLET Mİ?

SORU: Mevlânâ Hüseyin Ahmed Medenînin "Nakş-ı Hayat" isimli eserinin bazı itiraz edilebilir yerleri hakkında sizinle daha önce yazışma yapmıştım. Ondan sonra, Merhum Mevlânâ Hüseyin Ahmed'in dikkatini diğer bazı ifadelerine çekmiştim. O da gelecek baskılarda itiraz edilebilir yerleri ya tamamen değiştireceğini veya başkalarının o ifadelere İslâmdışı görüşleri yakıştırmaya imkan bulamayacakları şekilde düzelteceğini bana vaad etmişti. Mevlânâ Hüse­yin'in bu konudaki cevabı şöyle:

"Seyyid Ahmet Şehid Hazretlerinin gayesinin sadece İn­gilizleri ülkeden çıkarmak ve laik temeller üzerine bina edil­miş bir devlet kurmak olduğunu iddia ettiğimi söylemek yer­siz bir suçlamadır. Bu iddialar bütünüyle gerçeğe aykırı olup, açıklamalarımı görmezlikten gelmektir. Her şeye rağ­men, yazdıklarımdan böyle bir sonuca varmak mümkün de­ğildir. Yazdıklarımda başka türlü bir anlam çıkarmaya el-vermeyen ve yanlışlığı hususunda delilleri mevcut olan bir nokta varsa, onun yanlışlığını kabul etmeye hazırım. Hin­distan yönetiminin işlediği utanç verici şeyler ortada iken onun Dâr'ul İslâm olduğunu nasıl iddia edebilirim? Ama tefrikacı devletle laik devlet arasında İslâm'ın kabul edebilece­ği bazı farklılıkların olduğu da bir gerçektir. Hint-Moğol İm­paratorluğunu ve tarihi iyice gözden geçirdikten sonra kara­rınızı veriniz."

Merhum Mevlânâ Ahmed Medenî'nin cevabından, onun; Dâr'ul Küfrü, Dâr'ul İslâm olarak kabul etmediğini öğren­mekle bahtiyar oldum. Ama ne yazık ki, "Nakş-ı Hayat'ın açık ifadeleri ile Mevlânâ Hüseyin Ahmed'in verdiği bu ce­vap arasında hiçbir uyum yok. Buna da üzüldüm. Bu konuda daha çok yazışma yapılması gerektiğini hissediyorum.

 

CEVAP: Mevlânâ Hüseyin Ahmed'in en azından mevcut Hindis­tan devletini Dâr'ul İslâm olarak kabul etmediğini görerek, ben de çok bahtiyar oldum. Hindistan hükümetinin utanç verici işlerinden, kendisinin de ızdırap duyduğunu haber al­maktan da memnun oldum. Ancak sizin de ifade ettiğiniz gibi, onun "Nakş-ı Hayat" isimli kitabının bir iki yerinde, değil, çeşitli yerlerinde çok tehlikeli ve saptırıcı düşüncelere yer veriliyor. Bu açıdan bakıldığında, bu görüşten vazgeçil­diğine dair açık ve uzun bir reddiye yazmak yerine, kısa bir notla geçiştirilmesinin yeterli olmadığı görülecektir. Mevlânâ Hüseyin Ahmed Seyyid, Ahmed Şehid Hazretleri­nin İngilizlere karşı yaptığı savaşın hedefini; "Hindistan'ı bu yabancı milletin (ingilizlerin) pisliklerinden, kötülüklerin­den temizlemek, daha sonra da müslumanlarla hinduların birleşerek, uygun gördükleri birini hükümdar seçmeleri idi" diye belirtmektedir. Halbuki, bu görüşünü ispat etmek için ileri sürdüğü Seyyid Ahmed Şehid Hazretlerinin mektubun­da, müslüman-hindu ortak devleti diye hiçbir düşünce yok­tur. Şah Abdülaziz Dehlevi'nin naklettiği sözlerinden tama­men ters mânâ çıkararak şöyle demektedir:

 

"Eğer bir ülkede, siyasi iktidar (devlet) müslüman olma­yan bir topluluğun elinde, fakat müslüman da kesinlikle bu iktidara ortaksa ve kendilerinin din ve mezhep prensipleri­ne saygı gösteriliyorsa, o zaman, o ülke Şah Abdülaziz Haz­retlerine göre, şüphesiz Dâr'ul İslâm olur. Şeriat açısmdan da müslümanların bu ülkeyi kendi ülkeleri kabul ederek, her çeşit iyi niyet ve dilekleri gösteren davranışları yapmala­rı kendilerine farz olur."

 

O bununla da yetinmemekte, aksine Moğol İmparatorlu­ğunun çöküş döneminde durumu düzeltmek için çalışan alimlerin amacının; ülkenin refahı, huzur ve sükunu, güven­liği, zulüm ve haksızlığın ortadan kaldırılması, genel olarak bütün insanların refah ve huzuru olduğunu söyleyerek, o alimlerin devletin müslüman olup olmaması ile ilgili hiçbir düşünce ve tasarıları yoktu şeklinde acayip bir takım iddia­larda bulunmaktadır. Bundan daha fazla tehlikeli, bundan daha korkunç ve yanıltıcı olan sözü, Seyyid Ahmed Şehid Hazretlerine atfen yazdığı ve baştan aşağı yanlışlarla dolu olan şu ifadesidir:

 

"Allah'ın dinini yaymanın (i'layi kelimetullah) vasıtası diğer tebaayı kendisine esir ve mahkûm ederek, belli bir sını­fı (müslümanları) iktidar yapmak değildir. İ'layi kelimetullah'ı yaymanın asıl vasıtası bütün tebaayı iktidara ortak ederek, onların kalplerini İslâm'ın yüce ahlakıyla kazan­maktır."

