SÛRET (RESİM) - ŞEYHU`L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

03-11-2019

SÛRET (RESİM) - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

 

Avrupalılar’la münasebeti sıklaştırmağa başladığımız zamanlardan beri onlardan iktibas edebildiğimiz birkaç iyi şeye mukâbil taklit ettiğimiz yüzlerce kötü şeyden biri de canlı varlıkların sûretleri hakkındaki mübalâtsızlığımızdır. Hattâ bu mübalâtsızlık tabiri; şu hasbihalimizin, her hususta Avrupalılara tâbi olmayı yegane kurtuluş çâresi bilen müfrit taraftarlarla değil de, bu hususta oldukça mûtedil davranan kimselerle farzedildiğine göre, kâfi sayılabilir. Eğer hasbihalimiz -bu sefer daha doğrusu şikayetimiz- birinci zümre ile olsa, mübalâtsızlık yerine "özenme" ve "perestiş" tâbirlerini kullanmamız lâzım gelir.

Bir adamın canlı varlıkların sûretlerini imal ve resmetmesine yahut yanında bulundurmasına İslâm Şeriatı’nın hoş bir nazarla bakmadığı malûmdur. Bu bahis hakkında evvelce arzettiğimiz mecburiyetler yüzünden önce bazı nakli deliller serdedeceğiz. Ondan sonra akli tahlillere geçeceğiz. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor:

"Ahirette en şiddetli azâb müstehak olanlar, bir peygamberin katili veya bir peygamberin öldürdüğü, yahut ana babasından birinin katili olanlara, canlı varlıkların sûretini yapanlar, bir de ilminden istifâde edilmeyen âlimlerdir."

İzah: Bir âlimin ilminden istifade edilmemesi, iyliği emretmek ve kötülükten vaz geçirmek vazifesini ifâ etmemesi yahut malûmatını neşr ve tâlim etmekten sakınması ve ilmini gizlemesi sûretiyle olur. Binaenaleyh hadis-i şerif’in bu noktası hak uğrunda cihad, ilim ve marifeti tebliğ ve neşretme gibi hususlarda Peygambere hâs yücelerin yücesi bir takdiri ihtiva etmektedir. İşte böyle her bir cümlesi bir cild kitabın hikmet ve inceliklerinden fazlasını toplamış bulunan hadis-i şerifleri bilenler Dr. Abdullah Cevdet habisinin büyük alkışlarla tercüme ettiği "Tarih-i İslâmiyet" Müellifi Dr. Dozi’nin Peygamberimizi uzun boylu söz söylemek iktidarından mahrumiyetle itham eylemesine karşı; "Fakat hakikat şudurki, (yalnız maddi) gözler kör olmaz, fakat asıl, sinelerin içindeki kalbler kör olur." (Hac, 40) Âyet-i Kerimesini okuyarak böyle müellif ve mütercimlerin eserlerini mütalaa ederken onların çehrelerine tükürmek ihtiyacını hissederler.

Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar: "Bir adam bir sûret, bir canlı varlığın sûretini tasvir ederse o sûrete can verinceye kadar Allah tarafından kendisine azâb olunur. Lâkin bir insanın, yaptığı sûrete can vermesi ilelebed kâbil olamayacağından, azâbı da ebedi olması lâzım gelir." Bu gibi mevzularda ebediyetin, uzun müddetten kinaye olduğu muharrer şer’i kâideler  iktizasından olmak üzere erbabının malûmudur.

Resûl-u Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar: "Kıyâmet gününde cehennemden müthiş bir boyun uzar. Bu boynun, bu kafanın her tarafa bakarak dehşet saçan iki gözü, gâyet hassas iki kulağı ve söylediği yıldırım gibi kelimelerle dinleyenleri şaşkına çevirecek bir de lisanı vardır. İşte bu lisaniyle der ki: Ben üç sınıf insana azab ile memurum. Ne kadar mütemerrid, cebbar varsa, Cenab-ı Hakka ne kadar şirk koşanlar varsa ve bir de sûret yapanlar..."

Resulû-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar: "Bütün sûret yapanların yeri cehennemdir. Orada sûret yapanın her yaptığı sûret için bir şahıs yaratılarak kendisine işkence eder."

Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar: "Kıyamet gününde en şiddetli azâba düçâr olacak olanlar, Allah’ın hâlikiyet sıfatını taklit edenlerdir. Böyleleri hakkında Cenab-ı Hak buyurur ki, benim yaradışım gibi yaratmağa kalkışanlar kadar zâlim, haddini bilmez kimseler yoktur."

İzah: "Ressamlardan  hiçbir fert Cenab-ı Hakk’ın yaratıcılık sıfatını taklit maksadiyle san’at icra etmez. Binaenaleyh bu Hadis-i Şerif’in onlara şumûl ve alâkası yoktur."  denilemez. Çünkü sûret yapanlardan hiçbir ferdin Allah-ü Teala Hazretleri ile yaratmak müsabakasına çıkması ihtimali olmadığı Peygamberimizce de mâlûmdur. Ancak bu hareketin ne niyetle olursa olsun yaratmak gibi telâkki edilecek ve o derecede yaratmaya özenmiş sayılacak demek isteniliyor.

Yine Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar: "Şu sûret ve resimlerin sahipleri, tasvir edicileri kıyâet gününde azap çekerler ve kendilerine mahlûkatınıza can verin bakalım denilir."

Resl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: "Melekler (amelleri yazmağa memur olanlardan başka) içerinde köpek veya sûret bulunan odaya giremezler."

Sûret bahsine dâir olan deliller şu saydıklarımdan ibâret değildir. Daha pek çoktur. Sonra bu bahiste tasvir fiili ile sûreti evde bulundurmak arasında fark vardır. Hadis-i Şeriflerden de anlaşıldığı veçhile birincisi memnuniyetçe ikincisinden şiddetlidir. Hattâ bunu büyük günahlardan addedenler de olmuştur. İkincisi ise kerahat-i tahrimiye ile mekruhtur.

Bir de sûretin cisim şekline sokulan ile resimlendirilmişi müsâvidir. Birçoklarının zannettikleri gibi memnûniyet; cisim şekli verilene münhasır değildir.

