TAKVA VE İTAAT

HER EV BİR İSLAMİ MEDRESE OLMALIDIR

EBU'l-ALA El-MEVDUDİ

15-05-2019

TAKVA VE İTAAT
İslâm, Allahu Teâlâ’ya itaat demektir. Doğru düşünen akla göre, hayata ait belirli temel meseleler bilinmeden ve bunlara tam manasıyla iman edilmeden Allahu Teâlâ’ya itaatın sağlanması mümkün değildir. Bu meseleler nelerdir? Ve insanın Allah yolunda uygun olarak hayatını düzenlemesi için başlıca ne gibi esaslı bilgilere ihtiyacı vardır? Şimdi bu konulardan bahsedeceğiz.

Herşeyden evvel, Allahu Teâlâ’nın varlığına sarsılmaz imanla bağlı olmak gerekir. Çünkü; bir kimse Allahu Teâlâ’nın mevcudiyetine sağlam, katıksız, imanda bulunmadan O’na nasıl itaat edebilir?

Sonra Allahu Teâlâ’nın ne gibi sıfatları bulunduğunun bilinmesi gereklidir. İnsanı, en asil insani hususiyetleri benimsemeye ve hayatını faziletli ve İslâmi tarzda düzenlemeye bu İlahi sıfatlar muktedir kılar. Eğer bir kimse kainatın yaratıcısı, hakimi ve muhafızı olan Allahu Teâlâ’nın birliğine vakıf değilse ve hiçbir şeyin ve hatta İlahi kuvvet ve iktidar sıfatlarının bile O’na şirk koşulamayacağını bilmiyorsa; o vakit o kimse sahte tanrıların pençesine düşebilir ve himayelerini niyaz için bu sahte tanrılara tabi olabilir. Fakat tevhide –Allah’ın birliği- dair İlahi sıfatlara vakıf olursa böyle bir hataya düşmesine en küçük bir ihtimal yoktur.

 

Aynı şekilde, eğer bir kimse Allah’ın her yerde hazır olduğunu ve herşeyi bildiğini, açık ve gizli bütün yaptıklarımızı, hatta açıklayamadığımız düşüncelerimizi bile gördüğünü, işittiğini ve bildiğini biliyorsa, Allah’a karşı nasıl gözünü kapatıp itaatsizlikte bulunabilir? Kendisini sürekli uyanık hissedecek ve böylece en uygun şekilde davranacaktır. Ama Allah’ın bu sıfatlarından habersiz olan kimse, cehaleti yüzünden Allah’a itaatsizlik yoluna sapabilir.

 

Bu durum Allah’ın bütün sıfatları için söz konusudur. İslâm yolunu takip etmek isteyen kimsenin sahip olması gereken özelik ve sıfatları ancak Allah’ın sıfatlarının derin bir bilgisiyle elde edebileceği ve geliştirebileceği açıktır. İnsanın zihin, ruh, iman, ahlak ve fillerini temizleyen Allah’ın sıfatlarının bilgisidir. Bu sıfatlar hakkında yalnızca gelişigüzel bir malumat veya akademik bir bilgi ilerdeki görev için yeterli olmaz. Sinsi şüphelerden ve dalaletten masum kalmak üzere, insanın kalp ve zihninde kök salmış derin bir imanın mevcudiyeti şarttır.

 

Buna ek olarak, Allah’ın rızasını kazandıracak hayat tarzının takip edilebilmesi için, bu hayat tarzının ayrıntılı olarak bilinmesi gerekmektedir. Bir kimse Allah’ın beğendiklerini ve beğenmediklerini bilmezse, nasıl birincisini seçebilecek ve ikincisini de reddedebilecektir? Bir kişinin ilahî kanun hakkında hiç bilgisi yoksa, onu nasıl takip edebilecektir? Bu bakımdan ilahi kanunun ve tebliğ edilen hayat prensiplerinin bilgisi son derece önemlidir.

Yalnız bilgi de bu konuda yeterli olmayacaktır. Onun, ilahi kanun olduğuna ve kurtuluşunun yalnız bu prensipleri izlemekte olduğuna güveni ve inancı tam olmalıdır. Çünkü bu inançtan yoksun bilgi, kişiyi doğru yola iletemeyecek ve belki de kişi itaatsizliğin çıkmaz sokağında kaybolacaktır.