 

Bu ifadeler, baştan sona İslâm devleti düşüncesini orta­dan kaldırmakta ve ona aykırı düşmektedir. Bu şu demektir:

 

"Müslümanlarla müslüman olmayanların birlikte yaşa­dığı toplumlarda İslâm devleti kurmak yanlış değilse bile, mutlaka tercih edilmesi gereken bir yol değildir." Mevlânâ Hüseyin Ahmed, böyle bir devleti İslâm devleti diye adlandı­racağı yerde ısrarla "ayırımcı devlet", "zümreci devlet" ola­rak adlandırmaktadır. Onun nazarında kendisini hâkim ilan edip, diğer tebaayı mahkûm hale getirmek haksızlık de­ğilse de uygunsuz ve yersiz bir davranıştır. Ona göre i'layı kelimetullah için en iyi yol; müslümanlarla müslüman olma­yanların ortak devlet kurmalarıdır. Bu devlet her şeye rağ­men İslâm devleti olmayacaktır. Sadece, ahlâki değerlerle müslüman olmayanların gönüllerinin kazanılmasına çalışı­lacaktır.

 

Bu durumda karşımıza şöyle bir soru çıkmaktadır: Nüfu­sun yüzde seksen, yüzde doksandan fazlasını gayr-i müslimlerin oluşturduğu dönemlerinde ayırımcı bir devlet kurarak müslümanları hâkim, müslüman olmayanları da iktidara ortak etme yerine mahkûm eden Hulefâ-i Raşidîn'in duru­mu nasıl izah edilecektir? Hatta ben derim ki, Mevlânâ Hü­seyin'in o sözleri, vatandaşları iktidara ortak yapmayan ve katıksız ayırımcı bir İslâm devleti kuran Hz. Peygamber'i töhmet altında bırakmaktadır. Mevlânâ Hüseyin Ah­med, Hz. Peygamber'in Allah'ın dinini yaymanın daha iyi ve daha etkili yolunu bırakarak, daha önemsiz derecede bir yolu seçtiğini söyleyebilecek midir? Mevlânâ Hüseyin Ahmedin sözlerinden ben şunu anlıyorum: Mevlana Hüse­yin Ahmed, iktidarı ele geçiren hindularla anlaşmak için işi o raddeye vardırmıştır ki, Sir Seyyid Ahmed Han ve arkadaş­ları İngilizlerle anlaşmak için bu kadar ileri gitmemişlerdi. Bu tür düşünceler müslümanların İslâm hakkındaki temel görüşlerine varıncaya kadar herşeyi darmadağın eder, bo­zar. Bu düşünceleri benimseyen bir müslüman, Hindistan laik devletini kuranların, Hz. Peygamber ve Onun sahabe­lerinden daha insaflı ve daha adil olduğunu düşünecektir. Mevlânâ Hüseyin Ahmed'in bu yaltaklanması, benim gö­zümde, çok büyük bir cinayettir, zillettir. Ben, onu bağışlaması ve bütün müslümanları böyle yalan yanlış düşüncele­rin etkilerinden koruması için Allah'a tazarru ve niyazda bu­lunuyorum.

  

SORU: Uzun zamandır zâtı âlinize bir mektup göndermek ve bazı jnemli meseleleri sizden sormak istiyordum, ama gönül hu­zuru içinde yazabilme fırsatı bulamadım. Ortaya çıkan yeni bir meseleden dolayı derhal bu mektubu yazdım. Önceki gün Tercümanu'l Kur'an'm yeni sayısı geldi. Benim âdetim; ge­lir gelmez, ilk oturuşta hemen hemen derginin tamamını okuyup, bitirmektir. Bu sayıdaki "Resâil ve Mesâil" köşesin­de yazdıklarınızı okuyunca çok üzüldüm. Size mutlaka bir mektup yazayım da duygularımı açıklayayım diye içimden şiddetli bir zorlama geldi.

 

Ben, Mevlânâ Hüseyin Ahmed Medenî'nin talebesi ve müridiyim. Bu genel ilgiden başka, bazı sebeplerden dola­yı, hazretle özel bağlantım ve alakam vardır. İçinde bulun­duğumuz devrin bütün alimleri ve şeyhleri içinde en çok say­gı duyduğum kimse Mevlânâ Hüseyin Ahmed Medenî Haz­retleridir. Benim görerek, tecrübe ederek şahidi olduğum manevi üstünlüklerini, ilim ve ameldeki faziletlerini şu ana kadar hiçbir kimsede görmedim. Fakat bu kadar şiddetli bağlılığa, saygı ve güven duymaya rağmen, hazretin Cemaat-i İslâmî hakkındaki görüşünü imanım ve vicdanım be­nimsemediği için kabul etmedim. Bunun için de ona olan bağlılığımda herhangi bir fark meydana gelmedi. Şer'î açı­dan bir dayanağını bulmadığım sürece hazretin görüşünü kabul etmemekte ve onun Cemaat-i İslâmî hakkındaki gö­rüşlerine katılmamakta serbest olduğuma inanıyorum.

 

 Ce­maat-i İslâmî hakkındaki tutumum, Diyobend İslâm Külliyesi'nin bütün mensuplarının tutumuna ters düştüğünden, bazıları bunu kendi hocalarıma başkaldırma kabul etti. İşte bu suçtan ötürü bazılarının yanında hâlâ suçlu ve reddedilmiş bir insanım. Bazılarının yanında da kendisine küsülen, hakaret edilen biriydim. Size hoş görünmek için değil, sadece hakikati açıklamak için arz ediyorum ki, sırf bu suçtan dola­yı kâfi derecede dünyevi zararlara da tahammül etmem ge­rekti. Hâlâ bir çok sıkıntıya katlanmak zorunda olmama rağmen hiçbir üzüntü duymuyorum. Çünkü, şu ana kadar benim hareket tarzım sırf Allah'ın rızasını elde etmek için­dir. Bunu imanın bir gereği kabul ediyorum. Her ne ise, bu bir girişti. Demek istediğim şudur: Zâtı âlinize arzetmek is­tediğim hususlar zümreci bir aşırılıktan değil, doğrudan doğruya dini bir zorunluluktan ve iyi niyetli bir düşünceden kaynaklanmaktadır. Bu birkaç satırı onun için yazıyorum.

