TAADDÜD-İ ZEVCAT (ÇOK EVLİLİK) - ŞEYHU`L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

11-10-2019

TAADDÜD-İ ZEVCAT (ÇOK EVLİLİK) - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ
 

Taaddüd-i zevcat, "Kitap", "Sünnet" ve "İcma-i ümmet" ile meşrudur. Ancak bu meşru taaddüd dörde kadar olmakla kayıtlı ve zevceler arasında adâlet ve eşitliğe riâyetle, şartlıdır. "Matlubunuza uygun olan kadınlardan ikişer, üçer ve dörder evlenin; şâyet icab eden adâlete riâyet edebileceğinizi aklınız mümkün görmezse bir tanesi ile iktifa ediniz" (Nisa, 3) meâlinde olan ayet-i kerime zikrettiğimiz şartları ihtivâ eder.

Bir Hadis-i Şerif’te vârid olmuştur ki: "Bir adamın iki hanımı olup da birine diğerinden fazla meyl ve muhabbet izhar ederse Kıyâmet Gününde (Elcezâ-u min cins-ül amel) fehvası üzere vücudunun bir tarafı çarpık olarak haşrolunur."

Zamanımızda Müslümanlar arasında taaddüd-i zevcatı bir isâbetsiz görüş gibi telâkki eden bazı zayıf akıllılar, kulaklarına uzaktan uzağa oluşan bu adâlet şartını arzularına uygun bir münâkaşa sermâyesi  addederek kadınlar arasında ekseriya tâbir ettkleri veçhile sevgi taksimi ve adâlet tevzii kabil olamıyacağından müslümanlıkta, böyle bir işi muhal olması lâzım gelir ve netice itibariyle İslâm Dininde taaddüd-i zevcat yoktur; mülahazasına müstenid olarak, yokluğa mahkûmdur, derler, yahut demek isterler.

Taaddüt-i zevcata kâil olmayan Avrupa medeniyeti nazarında güya İslâm Dini’ni temize çıkarma perdesi altında öne sürülen bu fikrin biraz muhâkeme ile ne kadar büyük bir gaflet eseri olduğu tebeyyün eder. Düşünülemez mi ki; Kur’an-ı Kerimde "Adâlete riayet şartıyla nikahınız altında müteaddid zevceler bulundurabilirsiniz." buyrulduğu halde, mezkûr şart yerine getirilemeyecek muhâlattan olusa bu beyan Kur’an ve Onun sahibi Cenb-ı Hakk’ın hakimane şanıyla nasıl mütenâsib olur? Kendi kendini nakzeden, balığın kavağa çıkmasına benzer bir şey’e ta’lik olunan bu tebligat ile bir hüküm va’z edilmesi kâbil midir?

İslâm Dini’ni âleme hoş göstermek düşüncesiyle müslümanların kitabına mânâsız, kendi kendini nakzeden bir şey olamaz!..

Husûsiyle ilâhi beyan, bir şart ile bir meşrûtu ihtiva eden bir cümle şeklinde bile değil de ayrı ayrı cümle halindedir. Hattâ bunlardan taaddüdü ifade eden ilk cümle önce, ve başlangıçta adalet şartından uzak olarak itlaki bir tarzda ve bil’akis birliği (bir kadını) emredici olan cümle ise, adâlete riâyet edilememek şartıyla kayıtlı ve tabiat üstü bir hal şeklindedir. Taaddüd-i zevcat, adâletle şartlı iken doğrudan doğruya bu şarta makrun olmamak ve bir kadınla evlilik sûretinde hiçbir şart beklenmezken adaletsizlikle şartlı gösterilmek ve ancak bu vasıta ile taaddüde adâlet şart olduğu anlaşılmak gibi Kur’an üslûbunun iktizası olan açık nüktelere nazarı dikkat atfedenler evvelki fikrin yanlışlığını pek güzel takdir ederler.

Zevceler arasında eşitlik kabil olup olmamak meselesi İslâm âlimlerinin müdekkik nazarlarından hariç mi kalmıştır ki; bunlar, kendi kendilerine belki yüzünden okuyamadıkları Kur’an-ı Kerim’den hüküm çıkarmaya kalkışıyorlar?