Sûretin namaz üzerinde de bir tesiri vardır. Namaz kılanın karşısında, yahut sağında, yahut solunda, yahut üst tarafında bulunan sûretler namazına harama yakın bir kerâhet irâs eder. Arkada veya yerde (secde edilecek yere gelmemek şartıyla) bulunanlarla, men edilmiş yerlerden birinde bulunduğu halde üzerleri birşey ile örtülmüş bulunan sûretlerin namaza zararı olmaz.

Şurasını da söyleyelim ki; meskukât (paralar) üzerinde bulunan yahut âzâsı seçilemeyecek derecede küçük olan sûretlerle âzâsından bazısı eksik, ama sûreti hakikat farz edince o noksan ile yaşaması kâbil olmayacak derecede eksik olan sûretler muaftır. Şu noktanın namaza, namaz kılana âid olan ciheti fıkıh kitaplarının namaz bahsinde zikredilmiş olduğu gibi, namaz haricine âid olan ciheti de "Tarikat-i Muhammediye Şerhi"nde tasrih edilmiştir. Bu tafsilâta nazaran belden yukarı alınan fotoğrafların câiz olması lâzım gelir. Çünkü belden aşağısı kesilen insanın yaşaması kâbil değildir. Bu itibarla zaten bu derecede âzâsı nâkıs olan sûretler canlı varlık sûreti tabirine bile uymayacağı cihetle esas bahisten dahi hâriç kalabilirler.

"Kuyuya girmenin mümkün olmadığı bir yerin etrafında dolaşan içine düşme tehlikesine  yaklaşmıştır" fehvası üzere, arzettiğimiz şekillerle tahdid olunan müsaadeler, cevazlar birçok suistimaller ihtimâline mâruz bulunduğundan son derecede şayân-ı dikkattir. Yarım fotoğrafla başlanan iş, biraz sonra bütünleşir. Bu, güzel san’at şekil ve nâmiyle başlayın ressamlığın, fotoğrafcılığın çarşıda, pazarda çıplak kadın resimleri teşhirine vâsıta olmak üzere bir şenâat derekesine düşeceği hatıra gelir miydi? Onun için şu yarım fotoğraf meselesindeki şer’i müsaadeyi bendeniz de büyük bir korku ve dikkatle nazarlara arzediyorum. Daha doğrusu zamanımızın ruhi ahvalini düşünen basiret sahipleri, bence bugün şu müsaadeden bilistifade yarım fotoğraflarını teşhire cesâret edemezler. Çünkü şimdiye kadar bu yolda fotoğraflarını aldıranların şer’i cevaza uyarak aldırmış olmaları fikrinde bulunacak kadar bezl ve israf edilecek hüsn-ü zanna sahip olmadığını maattessüf itiraf ederim. Bendenizin zan ve tahminince bu işler yeni bir görenek, şer’i kayıdlarla bağlılık hususunda, yavaş yavaş ilerleyen bir dikkatsizlik havası içinde vukû bulmakta olduğundan bu gibi işlerin, dinin müsaadesi hududu dahilinde kalan kısımları da şüphe çekecek bir nazar altında kalmaktan kurtulmayacaktır. Bir de meselâ bu gün az çok şer’i fetvâ alınabilecek kimselerden biri, yarım fotoğrafını umuma teşhir etse, zamanın arzettiğim ruhi ahvâli ve şer’i malumâtca yaygın, müzminleşmiş bir cehalet içinde bulunması hasebiyle bunun yarımlığı ve sâir vasıfları nazar-ı dikkate alınmayarak derhal bir nümûne ve bir kötü vesileye müncer olur. Amma farzedelim ki, şer’i meselesi de beraber öğretilmiş, benim bugün yaptığım gibi gazete ile ilân edilmiş olsun. Fakat mes’eleyi öğrenmek hevesinde bulunan bin kişi olursa fotoğrafı tetkiksiz, düşünmeden kabul eden yüz bin kişi çıkar.

Canlı varlıklara mahsus olan sûret ve temsiller yapmak ve evlerde bulundurmak hakkında şekil ve yerlerine göre dinen terettüp eden hükümleri nakli delilleriyle beyan ve izah ettik.

Şimdi ise, İslâm Dini’nde temsillere karşı bir nev’i sakındırcı bir durum mevcut olduğu halde şu kayıtlamanın akıl ve hikmet nazarında takdir olunabilecek bir lüzuma istinad etmiş olmaması gibi sonradan ortaya çıkmış bazı fikirler üzerine düşündüklerimizi söyleyeceğiz:

Temsiller hakkındaki dini tahdidlerin lüzûmsuz olduğu görüşünde bulunanlar var, demiş oluyoruz. Evet bu meselede itirazcıların iddiaları "faiz" ve "sigorta" meselelerinde olduğu gibi beşeri ihtiyaçlar derecesine çıkamayıp bunun ne mahzuru olabilir, ne zararı var, şeklinde olması lâzım gelir. Yoksa sûret ve temsillere taraftar olanlar katiyen bunun için makul bir fâide beyan edemezler.

Meselâ elli yaşındaki bir adamın on yaşında iken alınmış olan bir fotoğrafını ara sıra konulmuş bulunduğu mûtenâ mevkiden çıkararak ziyâret etmesi çocukcasına bir iş, garip bir meşguliyet; yahut yirmibeş yaşında çekilen fotoğrafını karşısına alarak beş dakika delikanlılık çağı ile yaşaması, gençliğinin iâdesi kadar bâtıl bir hayal değil midir? Bu geçmiş manzaradan fâniliğini idrak etmesi ise kâmil bir adamın câhil bir kimseden irşad olmağa kalkışması kadar gülünçtür... Çünkü ibret almasını bilen bir kimsenin her an âlemin fâniliğine dâir tesâdüf edeceği bunca bâriz delillere nisbetle bu, pek âciz ve zâif kalır. Böyle bir delile ihtiyaç duyulması cidden şaşılacak şeydir.

Sonra bir adamın öldükten sonra resminin saklanması elbette isminin anılması gibi iftihar edilecek birşey olamaz. Yine böylece bir insan için geçmişlerinden birinin veya uzakta bulunan bir sevdiğinin fotoğrafını saklamakta sahiplerine ait hiç bir hürmet ve saklayan hakkında da hasretten başka bir menfaat tasavvur edilemez. Onun için "ben ihtiram olsun diye falan zatın fotoğrafını muhafaza ediyorum." denildiği zaman dikkat olunursa ihtiram vazifesi fotoğrafın muhafazasıyla değil, bu sözle ifâde edilmiş olur...