 

Bir süre önce Tercüman'ul Kur'ân'da, Mevlânâ Medenî Hazretlerinin "Nakş-ı Hayat" kitabının bir ibaresi hakkın­da biri size bir soru sormuştu da siz de ona cevap vermiştiniz. O cevapta hayli sertlik, şiddet ve acı ifadeler bulunuyordu. Birincisi, o soruya siz cevap vermemeliydiniz. İlk cevapta da yazıldığı gibi, soruyu sorana; "o ibarenin ne demek olduğunu Mevlânâ Medenî'nin kendisine sorunuz, söz ona aittir, ken­disi açıklasın" diyebilirdiniz. Ama öyle yapmayarak kendi­niz cevapladınız ve gereksiz yere ağır ifadeler kullandınız. O cevabı okudum. Bana da yerinde, uygun gelmedi. Ama be­nim size de saygım ve bağlılığım olduğundan, onu değişik yö­ne çevirdim, başka türlü yorumladım ve üzüntümü bastır­dım. Fakat o günlerde öğrendim ki, Cemaat-i İslâmî ile gayri resmi ilişkide bulunan ve pek çok hizmeti görülen ilim erbabı bir çok kimse bu cevabın üslubuna çok kızmış. Sizin hakkı­nızdaki kanaatleri değişmeye başlamış ve Cemaat'i koru­maktan vazgeçmişler. Onlar, benimle de görüştüler. Hatta, beni, bu konuda size mektup yazarak, gereksiz yere neden bu kadar incitici ifadeler kullandığınızı sormaya zorladılar. Ben o zaman susmayı tercih ettim. Yeni sayıda aynı şeyleri daha da keskin sözlerle tekrarlamışsınız. Mevlânâ Hüseyin Ahmed Medenî vefat ettiği halde, böyle şeyleri kurculamak ve o üslupla yazmak, artık daha da uygunsuz ve yersiz düşmüştür. Genellikle insanlar böyle yapagelmekteler. Siz de, hoca efendiler ve diğerlerinin Cemaat-i İslâmî ve sizin hakkınızda böyle bir yol seçtiklerini söyleyebilirsiniz. Fakat siz bu tür meselelerde başkalarını taklit etmemelisiniz. Siz, bir hak davetçisi olmanız bakımından, çok üstün bir derece ve değere sahipsiniz. Ben öyle inanıyorum ki, bu yazı tarzı si­zin üstün şahsiyetinizin çok altındadır. Eğer bu yazınızın al­tında sizin adınız ve imzanız olmasaydı, ben kendi hesabıma sizin bu seviyeye ineceğinize asla inanmazdım. Hatta, ben öyle inanıyorum ki, biri size bu soruyu göndermiş olsa bile, siz buna cevap vermemeliydiniz. Soru soran kişi, eğer "Nakş-ı Hayat"ın açık ifadeleri ile Mevlânâ Hüseyin Ahmed'in bu cevabı arasında hiçbir uygunluk olmadığından do­layı üzülmüşse, bu üzüntüsünü gidermek için neden sizinle mektuplaşma zorunluluğunu hissediyor. Hazret hayatta iken onunla mektuplaşsaydı, yahut onun vefatından sonra yerine geçen kimseden, özel talebesinden, yahut onunla ya­kınlığı olan başka birinden sorsaydı, daha uygun olmaz mıy­dı?

 

Sizin Merhum Mevlânâ ile hiçbir ilginiz yok ki, onun çe­lişkili ifadelerinin birbirine uyumluluğunu sağlama sorum­luluğu üzerinize düşsün de ona cevap verme zorunda olası­nız. Bu meseleden dolayı size olan düşüncelerimde herhangi bir değişiklik olmuş değil. Hiçbir yanlış düşünceye de kapıl­madım. Ne var ki, bazıları soru soran kişinin hayali olduğu­nu, böyle bir cevabı yayınlamak için uydurma bir soru ortaya atıldığım ve bunu gerçekten soran biri varmış gibi gösterildi­ğini iddia ediyorlar. Merhum Mevlânâ'nın sözlerinden çıkar­dığınız mânâlara ve yaptığınız tenkitlere bakarak, sizin hiç de bulunduğunuz mevkiye yakışmayacak bir tavır sergiledi­ğinizi düşünüyorum. Hangi alim olursa olsun, sizin ifadele­rinize karşı da bu tarz bir ifade kullanılacak olursa, haklı olarak şikayete sebep olur, insaf ve vicdan buna karşı çıkma­yı gerektirir. Bu bakımdan, ben sizden de şikayet etmeyi haklı ve size karşı çıkmayı insaf ve vicdanın gereği kabul edi­yorum. Gerçek şu ki, siz böyle bir cevap yayınlayarak dini ba­kımdan faydalı hiçbir iş yapmadınız. Dini hakim kılma mer­halesini yaklaştırmada da bunun hiçbir tesiri yoktur. Hatta, bu cevaptan dolayı, sizinle olan ve çalışmalarınızı büyük bir dini gayret kabul ederek, görüş veya çalışma bakımından si­ze katılan yüzlerce değil, binlerce insanın gönlü kırılmış, kalbi rencide olmuştur. Siz, isterseniz buna kör bir bağlılık deyin veya daha başka bir şey deyin. Ama şu bir gerçek ki, Hüseyin Ahmed Medenî Hazretlerinin sevgisi, ona olan bağ­lılık, bütün alimlerin, dindar tabakanın kalplerinin derin­liklerinde yerleşmiştir. Onun herhangi bir görüşünü veya fetvasını, herhangi bir sebepten dolayı, bazılarının kabul et­memesi mümkündür. Ama onun şanına yakışmayan, haka­ret ve küçültme ifade eden kelimeler yazılır veya söylenirse, buna tahammül etmek çok zordur.