İşte Hakim-i Mutlâk Taalâ ve Tekaddes Hazretleri’nin elbette boş söz ve beyhûde olmayarak beyan buyurduğu şart da meşrût da "imkân dahilinde olmak üzere" istenilmiş olan adâlet, kalbî muhabbet gibi gayri ihtiyarî olan bâtınî işler husûsunda değil de ikisine aynı derecede güleryüz göstermek, birine ne alırsa ötekine de almak, birinin yanında ne kadar kalırsa diğerinin yanında da o kadar kalmak gibi zâhiri muamelelerde müsâviliğe riâyetten ibâret olmak üzere tefsir edilmiştir.

Bir Hadis-i Şerifte;  Fahr-i Âlem Efendimiz Hazretleri zevceleri arasında müsâvata ve adâetle muâeleye riâyet ederler ve " Ya Rabbi!.. İşte benim kudretim yettiği kadar müsâvi muâmele husûsunda dikkatli olmaya çalışıyorum; muhabbet-i kalbiye gibi kudretim hâricinde bulunan haller ise ana malûmdur!... buyururlardı.

Ne hâcet! Taaddüd-i zevcatı adâet şartına bağlı olarak emir buyuran Allah Teâla Hazretleri de: "Kadınlar arasında adalet (ve müsavatı tatbik) etmenize ne kadar hırs gösterseniz, asla güç yetiremezsiniz. Bâri (birine) büsbütün meyledip de ötekini (ne dul, ne kocalı bir durumda) askılı gibi bırakmayın." (Nisa, 129) nazm-ı celili ile, zevceler arasında her hususda müsâvi muâmele kabil olmayacağını ve tamamen birine meyledip diğerini dul gibi bırakmak derecelerinde haksızlıklardan sakınmakla mümkün olduğu kadar adâlet ve müsavâata riâyet edildikten sonra daha ilerisinde kocaların mâzur addolunacaklarını beyan buyurmuştur.

Demek ki, İslâm Dini’nde taaddüd-i zevcat ile adâta birbirine zıt göstererek, bu adâlet şartı sayesinde taaddüd-i zevcatın şer’i hükümlerimiz arasından çıkarılmasına çalışanlar ve Avrupa terbiyesini taklid eden pek az bir kadın tâifesi tarafından diğer milyonlarca müslüman kadınların umûmi vekâletlerini taşıyorlarmış gibi fuzûli bir sıfatla arasıra ileri süren iddialara, kadınlarımızın şer’i hukuku nazarıyla bakanlar, Allahın, Peygamberin ve din âlimlerinin sarih beyânatına karşı ne kadar gâfilâne ve câhilâne bir fikir beslemekte olduklarını idrak etmelidirler.

Taaddüt-i zevcat gibi sarahaten Kur’an-ı Kerim’e istinad eden bir şer’i hükme, umûmi sûrette itiraz etmek veya böyle bir itiraza hak vermek müslüman olmakla kabili telif olmayıp Allah’a ve Resûlüne itiraz kuvvetinde bir haddi tecâvüzdür...

"Allaha ve Peygamberlerine muhalefet edenler (yok mu?) onlar şüphesiz ki, en çok zillete düşenlerin içindedir." (Mücâdele, 20) nazm-ı celili icâbınca bu gibi hareketlere cüret edenler "zelil ve perişan" olur.

Bunlar, İslâm Dininin sarih beyânatına ve kat’i hükümlerine ve Müslümanların dini bütün halinde kabul edişlerine karşı bir müstebit ve bir mütecâvizdirler.

Evet, iki kadınla evli olan erkeğin hakkındaki adâletsizliğinden şikâyete yerden göğe kadar hakkı vardır. Böyle bir hakkı herkesten evvel Şeriat ve âlimler müdafaa ederler. Böyle bir kocayı herkesten çok din ve din âlimleri muâheze eder . İşte bir kadının taaddüd-i zevcata müteallik meşrû hukuku böyle olabilir. Yoksa kocasından eşit muamele gören yahut kocasının tek zevcesi olan veyahut evlenmiş bile olmayan kadınlar, daha garibi olmak üzere kocaya varması veya kocasının üzerine evlenmesi tasavvur bile edilmeyen kadınlar taaddüd-ü zevcat gibi şer’i bir hükmü tenkid etmeye katiyen selâhiyetli değildirler. Bu hak, yalnız taaddüd-i zevcatta vazifesine riâyet etmeyen kocanın mağdur hanımına âid şahsi bir haktır. Bununla beraber mezkûr hak, bu koca ve hanım hakkında bile asıl taaddüt-i zevcata değil de onun vasfına yani, kocanın adâletsizliğine taallük eder. Asıl taaddüd ise kat’i bir sûrette tenkid ve şikâyetten masundur.