Ölülerden veya dirilerden her kim hakkında bir hürmet hissi besleniyorsa, bu hususta hak ve vazifelere fiilen riâyet olunmayarak sittin sene bir fotoğraf karşısında perestiş edilse, o fotoğrafın bundan birşey anlamak ihtimali yoktur.

Fotoğrafın mühim fâidelerinden olmak üzere ortaya atılabilecek bir husus daha var: Hükümetlerin nazar-ı dikkatlerinden kaçan bir takım cânilerin yakalanması hususunda onların ele geçen fotoğraflarından istifade ediliyor. Evet, lâkin bu fâide zikredilen fotoğrafların ele geçmesi gibi tesadüfün lütfuna kalmış olan bir şeye bağlı olduktan başka, halka fotoğraflarını aldırmak tavsiyesi esnasında gösterilecek fâide fotoğraf sahiplerinin kendilerine âid olmak lâzım geleceği için fotoğrafın fâidesi hakkında zikrolunan delil ile iddiacı arasındaki garip bir irtibat peydah etmiş olur!.. Hükümetler bazı cürüm sahiplerini serbest bırakırken ileride bu gibi bir fiilin tekerrür ihtimaline binaen fotoğraflarını aldıktan sonra tahliye etmek lüzum ve zarûretlerini hissederlerse bu durum "Zaruretler mahzurlu şeyleri mübah kılar" hükmüne girer.

Gelelim halefler için tarihî vesika yerine geçmek üzere öteye beriye rekz olunan heykellere.. Bunlar hiç bir vakit zengin bir tarihi kaynak sayılacak tafsilatı ihtiva edemezler. Bu hususta ancak bir takım vak’a kahramanlarının şahıslarını tanıtmak fâidesi kalır ki, bu gâyenin yazı ile tesbit edilen miktarından fazlasına hiç hâcet olmadığı gibi bu tesbit usûlünün, yazı ile tesbit şekli kadar umûmileşmeye kabiliyeti de yoktur.

Mezkûr heykeller, yaşadıkları esnada güzide hizmetleri geçmiş olan mümtaz kimselerin hatırlanmasına vesile olacak sûrette haklarında ebedî birer ihtiram nişanı olması gelecek nesiller için mücesem ve muhteşem bir takım teşvik nümûnesi halinde bulunması mülahazaları da doğru değildir. Hattâ İslâm Dini, bunları tasvir nokta-i nazarından başka, fâidesiz sarf ve beyhûde masraf olmaları cihetiyle de men eder. Çünkü heykellerin yerine o gibi yüksek zatların adına nisbet edilen bir takım hayrat ve iylikler yapılırsa bu yüzden Dünya’daki insanlar müstefit olacağı gibi sevâbından da işaret edilen kimseler istifade etmekle gerek hatırlatma ve gerek ihtiram vazifesini yerine getirme maksatları daha ciddi, daha iktisadi bir sûrette hâsıl olur. Sonra ölülerden, dirilerden kimseye zerre kadar faydası olmayan bu ruhsuz heykellerin, bu cansız temsillerin ibret alacak gözlere karşı hakiki bir fayda ve mânâyı teşviki tazammun edemeyeceği şüphesizdir. İnsanların mizacında bu gibi şeylere daha ziyade kapılmak, meclûb olmak hassası vardır.  Ama yine bu kapılmak tâbiri gaflete düşmek ve aldanmak mânâlarını gösterir ki, İslâm Dini ise insanları sathi görüşe alıştırmamak, iğfal edilemez bir hale getirmek vazifesini uhdesine almıştır. "İnsanın ebnâ-yı cinsi arasında mertebesi o kadar yükseliyor ki; öldükten sonra nâmına heykel dikiyorlar. İşte bu büyük mükâfata nâil olmak için ben de çalışayım çabalıyayım" denilecek... Denilecek ama bu mükâfattan ne çıkar? Kim istifâde eder? Eğer maksad isminin bâki kalması ise bunun, arzettiğimiz gibi bir takım faydalı eserlerle elde edilmesi daha münâsip olmaz mı? Sonra, İslâmiyet’te isminin bâki kalması mes’elesi de meşrû ve doğru maksatlardan değildir. İslâm Âleminde karşılıksız mesai denildiği zaman bu meyandan şan ve şöhret arzusundan uzak kalma mecburiyeti ifade edilmiştir. Meselâ; şan ve şöhret elde etmek için cihad eden, mücâhid, Allah için İslâmi vazifesini ifâ etmiş olmaz. Bahsimizin tahammülü olsaydı bütün bunların esbab-ı mûcibelerini de izah ederdik.

Bir de herkes tarafından kabul edilmiş apaçık şeylerden olması lâzım geleceği üzere kalblerde gelip geçmiş büyüklerin mevkileri, heykellerinin azamet ve ihtişamı nisbetinde olmayıp, hizmetlerinin, muvaffakiyetlerinin derecesine göredir. Meselâ Ömer-ül Faruk’un nâmına bir heykel dikilmemiş olması bugün Cihan Medeniyetine karşı şanlı icraatına zerre kadar bir eksiklik irâs edebilir mi? Sonra İslâmiyete göre, daha yukarıya doğru, bilfarz Resûl-ü Ekrem Efendimiz Hazretleri için bir heykel, bir sûret dikmek bir hürmet değil, bilakis son derece edep dışı bir cür’et addedilir. Nitekim İsa Aleyhisselâm'ın rastgele duvara nakşolunan resimlerinin nakşediliş şekline karşı esef duymamak kâbil değildir.