 

Şimdi, o vefat ettiğine göre, ortaya dökülmesi gerekme­yen ve ortaya dökülüp yayılması ile dine zerre kadar faydası olmayan sözlerle, lüzumsuz yere neden yeni bir savaş alanı ortaya çıkaralım. Mevcut nazik şartlar içinde, gelmekte olan seçimlerin önemini hissederek, zâtı âliniz de "önemsenecek olan şey, önemli olan şeydir" prensibine göre ve mantıklı ha­reketle davranarak diğer pek çok meselede değişiklik yapıl­ması gerektiğini hissettiniz. Öyle olması da gerekliydi. Bu günlerde ulema-ı kiramın tahrik edilmemesi, onlardan bazı­ları haksızlık da yapsa, dil de uzatsa, intikamcı davranış gös­terilmemesi, bu mantıklı hareket prensibine girmez mi? Bü­tün samimi duygularımla diyorum ki; sizlerin, küçük büyük bütün suçlamalar karşısında sükut etmeniz, alicenaplık gös­termeniz, dini bakımdan çok daha faydalıdır. Cemaat-i İslâmi'nin ağırbaşlılığı da bunu gerektirir. Söz çok uzadı, de­mek istediğimizi kısa bir işaretle de anlayabilirdiniz. Bu me­sele üzerinde mutlaka düşününüz. Kötü etkilerini gidermek için güzel bir yol bulmaya çalışınız. Alimlerin sizin hakkınız­da yaptığı itirazlara biz gece gündüz cevap vermek zorunda kalıyoruz. Ben resmen size bağlı olmadığım halde, insanla­rın gözünde "katı Mevdûdîci"yim. Onların itirazlarına karşı durmadan sizi savunuyorum, ama bu son çıkan yazınıza biri itiraz ederse, ona verebilecek hiçbir cevabım yok. Sizin hak­kınızda ileri geri söylenenlere tahammül etmek de zor olu­yor. Çünkü, bu söylentilerin Cemaat-i İslâmî hareketini ve dolayısıyla da dini hayata hakim kılma mücadelesini hedef aldığını düşünüyor, öyle kabul ediyorum. Çok kıymetli vak­tinizi bu dağınık sözlerle harcadım, ama Allah vere de bun­dan iyi bir sonuç elde edile.

 

CEVAP: Merhum Mevlânâ Hüseyin Ahmed Medenî'ye olan bağlı­lığınızı biliyorum. Ve bu derin bağlılığa rağmen bana ve Ce­maat-i İslâmi'ye olan ilginizi, sizin insaflılığınıza, hakka olan bağlılığınıza açık bir delil kabul ediyorum. Buna değer verilmezse zulüm olur, haksızlık olur. Fakat "Resâil ve Mesâil" köşemizde, "Nakş-ı Hayat"ın bazı ifadeleri hakkın­da bir zat ile yaptığımız yazışmaların yayınlanmasına karşı çıkışınızı ben anlayamadım. Eğer bizzat kendiniz de Mevlânâ Hüseyin Ahmed'e derin saygıdan bir ara sıyrılarak tekrar bu meselede düşünür, bir muhakemede bulunursa­nız, ümit ediyorum ki, siz de yaptığınız o itirazlarda hiçbir mantıklılık bulmayacaksınız.

"Nakş-ı Hayat"ın 2. cildinin konu edilen ibarelerini her­kesten önce siz, Mevlânâ'nın kitabında tam bir fikir akışı içinde inceleyiniz. İfadeyi aşağıya alıyorum:

 

1. Bu hareketin kurucusu ve başı olan Seyyyid Ahmed Şehid Hazretlerinin yardım talep etmek için Gualyar eyaleti başvezirine gönderdiği, mektubunda -ki onu biz ileride oldu­ğu gibi zikredeceğiz- net ve açık olarak şöyle demiştir: "Mak­sadımız Hindistan'ı bu yabancı milletin (İngilizlerin) kötülüklerinden, pisliklerinden temizlemektir. On­dan sonra hindularla müslümanlar birleşerek, hü­kümdarlık için kimi uygun görürlerse seçsinler."

 

13. ve 14. sayfalarda Mevlânâ Ahmed, Seyyid Ahmed Şehid'in yukarıda zikredilen mektubunu nakletmiştir. Ama o mektupta altı çizili cümleler mevcut değil. O mektupta bu cümlelerin aksine şöyle yazılmıştır. "Bu zayıf insanları üst kademedeki idarecilerin takdir etmelerini arzu eder, İslâm'a hizmeti cam gönülden yapmalarını ve memleketin idaresine geçmelerini dileriz."

 

2. "Buna ek olarak, bir zümrenin itimadını elde etmek için devlet makam ve mevkilerinin kapılarını kendi zümrendeki insanlara açık tuttuğun gibi, o zümreye de açık tutmak son derece gereklidir. Memleket meselelerinde ve idari meselelerde herhangi bir türden dargörüşlülük gösterilmemelidir."

 

3.  "Padişah Evrengzib Alemgir'in vefatından sonra ülke ve idarede çöküş başladı, durum her geçen gün daha da kötü­ye gitti. O zaman alimler durumu düzeltmeye çalıştılar. On­ların amacı; ülkenin huzurunu, emniyet ve düzenini, huzur ve sükununu sağlamak, haksızlık ve kötülüklerin kökünü kazımak, Allah'ın kullarının genel refah ve saadetini temin etmekti. Devletin, müslümanların veya müslüman olma­yanların elinde olması onlar için hiç önemli değildi. Onlar sadece, devlet kimin elinde olursa olsun fakat insaflı, adalet­li hareket etsin istiyorlardı."