 

Son olarak, kişi iman ve itaatin sonuçlarını bildiği gibi, imansızlığın ve itaatsizliğin sonuçlarını da bilmelidir. Allah’ın yolunu seçer, temiz, faziletli ve itaatkar bir hayat yaşarsa hangi nimetlere erişeceğini bilmelidir.

 

İtaatsizlik ve isyan yolunu benimserse ne gibi kötü ve üzücü sonuçlarla karşılaşacağını da bilmelidir. Bu bakımdan ölümden sonraki hayatın bilgisi çok önemlidir. Ölümün hayatın sonu olmadığına, yeniden dirilip Allah’ın başkanlık yapacağı yüce mahkemeye götürüleceğine, mahşer gününde mutlak adaletin tecelli edeceğine ve iyi amellerin ödüllendirilip, kötü amellerin cezalandırılacağına sarsılmaz imanı olmalıdır.

 

Herkes hakkını alacaktır, bundan kaçış yoktur ve bunun olması mecburidir. Allah’ın kanununa itaatin tam yerleşmesi için bu sorumluluk ve hesap verme hissi çok önemlidir.

 

Ahiret hakkında bilgisi olmayan bir kişi itaat ve itaatsizliği oldukça önemsiz sayabilir. İtaat eden ve itaat etmeyeni aynı sonun beklediğini düşünebilir. Çünkü ölümden sonra her ikisi de sadece toz haline gelecektir.

 

Bu düşünce yapısına sahip olan birinden fiili itaatla iç içe olan tüm zorluk ve güçlüklere katlanması ve görünüş itibariyle bu dünyada kendisine hiçbir maddi ve manevi kayıp getirmeyecek günahlardan sakınması nasıl beklenebilir?

 

Bu düşünce yapısına sahip bir kişi Allah’ın kanununu kabul edemez ve bu kanuna teslim olamaz. Ahiret ve ilahi mahkemeye kesin inancı olmayan bir kişi günah, suç ve kötülüğün çekiciliği ile dolu olan hayatın girdaplı sularında abid ve sağlam kalamaz. Çünkü şüphe ve tereddüt kişinin hareket isteğini yok eder. Ancak imanı sağlam olan kişi davranışlarında sağlam ve tutarlı olabilir. Eğer kişi değişip duran fikirlere sahipse, sabit ve sağlam kalamaz. Ancak bir yolu takip etmekten elde edeceğiniz yararlardan ve takip etmediğiniz zaman içine düşeceğiniz kayıp ve sıkıntılardan eminseniz, o yolu bütün kalbinizle takip edebilirsiniz. Bu nedenle, hayatı Allah’a itaat doğrultusunda yönlendirmek için iman, imansızlık ve öldükten sonraki hayatın sonuçlarına dair bilgi son derece gereklidir.

 

İtaat, yani İslâm hayatını yaşamak isteyen kişinin bilmesi gereken temel meseleler bunlardır.

 

Evvelce tarif etmiş olduğumuz “İman” kelimesi, “Bilgi” ve “İnanç” demektir.

 

Aslında Arapça olan bu kelime “bilmeyi, inanmayı ve şeksiz ve şüphesiz kanaat sahibi olmayı” ifade eder.

 

“İman”, böylece bilgi ve kanaattan doğan kuvvetli inançtır ve Allah’ın birliğine, ilahi sıfatlara, Allah Teâlâ’nın kanun ve tebliğlerine denilir.

 

İlahî mükafat ve ceza prensiplerini bilen ve bunlara itaat eden kimseye “mü’min” denir. İstisnasız şekilde bu iman insanı, Allah’ın rızasına uyan ve itaat eden bir hayata sevkeder. Böyle itaatkar bir hayat süren kimseye “Müslüman” denilir.

 

Bu durum; imanı olmayan kimsenin hakiki müslüman olmayacağı gerçeğini açıkça ispatlamış bulunmaktadır. Gerekli olan esas ruh bundadır; başlangıç budur ve bu olmadan temel kurulamaz. İslâm’ın iman ile ilişkisi, ağacın tohumla olan durumu gibidir. Tohumsuz bir ağaç nasıl filizlenemezse, aynı şekilde de başlangıçta imanı olmayan kimsenin “Müslüman” olması da imkansızdır.