Yüce nebilerin resimlerinden sonra nöbet bütün şekil ve sûretlerden münezzeh bulunan Hâlık Teala Hazretlerine mi gelecek?.. Ne hâcet!.. Hristiyanlık Âlemi’nde çoktan gelmiştir bile. "İlim ve Din Mücadelesi" Müellifi Müellim Draper, Kur’an-ı Kerim’de bulunan; "O rahman olan (Allah) arşa istiva etmiştir." (Taha, 5) "Ancak Rabbinin vechi bâki kalacaktır." (Rahman, 27) "Allah'ın eli onların eli üzerindedir." (Fetih, 10) gibi bazı müteşâbih âyetlere istinâden Müslümanlar’a Vâcib Teâlâ hakkında hâşâ bir şekillendirme fikri isnad etmiştir. Halbuki adı geçen muallim, hiçbir yerde Müslümanlık nâmına, hattâ son zamanlarda Avrupa’dan sirayet eden tasvire alâka dolayısıyla olsun hâşâ Cenab-ı Hakk’a âid bir sûret görmüş veya işitmiş midir? Yukarıda zikredilen âyetlere gelince onlardaki yüksek i’câzı henüz muallim cenabları takdir edemezler. Bu gibi Âyât-ı Şerife hakkında mânâsına nüfuz etme beşeriyetin idrâki fevkinde ve murad-ı ilâhi her neden ibâret ise öylece aynen ve te’vilsiz itikat edilmesi, yahut Arapça’nın belâgat kaidelerine ve kesinleşmiş İslâmi kâideler dâiresinde te’vil olunması gibi iki görüş vardır. Sonra Allah-u Teâlâ hakkında bu gibi tabirler kendi ilâhi zâtı tarafından varid olan kelimelere münhasır kalması lâzım gelerek bunlara kıyâsen hiçbir kimse tarafından hiçbir te’vile itimat ve emsaline cesâret olunamayacaktır.

Fotoğraf meselesinde benim kendime mahsus bir hissim vardır. Bunda insanların izzet-i nefsine, vakalarına münâfi bir hal, gizli âdi bir mânâ anlıyorum. Meselâ, kendim fotoğrafımı aldırmak faraziyesine karşı tab’ımda çirkin görme hissi buluyorum; fotoğraf benim bir temsilim olduğuna nazaran bunu, dost ve düşmanın ellerine tevdi etmekten hissim beni uzak durmağa sevk ediyor. Benim lâubali olamayacağım insanlarla resmimin lâubali olmasına bir türlü gönlüm razı olmuyor. Faraza fotoğrafımı eline geçiren bir adam, beni sevmeyenlerden olduğu cihetle tahkir ederse... diyorum. Ama bundan ne hasıl olur? Fotoğrafım böyle şeylerden müteessir olması tasavvur edilemez, denilememeli. Çünkü aksi şekilde fotoğraf hakkında hürmetin sahibine âid olduğu farzediliyor ya!... Daha doğrusu ben resmimin rastgelen bir ihtiram hissine muhatap olması sûretiyle de bir takım tâyin edemeyeceğim insanlarla teklifsiz, lâubali bir halde bulunmaktan çekiniyorum.

Hâsılı insanın gölgesi ancak kendisine tâbi olması lâzım geleceğinden benim gölgemin, temsilimin kim bilir kimlerin meyillerine tâbi olarak ne gibi muamelelere hedef olacağını tâyin edemeyeceğim bir halde bulunmasını tecviz edemiyorum. Ve benden ayrılan resmimin hürriyeti ortadan kaldırılmış olmasını benim hürriyet hukukumun ihlal edilmesine benzetiyorum. Ve işte bu hissiyat iledir ki; muhterem bir adamın sûretini yapmak, hürmeti ihlal eden ve o zâtın kendiliğinden böyle bir şeye muvafakatı bir hafiflik eseri oluyor. Meselâ bazı dükkanların camekânlarında bir çok eşraf ve büyüklerin fotoğraflarını teşhir edilmiş görüyorsunuz. İşte bunlar para ile satın alınmış bir takım insan modelleridir ki, kendi kendilerinin hürriyet haklarına sahip olamayarak mâliklerinin, mutasarrıflarının koyduğu yerde, istediği vaziyette durmağa mahkum bulunuyorlar. Tıpkı sarhoşluk ve hastalık tesiriyle farkında olmadan bir yerde kalmış insanlar gibi ki, hiç bir vakitte bu insanlar kendilerine geldikten sonra geçirdikleri hallerden dolayı ya nefrete şayân veyahut merhamete muhtaç addedilmekten yakalarını kurtaramazlar.

Mâhir ressamların san’at eseri ve marifetleri bulunan ekseriyetle sûret ve temsilleri ihtiva eden tablolara karşı da kıymet bilirlik nam ve ünvaniyle  nev’i vardır ve bu hal medeni itiyatlardan, zevk sahibi olmanın icaplaından olmak üzere o kadar teessüs etmiş ve umûmileşmiştir ki; "şimdi bunlara karşı da acaba ne diyecek, nasıl terkitlerde bulunacak" diye bir çok okuyucularımın istihfaf ve istihzaya hazırlanacaklarından eminim. Fakat onlar da emin olsunlar ki, evvelâ beşerriyatın menfaat ve faziletlerini herkesten ziyade takdir eden, lâkin ciddiyet ve hakikat üzerine müüesses olan İslâm Medeniyeti böyle alâyişlere, böyle mâlâyanilere karşı o kadar çılgıncasına alaka gösterrmez. Buna misal olarak tarihi Sadr-ı İslâm vak’alarından birini nakledelim:

Hazret-i Ömer’in (radıyallâhu anhu) zamanında fethedilen beldelerin dahilinde bulunan "Kisra Sarayı" müştemilatı meyânında maddi kıymet ve güzelliği cihetiyle bugün milyonlara, belki milyarlara değişebilen murassa bir halı ganimetler arasında ele geçirilmiş ve Hazret-i Halife tarafından gelen emir ile müslüman gaziler arasında parça parça taksim edilmiştir. İşte bizim güzel san’atın birincilerinden sayılan ressamlık hakkındaki hafife almamız ne kadar cür’etkatlık addedilse bu vak’aya da öylece taaccüp ve teessüf edenler bulunur. Halbuki iyi düşünülünce Hazret-i Ömer’in (radıyallâhu anhu) bu meseledeki azmi, cüretli görüşü ve tedbiri yine kendisine yakışan büyüklerden olduğu anlaşılır. Çünkü zikredilen halının nefasetine karşı biraz meftuniyet, bir nevi kalb zaafı göstererek, kemâl-i ciddiyetle ve elbirliği ile yeni yüksek bir dinin hakimiyetine çalışmakta olan bir kavmin başına erkeklerden ziyade kadınlara yaraşan ve bugün sebep olduğu nihayetsiz masraflarla medeniyet alemini bizâr eden ziynet iptilâ ve alâyiş gâilesini çıkarmamak için öyle yapılması lüzumlu idi. Hususiyle Dünya’yı hiçe sayan Hazret-i Ömer (radıyallâhu anhu) nazarında böyle şeylerin hiç ehemmiyeti yoktur. Eğer bu gibi fazla ihtişamın bir melik için faidesi olsaydı Kisrâ Devleti’nin başından arta kalmazdı. Başlangıçta şöyle bir sözüm geçmişti; "Kur’an-ı Kerim insanların geçim ve muâşeret kanunlarını, ahlâkını, medeniyetini; en ciddi, en nezih, en sade, en umumi, bir sûrette tanzim eder." İşte o cümledeki kayıtların mânâlarına dikkat edildiyse şuracıkta okuyucunun zihnine ısındırmağa çalıştığımız hakikatler daha güzel anlaşılır.

Tabiat levhalarını aynı aynıya tasvir etmek nokta-i nazarından pek büyük bir kıymet ve ehemiyeti haiz olan tablolar ve mesela duvarda gösterilen açık bir oda kapısından içeriye doğru giden vehimli bir adamın gözü, odada bir mangala düşecek gibi bir vaziyet alan çocuk resmine karşı âdetâ bir kaza manzarası müşahade ediyormuşcasına telâşa düşmesi, velhasıl temâşa edeni yanıltan bütün resim hikayeleri pek büyük bir hüner ve marifete delil olmakla beraber maateessüf ciddi ve hakiki bir menfaatleri yoktur. Akıllı bir kimse sadece bir taaccüp ve gariplik duyması mukabilinde o kadar ehemmiyetli noktayı feda edemez. Attığı iğneleri müteselsilen yekdiğerinin gözüne saplamak sûretiyle san’at ortaya koyan bir hüner sahibine mükafat olarak bir zatın bir çuval iğneyi birden ihsan ettiği ve bunu ne yapacak sualine cevaben de kıyamete kadar birbirine geçirsin dediği meşhurdur. İşte o güzel sanatları sevenlerin prestiş  derecesine meftun ve hayranı olduğu tablolarda ışık oyunları ile gözleri ve fikirleri kamaştıran, aldatıcı medeniyetin insana aşıladığı hisler ve sefahetten uzaklaşarak düşünülmek şartıyle iğne hikayesinden farkları yoktur.

Velhasıl bu tablolar katiyyen beşeriyetin doğrudan doğruya ihtiyaç duyduğu şeylerden addolunamazlar. Ama bu gibi yapılmış güzel sanat eserlerini, asli ihtiyaçlarını ziyâdesiyle temin eden servet sahipleri para verir ve insanlar bazan böylece heves ve şehvetleri yolunda masraflar yapmaktan çekinmeyerek buna mâli imkanlarının selâhiyet mükafatı olmak üzere kendilerine kalben lezzet verebilecek güzellik ve ziynetler adını verebilirler diyenler vardır. Halbuki mesela bin lira bedelinde alınan bir tablonun vereceği büyük neş’eye, o meblâğın yarısı ile beşyüz fakiri sevindirmekten gelen hamiyet zevkini ve insaniyeti tercih edemeyen ve diğer yarısını geniş imkanları sayesinde bu gibi hakiki iftihara vesile olacak müessir bir işe muktedir olduğu servetinden istimal etmeyen bir adamın kibarlığına ve aklına şaşması lâzım gelir. Ama bu gibi medeni ihtiyaçlar o gibi insani vazifeleri de ifadan sonra servetin çok fazla olmasıyla elde edilir, denilirse bizim deminki arzettiğimiz kıyasın her ihtimâle karşı kâbil-i tatbik olan kat’i mukayeselerden olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü servet ne kadar fazla olsa yine muâvenet edilecek fukara bulunur ve en sonuncu fakirin memnuniyeti en birinci ziyniyetten çok daha mühim ve lüzumlu olması icab eder.

"Bu sözler doğrudur. Ama insanlar hususiyle servet sâikiyle ziynet ve sefahetten büsbütün mahrum edilemezler. Beşer hayatının buna az çok ihtiyacı vardır. Çünkü insan her vakit ciddi şeylerle meşgul olamaz, bazan da gözünü, gönlünü açacak şeylerle vakit ve naktini sarfedecek; gülecek, eğlenecek ve hattâ oynayacaktır." denilmesi hiç doğru olamaz. Çünkü bunun dâima insanları bu halde görmekten yani görenekten başka delili yoktur. Halbuki yine görenek ve vak’aların delâtiyle insanların akıl, hikmet ve kanun haricinde icrasından uzak kalmadıkları fiilleri güzel kabul edebilir miyiz? Hem beşeriyette sefâhat niçin zaruri olsun? Gece gündüz istirahat bilmeyen zenginler, milyonerler bulunduğu halde sefahate istirahetten daha üstün nazarıyla bakılabilir mi? Halbuki din insanların bilcümle hakiki ihtiyaçlarını karşılamış, büyük hazların hiçbirisinden kendilerini mahrum bırakmamış, men ettiği hal ve iştihâlardan her birinin yerine mübahlardan bir şey ikame eylemişdir.  Bazı memnû yiyeceklere mukabil bunca nefis yiyecekleri, sarhoş edici şeylere karşı diğer leziz meşrubatı tecviz etmiş, fuhşu takbih eylediği halde en güzel kadınla izdivaca selahiyet vermiş, gâyet mahdud bir çerçeve dahiline sıkıştırılan san’at manzalarına kıymet verir ve ayrıca Dünya’nın en geniş, en nefis bir güzel manzaralar mahşeri olan hilkat levhalarını dikkat nazarı önünde bırakmıştır. Fâiz’in emniyet görünüşü altında ibraz eylediği sima-yı meskenete ve kumarın geçici nefsani hazlarla yaldızladığı çirkin çehreye, atfı nazar etmeyip biri tarafından "ticaret"  gibi yüksek bir sevgilinin uzattığı samimi eli kabul eylemiş, tiyatro, gazino ve emsali yerlerden para kazanmak maksadıyla vakit öldürmek gibi iki muhtelif ve gergin hissiyatın, hususi kıymetinden uzak dakikaları arasında elde edilmesine çalışan zevklere mukabil aile bucağında dost akraba arasında sohbet odalarında ilmi ve edebi musâhabelerde bulunan tertemiz zevklerin saadetini tercih etmiştir.