4. "Şah Abdülaziz'in yukarıda geçen fetvasında iki mesele özellikle üzerinde durulmaya değer... Şah Abdülaziz Hazretleri bir memleketin Dâr'ül İslâm olması için orada sa­dece müslümanların yerleşmiş olmasını yeterli görmemek­te, bilakis Dâr'ul İslâm olabilmesi için orada müslümanların şerefli bir şekilde yaşamalarını ve onların dini yaşayışlarına saygı gösterilmesini de şart kabul etmektedir. Bundan an­laşılıyor ki, eğer bir memlekette siyasi iktidar bir gayri müslim topluluğun elinde, müslümanlar da mutlak surette o ik­tidara ortak bulunuyorsa ve onların din, mezhep prensiple­rine saygı gösteriliyorsa, o zaman o memleket Şah Abdülaziz Hazretlerine göre, şüphesiz ki Dâr'ul islâm olur."

 

Mevlânâ Hüseyin Ahmed altıncı ve yedinci sayfalarda naklettiği Şah Abdülaziz Hazretlerinin fetvalarına ters mânâ vermekte, onlarda bildirilenleri tersine çevirmekte­dir. Bu fetvalarda Şah Abdülaziz şöyle buyuruyor: "Bir yerde müslümanlarm imamının (devlet başkanı, halifesi) kararlan geçmiyor, emri yürümüyor da kâfirlerin hükmü geçiyorsa, orada bazı İslâm hükümlerinden uzaklaşılması kaçınılmazdır. Sadece, cuma ve bayram namazlarının kılını­yor olması, ezan okumaya ve inekleri kurban kesmeye müsa­ade edilmiş olması, böyle bölgeleri Dâr'ul İslâm yapamaz."

 

5. "Şüphesiz Seyyid Ahmed Şehid, yer yer i'layı kelimetullah'ı ve Alemlerin Rabbi'nin dinine hizmeti zikretmekte ve bunu çalışma ve cihadının itici gücü, sebebi, kaynağı ola­rak bildirmektedir. Ama o çok iyi biliyordu ki, ilayı kelimetullah'ın amacı sadece bir zümrenin hakimiyetine dayanan bir devlet kurulması, kendisinin hâkim olarak diğer vatan­daşların kendisine mahkûm edilmesi değil, bilakis bunun en etkili yolunun vatandaşları siyasi iktidarda kendine or­tak yaparak İslâm'ın ahlâkî üstünlükleriyle onların kalple­rinin fethedilmesidir."

 

Birinci maddede geçen ifadelerin Mevlânâ Hüseyin Ahmed'e ait olduğunda hiçbir şüpheye yer yoktur. Çünkü on­dan önce ve sonra hiçbir alâmet ve işaret yoktur ki, bundan dolayı o sözlerin başkasına ait ifadelerden alındığı ihtimali olsun. Altıncı sayfada Mevlânâ, el-Burhan adında bir dergi­den bir alıntıyı nakletmiş. Yazışmanın bilinen kaidelerini terkederek iki taraftaki haşiyeyi bırakmış, ana metnin yazı­sından daha ince bir kalem yazısı ile yazılmış olan o alıntıyla yetinmiştir. Bu alıntı yedinci sayfanın ilk üç satırında son bulmaktadır. Bundan sonra aralıksız yedinci sayfadan on al­tıncı sayfaya kadar bütün ifade, metin üslubunda sürmekte ve içinde yer yer başka kitaplardan alıntılar atıflarıyla bir­likte nakledilmektedir. Bizde geçerli bilinen yazı kaidesine göre o sayfalardaki ibareleri okuyan herkes, kesinlikle onla­rı metne ait ifadeler kabul edecektir, On altıncı sayfanın ilk paragrafı biter bitmez, birden önümüze yine atıf (el-Bur­han, II / 21, 74-87) çıkmaktadır.

 

El-Burhan'dan nakledilen bu ibarenin nereden başladığı hiç anlaşılmamaktadır. Bu atıf sadece uzun bir yazıdan Özet olarak alınması muhtemel olan 5 nolu ibare ile ilgili olabilir. 2, 3,4 nolu ibarelerin de el-Burhan'dan nakledilmiş olma ihtimali var. Bu el-Burhan'ın hangi dergi olduğunu bilmiyoruz. Dergide çıkmakta olan Burhan dergisi kastedilmiş olamaz. Çünkü onun adı el-Burhan değil, Burhan'dır. Bu bakımdan kaynağın aslına başvurup incelemek imkansız. Eğer sayfa 6'dan 16'ya kadar olan yazının hepsini el-Burhan dergisine ait kabul etsek, o zaman ondan önce ve sonra Mevlânâ'nın söylediklerine ba­karak, Mevlânâ'nın delilli, belgeli olarak anlattıklarının hepsini istişhad olarak nakletmiş, kinaye ve işaret olarak bi­le hiçbir bölümü ile ihtilaf etmemiştir diye kabul etmemiz ge­rekecektir. Bir kimse kendi anlattıklarını pekiştirmek için başka birinin ifadesini nakleder de o ifadenin bir parçasına olsun muhalefet şerhi koymadan olduğu gibi vesika olarak kullanırsa, o zaman kesinlikle bundan şu anlaşılır: Bu kimse naklettiği o sözün sahibi ile aynı düşüncededir. Kelimelerde ve sözlerde değilse de mânâ ve düşüncede mutlaka onunla uyuşmaktadır. Şimdi biraz o ibarelere kendiniz bakınız. O ibarelerde, normal bir insanın ne demek istediğini anlaya­mayacağı, yorumlarla değişik mânâlar çıkarabileceği bir in­celik ve dolambaçlılık yoktur. Açık bir dille söylenenler işte şunlardır:

 

a. Hangi ülkede müslümanlarla müslüman olmayanlar karışık vaziyette bulunuyorsa, orada bir İslâm devleti kur­mak uygunsuz bir iştir. Çünkü bu, "ayırımcı bir devlet" ola­caktır. Ve eğer müslümanlar o ülkeye hâkim olarak diğer va­tandaşları kendi emirlerine alırlarsa, bu adalet ve insafa ay­kırı olur. Öyle memleketlerde en iyi hareket tarzı, müslü­manlarla müslüman olmayanların ortak hükümet kurmala­rıdır. İşte bu, i'layı kelimetullah'ın da en etkili yoludur.