 

Diğer yandan, tohumun ekilmesine rağmen, ağaç çeşitli sebeplerle yetişmeyebileceği veya yetişse bile yetişmesi bozuk ve geç kalmış olabileceği gibi, aynı şekilde bir insan imana sahip olabilir ama birçok zayıflıklar yüzünden gerçek ve sadık bir Müslüman olmaz. Böylece imanın bir başlangıç noktası olduğunu, insanın Allah’a itaatine yol açtığını ve insanın imansız bir Müslüman olamayacağını öğrenmiş oluyoruz.

 

Buna karşılık, bir kimsenin iman sahibi olmasına rağmen, irade gücündeki zayıflık, kötü yetişmesi veya kötü arkadaşlarının bulunması yüzünden gerçek bir Müslüman hayatı yaşayamaması mümkündür. Bunun gibi İslâm ve iman açısından tüm insanlar dört sınıfa ayrılabilir:

 

Kuvvetli iman sahibi olanlar... İmanları onlara tamamen ve tüm kalpleriyle Allah’a boyun eğdirir. Allah’ın yolunu izlerler ve O neyi isterse yapmak ve neyi istemezse ondan kaçınmak suretiyle tüm kalp ve ruhlarını O’nun rızasını kazanmaya bağlarlar. Bu bağlılıkta, servet ve şöhret peşinde koşan sıradan bir kişininkinden bile şevklidirler. Böyle insanlar geçrek Müslümanlar’dır.

 

Allah’a, kanununa ve mahşer gününe inanan ama imanları kendilerini tam olarak Allah’a itaate zorlamayacak kadar derin ve kuvvetli olmayanlar... İhmal ve kötü amelleri nedeniyle gerçek Müslümanlık rütbesinin çok altında kalır ve cezayı hak ederler ama hala Müslümandırlar. İhmalkar ve günahkardırlar ama asi değildirler. Allah’ın hakimiyetini ve kanununu kabul ederler ve bu kanunu ihlal ediyor olmalarına rağmen, hakim olan Allah’a karşı isyanda bulunmamışlardır. O’nun üstünlüğünü ve kendi suçlarını itiraf ederler.

 

Hiç imanı olmayanlar: Bu insanlar, Allah’ın hakimiyetini kabul etmezler ve asidirler. Davranışları kötü olmasa, hatta ahlaksızlığı ve zorbalığı yaymıyor olsalar bile asidirler ve görünüşte iyi olan amellerinin değeri azdır. Böyle insanlar kanuna karşı gelenler gibidir. Kanuna karşı gelenin birtakım hareketleri ülkenin hukukuna uygun olsa bile bu kişi sadık ve itaatkar bir yurttaş olmadığı gibi, aynı şekilde, Allah’a karşı isyan edenlerin görünüşteki iyilikleri gerçek kötülük, isyan ve itaatsizliğin ağırlığını telafi etmez.

 

Gerek iman ve gerekse de iyi niyete sahip bulunmayanlar... Onlar dünyada huzursuzluğu yayarlar ve her türlü zulüm ve kötülüğü işlerler. Onlar en kötü insanlardır; çünkü asi olmakla beraber günahkar ve mücrimdirler.

 

İnsanlara ait yukarıdaki sınıflama açıkça göstermektedir ki, insanın gerçek kurtuluşu imana bağlıdır. İtaat hayatı “İslâm”, hayatiyetini iman tohumundan alır. Bir insanın bu müslümanlığı, kusurlu veya kusursuz olabilir. Fakat imansız müslümanlık olmaz. İmansız yerde müslümanlık bulunmaz. İman bulunmayan yerde İslâmiyet olmaz. İslâm olmayan yerde küfür vardır. Şekil ve mahiyeti değişik olabilir. Fakat şekil ve mahiyeti ne olursa olsun o küfürdür ve küfürden başka şey değildir. Bu durum imanın ve imanın karşılığı olarak da Allah Teâlâ’ya tam ve gerçek itaatla yaşamanın, önemini yok eder.

 

Şimdi şu soru ortaya çıkmakta: Allah, sıfatları, kanunu ve mahşer günü bilgisi nasıl edinilebilir?