Şurasını da söyleyelim ki, taaddüd-i zevcatta adâlete riâyet ciheti öyle zannolunduğu gibi İslâm Dini’nde taaddüd-i zevcat mes’elesini ismi var cismi yok bir hâle getirecek kadar değilse de, hayli güç bir iştir. Bunu itiraf ederiz. İşte bu hal taaddüd-i zevcatın mahzurlu tarafını teşkil eylediği halde buna mukabil çok nesil meydana getirmek gibi bir takım büyük menfaatleri vardır ki; mezkûr mahzurdan daha geniş bir sûrette taaddüd-i zevcat üzerine terettüp eder. Çünkü müteaddit evlenenlerden yüzde yetmişinin adâlet vazifesine riâyet edebilmesi pek de temin edilemediği halde sekseninin ikinci hanımından çocuk yetiştirebileceği hemen hemen temin edilebilir. Demek ki; teaddüd-i zevcatta menfaat ihtimali mazarrat ihtimalinden daha gâliptir.

Sonra müteaddit zevcelere sâhip bir erkeğin adâlet vazifesine riâyette biraz kusur etmesi üzerine kadının görmüş olacağına zulüm, tecâvüz edilmiş olan hak, kocaları ekseriya gecelerini Beyoğlu âlemlerinde geçiren kadınların görmekte olduğu zulümlerden ve bu yolda ayaklar altında çiğnenen haklardan büyük değildir. Erkekler tarafından kadınların haklarına bu sûretle vâki olan tecâvüzleri, değil mücerret üzerlerine evlenmek belki evlendikten sonra adâlet vazifesinde biraz kusur etmek sûretiyle vâki olan tecavüzlere nisbetle hafif addeden kadınlar başka manâ ile merhamete şâyân bir halde bulunduklarını bilsinler. Bir evli  olup da sefâhat vâdilerinde gezinen erkeklerin, iki evli olup da âdilane hareket edemeyenlerden az olacağını iddia eden erkekler de kadınlarla beraber kendilerini aldatmasınlar. Hele medeni beldelerde: "Kaç nâsiye vardır çıkacak pâk-ü dirahşan"

Kadınlar nazarında erkeklerinin, bir daha evlenmelerine nisbeten Beyoğlu âlemlerinde bulunmalarına karşı teselliye medar olacak bir şey varsa erkeklerinin bu âlemlere iştirakinin tamamıyla haberdar olmamaları ve ekserisinin erkekleri hakkında o gibi durumlara ihtimâl vermemleri sâyesinde kalben müsterih kalmalarından ibâret olup halbuki erkeklerinin muhtemel sefih hareketlerine karşı muhâfaza ettikleri müsâmaha hisleri ikinci evlilikleri hakkında da devam etmeyerek onların bu haline karşı da aynı derece lâayd bulunsalar nazarlarından bu hallerinden ilelebed saklı kalmasına da bir mâni yoktur. Bir kadın kocasının uzakça bir mahalleden evlenmesi ihtimalini, zihninde o kadar büyütmezse, o mahalleden, kendisine havâdis yetişjtirmek fahri vazifesini de o kadar istekle deruhte edenler bulunmaz. Nasıl ki, dün gece vaktini falan apartmanda geçirdiğine dâir malûmat verenler bulunmuyor!...

Evet ikinci izdivacın çoluk çocuk meydana çıktıktan sonra artık meselenin gizli kalmakta devamı müşkül olacağı hatıra gelirse de sefâhatle izdivaç arasında gösterilecek olan şu fark, sefâhatin zararlı neticelerinin meydana çıkmamasına veyahut sefahatin tesirinin akamete uğramasına mukabil izdivacın faydalı eserlerinin, sonunda gizli kalmamasından başka bir şey değildir.