 

b. Bir memleketin Dar'ul İslâm olması için o memlekette İslâm hükümlerinin uygulanması ve devletin müslümanların elinde olması şart değildir. Devlet ve hükümet müslümanların elinde olmasa bile, müslümanlar da bütünüyle ik­tidara ortaklarsa ve dini prensiplerine saygı gösteriliyorsa, o zaman o memleket Dâr'ul İslâm olabilir.

 

c. Eğer devlet müslümanların elinde ise, devletin bütün mevkileri ve yetkileri müslüman olmayanlara da açık tutul­malıdır. Bu bizzat Kur'ân-ı Kerim'in talimatıdır. Böyle yap­mamak adalete, eşitliğe aykırıdır.

 

d- Önceki iki-iki buçuk asır içinde alimlerimiz, mübarek kişilerimiz, büyük Hint yarımadasında gidişatı düzeltmek, ahvali ıslah etmek için yaptıkları bütün çalışma ve uğraşmalarda, bu memlekette İslâm devleti kurmak gibi bir amaç gütmemişlerdi. Onlar için önemli olan, devlete hâkim olan­ların müslüman olup olmamaları değil; devletin iyi olmasıy­dı.

 

e. Seyyid Ahmet Şehid ve Şah İsmail Şehid Hazretlerinin yürüttükleri mücadelenin amacı da bir İslâm devleti kur­mak değildi. Onlar sadece, İngilizleri ülkeden çıkartmak için ayağa kalkmışlardı. Bu işi başardıktan sonra, onların hedefi, müslümanları ve hinduları birleştirerek ortak bir devlet kurmaktı.

 

Merhum Mevlânâ Hüseyin Ahmed dikkati çekilmesine rağmen, iki no'lu sözler hakkında sadece Hindistan'ın mev­cut idaresine Dâr'ul İslâm tabirini kullanmadığı açıklaması­nı yapmıştır. Beş no'lu ifadeler hakkında da sadece şu açıkla­mayı getirdi: Ona göre, Seyyid Ahmed Şehid'in amacı laik bir devlet kurmak değildi. Fakat siz, bu açıklamalarla daha ön­ce söylediği sözlerin muhtevasında en küçük bir değişiklik yapmadığını ve yukarıda geçen beşinci maddede anlattıkla­rında da asla bir düzeltmeye gitmediğini görebiliyorsunuz. Sözündeki her düşünce şöyle veya böyle yerini koruyor. O sözlerden her biri, İslâm ve müslümanlar için öldürücü bir zehirdir. Onların zehirleyici etkisi sadece Hindistan müslü-manlanyla sınırlı kalmamakta, Pakistan'a bile ulaşmakta­dır. Burada da Mevlânâ Ahmed'in talebesi müridi veya hür­metkarı olan yahut din konusunda onun bilgisine itimat eden pek çok kimse etkilenecektir. Bu düşüncelerin tesiri al­tında kalarak onları kabul edenlerin görüş açısı ise mutlaka şöyle olacaktır: "Pakistan'da İslâm devleti kurmak yanlıştır. Doğru olan, müslümanlarla, müslüman olmayanların ortak devlet kurmalarıdır." O kimselerin kafasında Dâr'ul İslâm hakkında tamamen yanlış bir tarif yerleşecek, müsamahakâr, lâdinî devleti de rahatlıkla Dâr'ul İslâm ka­bul edecek ve artık, hâlis bir İslâm devleti kurmak için gön­lünde hiçbir özlem kalmayacaktır.

 

O, yakın geçmişin bütün İslâmî hareketleri hakkında da tamamen yanlış bir kanaat edinecek ve o dönemde bizim bütün din önderlerimiz, İslâm devleti kurma yerine, prensip olarak aynı ona benzer ortak hindu-müslüman hükümeti kurmak istiyorlardı diyecektir. Önceki İslâm mücahidleri de  Hindistan'ın Kongre Partisi mensuplarının kurdukları gibi ve Pakistan Kongre Parti­si'nin, Avami Partisi'nin, Halk Partisi'nin ve Milli Avami Partisinin kurmak istedikleri gibi bir devlet kurmak iste­mişlerdi düşüncesine saplanacaktır. Daha tehlikelisi, bu gö­rüşe varan kimselerin şöyle bir tereddüde, düşünce çıkmazı­na yakalanmaktan kurtulabilmeleri çok zor olacak ve eğer gerçekte adalet ve insaf, müslümanlarla, müslüman olma­yanların ortak ülkesinde ayırımcı bir devlet kurulmamasını gerektiriyorsa, o zaman neden Hz. Peygamber ve Raşid Hali­feler danışma meclisinde müslüman olmayan bir tek kişinin bile yer almadığı, idaresinde müslüman olmayan hiçbir hâkimin, genel valinin, memurun, komutanın bulunmadığı, müslüman olmayanların zimmî yapılarak kendilerine cizye konduğu, kendisinde hakiki İslâm anayasasının ve kanunla­rının uygulandığı ve idari düzeninin politikasını belirlemede hiçbir gayr-i müslimin dahlinin olmadığı ayırımcı bir devlet idaresi kurmuştu diyecektir. Nihayet, hangi delille bu ada­let kabul edilecek? İ'layi kelimetullah'm başta gelen yolu mu, yoksa tercih edilen yolu mu? Bizim için Hz. peygam-ber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in ve Raşid Halifelerin kurduğu devlet mi, yok­sa Mevlânâ Hüseyin Ahrned'in "Nakş-ı Hayat"ta örnek ola­rak ileri sürdüğü Moğol devleti mi ölçü olacaktır?

 

İşte sizin benden üzerinde durmamamı ve kendileri hak­kında susmamı istediğiniz sözler bunlardır. Tek başınıza bu­lunduğunuz bir sırada, sadece Allah için, kendi vicdanınız­dan sizin benden istediğiniz bu şey gerçekten hakkaniyete uygun mudur diye sormanızı istiyorum. Bu isteğinizde din ve dinin menfaatine göre, hocanızın ve grubunuzun durumu si­ze daha kıymetli olmadı mı? İleri sürdüğünüz sebepler ve de­lillerden hiçbirinde bizzat kendiniz bir ağırlık, ölçülülük bu­luyor musunuz?