İşte kendini bilen insanı eğlendirmek ve neş’elendirmek için ziyadesiyle kâfi olan şu vasıtalara kanaat etmeyerek başka şekillerde eğlence arayanlardan insana ilelebet yüz karası olacak fiilleri tercih eyleyenler ve bazan mevcut sefâhet nev’ilerinden bıkıp usanarak iç sıkıntısından intihar edenler bulunduğu işitilmiştir.

Evet insanların nefsâni hareketlerden tamamen ayrılmamaları, kusurdan âri bulunmamaları mânâsında doğrudur ve itiyât ile tey’id olunan bu gibi hallerden kurtulmak ve hattâ bu itiyadın hergün okuttuğu gaflet dersi yüzünden bunların, nâkıs insanların işlerinden olduğunu anlamak pek kolay birşey olmadığı herkes tarafından kabul edilmiştir. Ancak yüksek insani mertebelere ulaşmak da tabiatıyle herkese nasip olmayan faziletlerdendir.

Dinimizin en yüksek meziyeti, en kâmil hizmeti ise, biz insanlıktaki o anlaşılmayan kusurları, o tab’an cezbedilmiş olacağımız ayak kaymalarını bildirmiş olmasıdır. O gibi hallerden kendini alamayanlar, dinden çıkmış olamazlar.

İslâmi hükümleri muhakemelerinde şekillendirenlerin ne kadar yanlış garabetlerine ve ne kadar anlayışızlıklarına tesadüf ediyoruz. İnsanların, eğlence, hattâ sefâhat namına hiç bir hareketine, hiçbir zamanda müsaade edilmezse bu hal tabiatüstü bir muhal iş olur, diyorlar. Bu iddia fazla mübalağalıcadır... Arzettiğim gibi görenekten başka delili olmamakla beraber vazifesi iyiye, iyi, fenaya fena demekten ibâret olan şer’i kanun başka türlü ne yapmalıydı? Bunların aklınca, sefahati az olmak şartiyle hoş görmeliydi, demek olacak. Halbuki böyle kanun olmaz. Fenânın azını müsamaha nazarıyla görerek, bir şey’in azlığı ile çokluğunu seçememek  şer’i kanunun yüksek ihâtasına yakışmaz. Kendisi fenalığın azının zararı yok demek nevinden bir hata eseri göstermeyeceği gibi, fikirleri tashih içn bunu böyle söyleyeni de ağırca muâhaze eder. Sonra fenânın, azındaki fenalık dahi i’zan ve takdir edilerek vukubulan kötülüklerin tövbesiz, azının affolunması umulur ve çoğunun affolunması mümkündür. Tövbe ile azının da çoğunun da affı muhakkak bir halde bulunur. İşte görülüyor ki; hükümlerinde oldukça şiddet ve tevehhüm ettikleri Şeriatimizde bilâkis müsâmaha, bolca mevcuttur. Ancak yanlış anlamak cidden reddedilmiştir.

Fırsat düştükçe söylemekten uzak kalmadığımız veçhile şimdi bilmünâsebe yine arz edelim ki; Dinimiz amellerden ziyade itikatlar üzerine müessestir . Hattâ  bir yazının imzası veya bir devletin bandırası kabilinden bazı şiarlar hariç olmak üzere hiç bir fiil, hiçbir günah müslümanı dinden çıkaramaz. İlim ve mânâların tercümanı olmak itibariyle lafız ve ibarelerin de ehemmiyeti vardır. Bu noktalar gözetildikten sonra dinimizce memnû olan herhangi bir cürmü irtikab eylemek büyük günahlardan da olsa kusur itiraf edilmek şartıyla dinsizlik değildir. Yalnız irtikab olunan cürüm, Dinin kâide ve hükümlerinden birini istihfaf veya men edilen şeylerden birini mubah görmek mahiyetinde olmaması lazımdır. Çünkü bu, dini teşkil eden sarhoş olan ve fakat şu haline tasvip nazarıyla bakmayan içkiye müptela kimse, imanını muhafaza eylediği halde, açıktan bir adam ağzına bir damla içki dahi koymaksızın deminki şahsa taraftarlık ederek: "Kabahat mı etmiş?" deyivermekle işbiter.

İşte bu dinde çok bilmek, fikir ve lisanını güzel idâre etmek, en ziyade dikkatli ve uyanık bulunmak işe yarar. Onun içindir ki; bir âlimin Allah nezdinde yetmiş âbid kimseden üstün olduğu, bu dinde bir düstur ve beşeri vazifeleri; "Allah Teâlâya tâzim ve mahlukatına şefkat" ile hülâsa eden Hadis-i Şerif meşhurdur.

Şu tafsilâta binaen dinin yapılması lüzûmlu emirlerine riâyetçe bazı kusurları bulunan adamların meselâ makalelerimize zemin ittihaz ettiğimiz veçhile fâiz alanların, çalgı dinleyenlerin, fotoğraflarını aldıranların, saçını veya boyunu gösteren kadınların bizce, zikri geçen hallerinden uzaklaşmalarından ziyâde, iyi birşey yapmış olmadıklarını anlamaları matlûbdur. Günah işlemiş olmayı çok görerek o günahın makûl ve tabii bir hareket olduğunu isbata kalkışmakla bu defa küfre girmek tevfik ve hidayetten nasibi olmayan bedbahtlara mahsus bir hüsrandır.