Velhasıl, kadınlar erkeklerinin gayrı meşru olan gece hayatlarından haberdar olamadıkları gibi, isterlerse ikinci evliliklerine de muttali olmayabilirler. Zaten kadınlar, erkeklere karşı bu kadar bir fedakarlık yapmaya mutlaka borçludurlar. Çünkü onların erkeklere nisbetle âzâde kaldıkları vazifelerden birisi de "Cihad"dır. Bugün enmterakki sayılan kadınlar bile askeri mükellefiyet aitına girmemişlerdir. Demek ki, muhârebeler yalnız erkek nüfusu ile yapılıyor. İcabı halinde bir memleket, erkeklerinin canlarından kurtulul fidyesi veriyor. Büyük fedakârlığa mukabil kadınlardan da, beşer nüfusu üzerinde harbin açtığı şu ziyanı kapatacak olan bir mühim vasıtanın tatbikine karşı müşkilat çıkarmıyacak kadar bir fedakârlık bekleniyor. Erkekler harp meydanından dönmedikleri halde maatteessüf kadınlar harb karşılığı bu kadar vazifelerini ihmâl ediyorlar ve nefislerine karşı bu kadar meşru bir cihada girişemiyorlar. Hürriyet’in ilânından sonra matbaa sahasında yükselen en haksız şikayet âvâzeleri müslüman kadınlarının hukuki müdaafası nâmına İslâm Dini’nin onlara âid olmak üzere ortaya koyduğu bazı hükümler ve bilhassa taaddüd-i zevcat hakkında revâ görülen tecavüzü gösterebiliriz. Bu mes’elede hak talebi iddiasında bulunacakları yerde dâaya kadınlar kıyam ediyor. Hukuk müdaafası mevkiini onlar gasbetmeye çalışıyor. Fakat insaf buyurulsun!... Meşru taaddüd-i zevcat hakkından istifade etmemiş, kadınların korkusu ile edememiş bulunan erkeklerin adediyle, kocası üstüne evlenmiş olan kadınların adedini mukayese edelim. Kadınlarla bu yolda bir hesap görürsek acaba hangi taraf haklı çıkar?

Taaddüt-i zevcatın kabulü ile insanlar, kendi nesilleri arasında ebedi bir düşmanlık hissi sokacakları tarzında alenen işitilen itiraza gelince bu fikir, gâfilane bir sûrette ifâde edilmiş bu şekilden çıkarak, nikâkahı altına ikinci bir hanım almış olan adam, birinci karısından kazandığı çocuğunu teşkil eden fertler arasına düşmanlık sokmak mevcud aile fertleri arasındaki güzel imtizacı bozmak demektir. Halbuki ikinci izdivaçtan evvel mevcud bulunan aile fertleri, bundan sonra da müttefiktirler. Öyle ise bu muâmele hakkında aile fertleri arasında düşmanlık ortaya çıkartmaktan ziyade evvelki aile fertlerine diğer bir aile şubesi ilave etmek tâbiri doğru olabilir ki, bu yeni şûbe  ile evvelki şûbe efradı arasında ortaya çıkacak düşmanlık zararı da, büyük menfaaate nisbetle ehemmiyetli değildir. Çünkü bir adamın bir hanımdan çoluk çocuğu bulunmaktansa iki ayrı hanımdan çoluk çocuğun bulunması tabiatiyle tercih edilmiştir.

Gelelim bir adamın ilk hanımı bir çocuktan sonra ölür ve kendisinin hali vakti evlenmeye müsaid bulunursa, çocuklar arasına tefrika düşecek diye ikinci evililikten, hattâ hiçbir millete, men edilebilir mi? Bu gibi mahzurlara karşı İslâm medeniyetinin ve belki bütün medeniyetlerin güveneceği şey bunu aksi olan tarzdır. Bu türlü vehmedilen özürlerle nesli tahdide cevaz verebilmek bir kardeşe anababa bir, ikinci bir kardeşin bile ilâvesinden sebepsiz yere uzak kalmak derecesinde bâtıl bir ifrata yol açar.