 

Medenî Hazretleri öldüğüne göre, böyle sözler söylemeniz yersizdi diyorsunuz. Fakat bu, ancak anlatılan zâtın kişisel kusurları üzerinde söz söylenirse doğru olur. Böyle bir sözü kim söylerse söylesin, onu kötülemekte size ben de katılırım. Ama dini veya içtimai meselelerde bir kimsenin görüşleri üzerinde bir şey söylememek için onun ölmüş olması bir delil ve sebep olamaz. Şüphesiz o ölmüştür, ama onun düşünceleri yayıldığı biçimde durmaktadır, duracaktır da. Hem de in­sanların düşüncesine tesir etmeye devam edecektir. Bu gö­rüşler üzerinde, onu ileri süren kimse bu dünyadan göçüp gitmiştir diye delil göstererek inceleme yapmayı, doğru ve yanlışını tartışmayı yersiz görürseniz -kaldı ki durum Hüse­yin Ahmed Medenî'ye özgü değildir-, o zaman vefat eden kimselerin yaptıkları hizmetleri anlatmamamız ve geçmişte yaşamış insanların yanlış düşüncelerinin yayılmasına da kapıları açık tutmamız gerekir.

 

Merhum Mevlânâ'nın sözleri ile ilgili olarak sizden cevap bekleyen kimsenin sorularına cevap vermek zorunda değil­diniz, ona cevap vermenize ne gerek vardı, diyorsunuz. Size sorarım: Eğer Mevlânâ Hüseyin Ahmed'den başka bir kim­senin hak yoldan saptıran yanlış düşüncelerinden dolayı pe­rişan olan biri benden bilgi isteseydi, ben de ona verdiğim ce­vapta o düşünceleri reddedip, onu ve diğer insanları o yanlış düşüncelerden kurtarmaya çalışmış olsaydım, o zaman da siz bana şu söylediğiniz sözleri söyler miydiniz? Bu sorumun cevabını bana verme yerine, kendi vicdanınıza veriniz. Bu özel meselede, genel kurallara aykırı olarak tercih ettiğiniz farklı hareket tarzının asıl etkeni hangi duygudur, bir düşü­nünüz. Acaba o, Allah için ve Allah yolunda hoş bir duygu mudur, yoksa Allah'ın tertemiz dinine göre hiçbir zaman hoş olmayan bir grupçuluğun, kendi taraftarlığının ayıbına far­kına varmadan katılmak" mıdır?

 

Sizin bir deliliniz de, Medenî Hazretlerinin sevgi ve saygı­sının bütün alimlerin ve dindar tabakanın kalbinin derinlik­lerine yerleşmiş olması hasebiyle, onun düşüncelerini tenkit etmek bu insanlara ağır geleceğinden benim bu işi yapma­mam gerektiğidir. Çünkü, benim tenkidimden dolayı, a in­sanlar beni ve cemaatimi desteklemekten yüzçevireceklerdir. Ben bu sözünüze şu kadarcık bir cevap vermeyi yeterli kabul ediyorum: Benim ve Cemaat-i İslâmi'nin bu davasını, benim ve cemaatimin şahsi bir işi kabul eden ve bir lütuf ola­rak elleri bağlı karşımızda duran herkes büyük günahkârdır. Çünkü, din adına ticaret yapmak ve bu ticaret­te ortak olmak en adi ticarettir. Bundan daha çok zarar etti­ren alış-veriş yoktur. Bugüne kadar bizi bu düşünceyle destekleyen olmuşsa, şimdi o tevbe etmeli ve derhal bu destek­ten elini çekmelidir. Ama eğer biri, bizim bu çalışmamızı ve davamızı sadece Allah için bir din hizmeti kabul ederek des­tekliyorsa, onunla bizim aramızda olan herşey katışıksız hakka bağlılık temeli üzerinde olacaktır. Ne biz ondan hak­ka aykırı bir dilekte bulunabiliriz, ne de o bizden hakka aykırı bir dilekte bulunabilir. Eğer birinin elinde "her kim ki, dini düşünce ve prensiplere karşı ters bir iş yaparsa, onu bertaraf ediniz. Yalnız, bu işi bizim efendilerimizden biri yaparsa ona çıt çıkarmayınız" şeklindeki bir istek için herhangi bir delil ve bu isteği haklı gösterecek herhangi bir ispat tarzı varsa, lütfen bunu ortaya koysun da Kur'an-ı Kerim'de, Hadis'te veya selef-i salihîn'in örneklerinde bu delilin bir değerinin olup olmadığını biz de görelim. Eğer elinde böyle bir delil yoksa, açıkça söyleyelim ki, biz onun bu isteğini kabul etme­ye hazır değiliz. Allah'ın dinine hizmet için bu tür şartlarla bize katılanlar bizim için güçlenme vasıtası değillerdir. Bu türden şartlarla bize katılanlar bizim güçlenmemize değil, zayıflamamıza sebebiyet verirler. Öyle kimseler dünyada hiçbir zaman hakkı ayakta tutamazlar. O tür insanların hepsi birden bizi desteklemekten el çekmiş olurlarsa, Al­lah'a şükrederiz.