Zünnar kuşanmak, gayr-ı müslime mahsus kıyafete girmek, hattâ umumiyetle bilintizam onlara benzemek kabilinden olmakla beraber Şeriat nazarında inkâr emâresi ad ve itibar olunduğu için kalbi tasdiki ihlal eder. Emareye istinaden vâki olacak hüküm zahiridir. Binaenaleyh hakikaten cehd ve inkara delalet etmez tarzındaki te’viller faidesizdir. Çünkü şer’i kanun, o gibi halleri cehd ve inkar yerine kâim olmak üzere telâkkiye karar vermiş ve bu kararı ilan etmiş olduğu için bundan sonra muhalif hareketlerde bulunmak her ne sûretle olursa olsun, bir mânâ ifade eder.

Bahsimizden bir hayli uzaklaşmış olduk ise de şu birkaç cümleyi söylemeden bu ara sözümüze son vermeyeceğiz:

Biraz evvel tasdik ve ikrara zıt olmayan herhangi bir cürüm büyk günahlardan da olsa kusur itiraf edilmek şartıyla afvı kabildir, demiştikç buradaki itiraf Hristiyanlık Âlemi’nde papaza karşı yapılması mutad olan itiraflar kabilinden değildir. İslâm Âleminde Cenab-ı Hak’tan başka hiçbir kimseye günahı diğerine hikaye ve ifşâ eylemek de ikinci bir günah olur ve hattâ bu cihetle işlediği günahı ilan eden fâsikin İslâm hukukunda mevkii hayşi düşüktür. Günah bizce ne kadar gizli tutulursa, o kadar afvı kolaydır. Suçlu olmak üzere tanınan adamlarda, izzet-i nefs ve insani haysiyet kalmayacağı ve bu sûretle itham edilenlerden cemiyet için bir hayır beklenemiyeceği cihetle bu fikir pek yüksek ve tabiidir.

İslâm Dini’nde kul hakları karışmayan günahlar, kalben samimi bir pişmanlık ve ciddi bir azm ile bir anda sanki hiç işlenmemiş hale geliverir. Yalnız bu nedâmet ve pişmanlığın sâir garazlardan doğmayıp sadece Allah korkusuna müstenit olması şarttır!.. Meselâ doğru mülahazalara istinaden veyahut halka karşı haysiyet ve namusu ihlal edici olduğundan dolayı fuhşiyatı terke karar vermek tövbe değildir. Bu noktalara dikkat olunarak halis niyet ve samimiyetle yapılan tövbeler Allah indinde katî 'olarak makbul ve bu hususta hiçbir fert tavassut ve müdâhele selâhiyetini hâiz olamaz. İslâm ÂIemin'de yalnız bu değil, hiçbir vazife papaz ve emsalî bir ruhanî sınıfın varlığına bağlı değildir, Meselâ cenazeyi, usülünu bilen herkes techiz eder ve namazını kıldırabilir. Gerek bunun için ve gerekse câmilerdcnamaz kıldırmak için imam tâyini, işi kolaylaştırmak maksadiyle ittihaz edilen bir örfdur. Yoksa cemattan ehliyet ve malümatı hâiz bulunanlar, hangi sınıfa mensup olurlar' sa olsunlar, bu vazifeyi ifâ edebilirler. Müslümanlar arasında namazlarda sarıklıların (ilmiye sınıfından olanların) imametliği ötedenberi âdet olmakla beraber, İslâm Dininin kabul ettiği bir kisve de bulunduğu halde, ilmî ve dinî ehliyeti fazla olan kimse dinen tercihe şâyândır.

Sûret bahsine dönüyoruz. Bu bahiste şurasını da söyliyelim ki; beşeriyetin aslî hâcet ve hakikî maârifine nisbeten ikinci ve belki üçüncü derecede kalan bu ressamlık ve heykeltraşlık san'atı ile meydana gelebilecek bediî eserlere, insandaki zevk hassalarını okşaması itibariyle medeniyet için mutlaka lâzım ise, bu hususta bir suretin -canlı olduğu farz edildiğine göre yaşayacaktır- âzâsı tam olmamak.

şartiyle tasviri hakkında mevcut olan şer'i müsaadeden ıstifâde etmek mümkündür ki, biz bu müsaadeyi suistimale uğratılmamak ümidine istinaden okuyucularımıza söylemiştik.

Buraya kadar süret ve heykellerin mühim bir fâidesi olmadığını isbat ettik. Gelelim mahzurlarına:

Ruh sâhibi varlıkları tasvir ve tersim eylemek, Vâcib Tealâ Hazretlerinin halikiyet sıfatını taklide cesâret demek olarak daha ziyâde bir şiddet ve umümiyetle memnu olduğu gibi bunları evlerde bulundurmaktaki yasağın hikmeti de putperestliğin doğduğu menbaı tıkamaktan ibâret olmak üzere tahmin olunur. "Bundan sonra süretlere tapacak kadar şaşkın adamlar kalmamıştır. Yahut benim hakkımda  o ihtimâl imkân hâricindedirl... Binaenaleyh memnuniyetin sebebinin yokluğu ile men edilen şeyin de zevâli lâzım gelir" diyerek kendi kendine fetvâ veren bazı  ukalaların, akıl ve idrakini kendi seviyelerinde düşünerel-k mesela birçok eski hurafelerden hala vazgeçirilemeyen kadınlarla, safdil avamın bu yolda müşehade edilen meyillerinden gafil bulunuyorlar. Hele putperestliği men’ tâbiri ile, putperestliğin ihtimalini men’ tâbiri arasındaki farkı anlamıyorlar. Halbuki putperestliğin bugün kendi olmasa bile, ihtimali mevcuttur ve yarın bizzat kendisinin de vâki olmayacağını kimse temin edemez. Sonra bu adamlar kendileri hakkında söyledikleri sözlerle de putperestlik ihtimalini men için vaz’ edilen bir kanunun umümî olması lâzım geleceğini takdir edememiş oluyorlar. Ayrıca şundan da gafil bulunuyorlar ki; bir şer'î hükmün incelenmesi, sebebin hükmün sarahatinden hariç kalan yerlerde cereyanı varsa bunun, oralara da teşmıili maksadiyle ve içtihad rütbesini hâiz olanlar tarafından yapılacak fiili yani fıkıhda " kıyas" nâmını verdiğimiz ameliyatı gerektirir. Yahut hükmü daha kuvvetli bir ehemmiyetle infazcı medâr olmak üzere düşünülecek bir Cihet olup. yoksa bir şer'î hükmü sarih mahallinden iptal edip ayırmak, hiç yokmuş gibi bir hale getirmek için ta'lile kalkışmak hicbir vakit câiz olamaz. Baksanız sarhoşluk veren şeylerin yasaklığının sebebi, sarhoşluk vermek farzedildiğine göre, şaraptan sarhoşluk vermiyecek kadar azı câiz görülebilir mi?