Taaddüd-i zevcatın meşruiyyet ve mâkuliyyetine dâir bundan fazla delil ortaya koymayı zâid sayarak bu mes’ele için kestirme bir yolla felsefi olmak üzere şunu söyleyelim ki, ittifaktan pek farkı olmayan bir ekseriyetle fuhşa  da erkekler tâlip ve kadınlar matlup sıfatını muhafâza etmekte oldukarına nazaran, kadınlara nisbetle erkeklerde bir fazla iştihânın varlığı kabul ve teslim edilmiş olunması lâzım geldiği gibi taaddüt-i zevcatın, erkeklerdeki bu fazla iştihâyı tâdil edeceği düşünülür ve İslâm Dini’nde fuhşun cezası idam olmak derecelerinde bir büyük cinâyet olduğu da beraber nazarı itibâre alınırsa taaddüd-i zevcatın akıl, hikmet ve islâmi temizlik kâidelerine ne kadar uygun olduğu sâbit olur. Zaten birbirne büyük bir intizam ve mükemmeliyetle irtibatlı bulunan islâmi hükümlerin –hangisi olursa olsun- yanlız başına diğerlerini nazarı itibare almadan düşünmek câiz değildir.

Şurasını da söylemeden sözümüze nihayet vermiyelim ki, taaddür-i zevcatın, İslâm’da ifâsı mutlaka lâzım bir dini vazife olduğunu iddia ettiğimiz ve şimdiye kadar buna riayet etmemiş erkeklerimizi vazifelerine davet etmek istediğimiz anlaşılmasın. İslâm Dini’nde taaddüt-i zevcat fiilen vâcip değil câizdir, icrâ edilse de olur edilmese de.

Hatta: "Kim ümmetime rikkat gösterirse Allah da ona merhamet eder." hadis-i şerifine göre hanımını gücendirmemek üzre bir tane ile iktifaya karar veren adamın mükafata nâil olacağını da din âlimleri ifade ediyorlar. Taaddüd-i zevcat, İslâm Dini’nde icrâ edildiği takdirde ittihama vesile olmadığı gibi şefkate binaen terki bile evlâ olan sadece "müsaade"den ibarettir. Böyle olduğu halde, buna itiraz edenler bilmelidirler ki; Taaddüd-i zevcat meselesininin de teaddüt fiilen câiz olmakla beraber bu müsâdeyi kalben kabul ve tasdik etmek de yine vâciptir. İşte itirazcılar bu ikinci vücuba karşı gelmiş oldukarından onlarla bizim aramızda ve hattâ onlarla şer’i naslar arasındaki mesâfe açık bulunuyor. Daha doğrusu biz taaddüd-i zevcatı, isnad etmiş olduğu şer’i ve akli delilleri ile terviç etmek istiyoruz. Fiiliyata gelince, biz bunun terk olunmak tarafını da kabul ederiz. Ancak şurasını kat’iyyen istemeyiz ki, buna gayrı meşrû veyahut gayrı mâkul nazarı ile bakılsın. Bunun hakikaten büyük bir şer’i ve akli felsefeye istinad edilmiş olduğu anlaşılmalı; anlaşılmalı da akıl ve hikmete uygun olmakla beraber mizaca uygun gelmiyorsa terk edilmeli. Fazla olarak şurası da anlaşılmalı ki; bugün biz "Meşrutiyet"in iptidai şeklinde bulunduğumuz  cihetle bu nevi idarenin asırlarca her tekâmül kademesine uğrayarak nihâyet şu itila haline ulaşmış bulunan bir devletin, ilk kademede bugünkü olgun halin halihazır halini beğendiğimize delalet etmediği gibi tatbikini taklidimiz kâbil olmadığı ve taklid etmeyişimiz, o devletinkine hal ve mevkimizi müsâid görmediğimiz bazı şer’i hükümlerde de kendi noksan kabiliyetimize kani olmalıyız. İslâm Dini’nin hükümlerindeki yüksek hakikatlerin tamamen vehakkıyla anlaşılması için, insanlık fkren yükselmeye daha pek çok muhtaçtır.

İşte "Din-i İslam'da Hedefi Münakaşa Olmuş Mesâil" unvanı altında yazmak istediğim makalelerde maksadım bundan ibârettir. Bu düsturu okuyucuların unutmamalarını rica ederim.

 

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 212
Toplam 92328
En Çok 670
Ortalama 229