 

Siz, tekrar tekrar, benim Medenî Hazretlerinin ifadeleri­ni tenkitte çok ağır ve kırıcı bir üslup kullanmamdan şikayet ediyor, çok alt seviyeye indiğimi ileri sürüyorsunuz. Kabul etmek gerekir ki, böyle durumlarda her bağlı insanın kırgın­lığı mutlaka olur. Çünkü, çok sevdiği bir zâtın düşünceleri, görüşleri reddedilmiştir. Bu şey kendi başına üzücüdür. Bu bakımdan, eğer siz bu durumdan şikayet ederseniz, ben onu telafi edemem. Ama eğer bunun dışında benim yazılarımda gözünüze çarpan, herkes tarafından bilindiği ölçüde gerçek­ten kırıcı denebilecek birşey varsa, gösterirseniz, özür dile­mekte zerre kadar tereddüt etmem. Bu konuda şunu iyice anlayınız ki, büyükleriniz hakkında talebe ve mürid ağzı kullanmak şüphesiz sizler için doğrudur ve öyle yapmanız da gerekir. Ama dünyadaki herkesin sizin büyükleriniz kar­şısında talebelerinin ve müridlerinin yaptığı gibi acz ve edeple kafayı yere eğmelerini isteyemezsiniz. Siz, kendi zümreniz arasında diğer zümrelerin büyükleriyle ihtilafa düştüğünüzde kullandığınız en iyi üslupları ölçü kabul edip bakınız da şikayet ettiğiniz o iki yazımdaki üslup hakikaten şikayet edilecek derecede midir, görünüz.

 

Siz, kinayeli olarak, benim Mevlânâ Hüseyin Ahmed'in kitabından ibareler nakletmekte ve onlardan bir takım so­nuçlar çıkarmakta, bazı hocaefendilerin bana karşı davran­dıkları gibi davrandığımı ima ediyorsunuz. Sizin bu hatırlat­manızdan sonra, bir kere daha "Nakş-ı Hayat"ı okuyarak, gerçekten ben öyle sözü saptıran bir ifade kullandım mı diye iyice inceleyip, baktım. Ama Allah şahit ki, öyle bir şey göre­medim. Eğer açıkça bana gösterir de üstadın hangi sözlerini tahrif ettiğimi bildirirseniz, size minnettar olurum. Onun sözlerinden anlaşılan mânâdan başka bir mânâ çıkarttığı­mı, bir yakıştırma yaptığımı ispat ederseniz, hatamı kabul etmekte ve özür dilemekte zerre kadar tereddüt etmem.

 

Üstadın o ifadelerini tenkitte intikam duygusuyla hare­ket ettiğimi düşündüğünüzü de söylüyorsunuz. Böyle bir su-i zanda bulunuyorsanız, bulununuz. Ama Allah katında, baş­kalarının zan ve düşüncesinden dolayı değil, kendi zan ve ni­yetinizden dolayı sorgulanacaksınız. Bana göre, din adına kişisel sevgi veya nefret için yahut nefsânî duygular veya maksatlar için bir iş yapmak, en adi sahtekârlıktır. Bundan ben Allah'a sığınırım. Gerçek şu ki, Mevlânâ Hüseyin ve onun idaresi altındaki Diyobend İslâm Külliyesinin siyase­tini, özel bir eğitim yuvası olarak, senelerdir takip ediyorum. Takip edilen siyasetin yanlışlığına bütün kalbimle inandım ve bu yanlışlığı da her yerde söyledim. Diyobend Külliyesi'nin bu siyaseti destekleme uğrunda yaptığı İslâm'a ve İslâm tarihine ait yorumlar bana göre son derece yanlış, İslâm ve müslümanlar için son derece zararlıdır. Benim ke­sin görüşüm, iyice araştırıp inceleyip vardığım kanaatim, hiç tereddüt göstermediğim düşüncem şu ki: İngiliz dönemi­nin başlaması üzerine Sir Seyyid Ahmed Şehid'in okulunun aldığı yeri ne talihsizliktir ki, hindu döneminin gelmesi ile Diyobend'in Hüseyin Ahmed Külliyesi almıştır. Hatta, çok daha yazıklar olsun ki, ondan daha da ileri giderek hindularla aynı çizgide yer almıştır. Bu kanaatimin temelini oluşturan şey, sadece "Nakş-ı Hayat"ın bir kaç cümlesi değil; o kül­liyenin on beş-yirmi senelik mazisinde ortaya koyduğu dav­ranışları, hareketleri, işleridir.

 

Ahmed Medenî'nin bazı hürmetkarlarının, soruyu soran kişinin tamamen hayâli olduğu, bu tarzla o tür cevapların yayılmasına imkân hazırlandığı kanaatinde bulunduklarını da yazmışsınız. Diğer bir ifade ile, onlar şunu demek istiyor­lar: Aslında hiçbir kimse bana Ahmed Medenînin sözleri hakkında hiçbir mektup yazmadı. Ben kendiliğimden, ona saldırayım diye, böyle bir mektubu ve yazışmayı icad ettim. Bir gerçek olarak bunun cevabı, mektup ve yazışmanın aslı­nın yazıhanemde muhafaza edildiği ve mektubu yazan zâtın da Hindistan'da bulunup, hayatta olduğudur. Ne zaman is­terseniz, o mektupları görebilir, yazanın kendisinden de onu tasdik ettirebilirsiniz. Böyle bir zannın ahlâkî yönüne gelin­ce: Böyle bir düşünceyi kendi kendine ortaya çıkaranlar, ka­falarım önlerine eğerek düşünsünler ve Merhum Mevlânâ Hüseyin Ahmed'in sohbetinin feyziyle elde ettikleri nefis arınmasını ve ahlâk terbiyesini muhakeme etsinler.

 

Kendi zümrenizin insanları meselesinde gelince: Onların duygulan o kadar hassas, o kadar nazik ki, açık hatalarına rağmen hiçbir tenkide tahammül edecek durumda değiller, ama başkalarının din ve ahlâkına yapılan her hücum, onlara göre tamamen mubahtır. Hatta, kendi içlerinden hayâli bir suçlama düzenleyerek, karşılarındakinin başına sarabilir­ler. Daha başka ben ne diyeyim. Allah o zatlara hakiki takvayı lütfetsin, ki o takva sebebiyle insan, ağzından bir söz çıkarmadan önce Allah'a ne cevap vereceğini düşünür. 


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 47
Toplam 98854
En Çok 855
Ortalama 234