Bir de mukaddimemizde "her hususta emre harfiyyen yapışan hizmetkâr, sebep arayan, mânâ veren hizmetkârdan daha cok makbul olur ve bu sebep arama

keyfiyeti âmir ile memur arasındaki idrak mertebesinin farklılığı nisbetinde tehlikelidir." demişti. O sözümüzün son cümlesini burada biraz izah edelim:

En zeki, en dâhi bir âlimin en câhil ve en gabî bir uşağına karşı verdiği emirlerin uşak tarafından: "Bizim efendinin muradı şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır" tarzında verilecek mânâlara göre icra edilmesi pek garip yanlışlıklar doğurur değil mi? Halbuki Cenab-ı Hak veyahut Resul-i Ekrem ile bizim aramızdaki nisbet, misalde gösterilen nisbet ve mesâfeye de kıyas edilemez. Onun için falan hükmün sebebi şudur diye hüküm veremeyiz. İşte resmin yasaklığının sebebı de yukarıda söylediğimiz şeyden ibâret olması kat'î değildir. Mümkündür ki; ondan başka bir şey olsun!... Daha başka ne olabilir'? derseniz, diğer bir sebeple şiddetle men edilmiş bulunan tasvir san'atının revâcına hizmet etmesi, yâni isyana yardım kabilinden olması cihetini de ileri sürmek mümkündür. Sonra bunun dinen men edilen şeyleri kolaylaştırmağa yardımcı olması ileri sürülemez mi? İslâmiyette kadınların örtünmesinin fuhşa karşı çektiği perdeyi, tasvir serbestisi haylice yıkar ve zarar verebilir. Erkek şahsını görmediği kadının fotoğrafını ele ge' çirmek ve kadın güzelliği, çirkinliği hakkında tamamen kcırar verecek kadar yüzüne bakmağa sıkıldığı bir erkeğin resmi karşısında geniş geniş müşkilini halletmek imkânını bulur.

Resmin memnuiyetinin ta'zim kasdiyle kayıtlanmış olmasını fıkıh kitaplarından telâkki eden bazı güç anlayışlıların yanlışlarının menşei, fakihlerin bahsinde: Temsillerin

namaz kılınan nisbetle mahzurlu bir mevkide, yâni önde veya sağda, solda, yahut yukarda bulunmaması lüzümuna dâir olan sözleri olacaktır.

Bu münasebetle hatırıma geldi: Bazı dikkat sahipler? oruç ve namaz gibi dinî hükümlerimizin sıhhî föidelerinden bahsederler; Cenab-ı Hak tarafındanemredilen bilcümle mükellefiyetler, elbette menfa-atli ve faydalı şeyler olacağı cihetle zikrolunan halde fena değildir. Ancak şurasını nazarı dikkatten ayırmamak lâzımdır ki; biz o şer'i emre kendi maddî menfaatlerimizi ve belki uhrevî menfaatlerimizi düşünerek yapışmış olmayacağız. Biz sadece emrolunduğumuz için ve amirimizin buna en çok lâyık olmasından dolay'ı yapışacağız. Hatta vazife icabı ifa ettiğimiz veya sakındığımız şeyler, Allah'a karşı birer fedakarlık, birer hizmet, külfet ve meşakkat tarzında olacak... Namaz kılmak için yorulacağız. Oruc tutarak zayıflayacağız ve bu ibadetlere alışkanılğımız ikinci bir tabiat halinde icra olunmalarını icab etmiyecek. Velhasıl "Amellerin en faziletlisi meşakkatli olanıdır" Hadîs-i Şerifinin nüktesi mer’î olacak ve kendimiz için olmayan şu çalışma sonunda istifade sağlamış olursak, orası bizce maksud olmayıp sadece mabudumuz'un bizim hizmetimizden kat'iyyen müstağni bulunduğunu ve bu cihet

namaza zarar veren mevkiini tayin etmişlerdir. Nitekim maksatlarını yine kendileri tefsir ediyorlar. Yoksa hakikaten ta'zimi; câiz olmamak yahut alelade namaza zarar vermek şöyle dursun, küfrü icab ettirir.

Velhasıl şer'î hükümlerin sebepleri ve gizli hikmetlerini tereddütsüz tayin ve ihata bizim gibi aciz kişilerin işi bulunmadığını ve böyle yüksek vazifelere karışmanın haddi aşmak olduğunu bilmeliyiz. Özellikle de O'na şükran borçlu olduğumuzu bilmeliyiz.

    Allah'a şükretmek bir nimettir

    Bu da bir şükrü m'ucibtir

    Ben buna nasıl şükrederim

    Şükür de kendi ihsanıdır.

 

Şer'î hükümlerin ta'lili münasebetiyle hatırımıza bir bahis daha geldi ki, onu da kaydetmeden makalemize son veremeyeceğiz. Altın ve gümüşün erkekler hakkındaki adem-i cevazı sebeplerinden olmak üzere kadın gibi süslenmek ve böyle süslü tas parçalarıyle kendisine şeref vermek erkeklik, şanına uygun olmayacağı tarzında bazı mülahazalar dermeyan edildiği zaman, birçok insanların, mesela altın kordonlarını göstererek: "Lakin şu zamanda işte biz bunu sadece saati tutmak için bir bağ, bir zincir diye kullanırız ve bununla ziynetlenmek ve iftihar etmek hatırımıza bile gelmez." dedikleri işitilmiştir ki; bu da insanın pek iyi düşünmeden, kendi hissiyatını hakkıyla tetkik ve tahlil etmeden söylediği sözlerdendir. Çünkü hem altın kordon takınmak, hem de bundaki süs ve iftihar hissini hakîr görmekle süslenmek ve iftiharın dah derin, daha kat kat gizli bir noktasına kadar ilerlenmiş olduğunun farkına varılmıyor demektir.

 

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 238
Toplam 92354
En Çok 670
Ortalama 229