 

Allah’ın kainatın tek yaratıcısı ve idarecisi olduğuna ve O’nun evreni kontrol ettiğine ve yönettiğine dair delil olan çevremizdeki ve kendi nefsimizdeki sayısız delillerden söz etmiştik. Bu deliller yaratıcının ilahi sıfatlarını yansıtmaktadır. Onun büyük zekası, herşeyi kuşatan bilgisi, kudreti, merhameti, herşeyi koruyan gücü, kısaca sıfatları her yerde eserleri üzerinde izlenebilir. Ama insanın zekası ve bilgi elde etme yeteneği onları gözlemlemek ve anlamakta hataya düşmüştür.

 

Bütün bunlar ortadadır ve gözlerimiz yaratıklar üzerindeki yazıyı okumak için açıktır. Ama burada insan hataya düşmektedir. Bazıları iki tanrı bulunduğunu açıklamış, diğer bazıları teslis (üçleme) inancını açıklamaya girişmiş ve diğer bir kısmı da çok tanrıcılığa yenilmiştir.

 

Bazıları tabiata tapmaya başladı ve diğerleri uluhiyeti çok çeşitli tanrılara böldü: Yağmur, hava, ateş, hayat ve ölüm tanrıları gibi. Böyle olunca, Allah’ın belirtileri oldukça açık olmasına rağmen, insan aklı çeşitli hususlarda tereddüte düşmüş ve gerçeği doğru biçimde görememiştir. Düşünce karışıklığından başka bir şeyle sonuçlanmayan sürekli aldatmacalarla karşılaşmıştır. Burada insan idrakinin düştüğü bu hataları genişletmeye pek ihtiyaç duymuyoruz.

 

Aynı şekilde, ölümden sonraki hayata ilişkin de insanlar pek çok yanlış zanlar ileri sürmüştür.

 

Örneğin; ölümden sonra insanın toz olduğu ve tekrar dirilmeyeceği veya insanın bu dünyada sürekli gelişmelere maruz kaldığı ve yalnız hayattayken mükafatlandırıldığı veya cezalandırıldığı inancı gibi.

 

Hayat düsturu meselesine geldiğimizde daha büyük güçlük ortaya çıkıyor. Allah’ın rızasına uygun, tam ve dengeli bir hayat düsturunun sadece insan aklının yardımıyla oluşturulması son derece zor bir iştir. Bir insan en yüksek akıl ve zeka yetenekleri ile donatılsa ve eşsiz idrak ve uzun yılların düşünme tecrübesine sahip olsa bile, gerçeği gerçekten keşfettiğinden ve doğru yolu benimsediğinden emin olamayacaktır.

 

Gerçi, dünya hayatında doğru yolun bulunması için insana, hiçbir dış etkene maruz kalmadan, sırf kendi imkanlarıyla akıl ve mantığı tam ve en iyi şekilde kullanma işi verilseydi, o zaman kendi görüş ve mücadelesi sayesinde hak ve hakikate erişenler muvaffak ve kurtulmuş; erişemeyenler ise muvaffakiyetsizliğe uğramış olacaklardı. Fakat Allahu Teâlâ kullarını böyle güç bir işten esirgedi. Lütuf ve inayeti icabı, onlar için aralarından yükseltilmiş olduğu kimselere gerçek bilgiyi, ilahi sıfatları bildirdi; İlahi kanunları ve şeriat üzere hayat yaşamı formülünü onlara açıkladı.

 

Hayatın anlam ve nedeni ile ölümden sonraki hayat hakkındaki bilgiyi onlara verdi ve böylece insan için muvaffakiyet ve ebedi saadet yolunu onlara göstermiş oldu. Bu seçkin insanlar Allahu Teâlâ’nın Rasulleri yani Peygamberleri’dir. Allahu Teâlâ ilim ve irfanı onlara vahiy suretiyle tebliğ buyurdu.

 

İlahî tebliğleri ihtiva eden kitaba “Kitabullah” veyahutta “Kelamullah” denir. Peygamberin masum ve mübarek hayatını etraflıca teşhis ve onun mükemmel ve kusursuz telkinlerini dikkatle tetkik eden kimsenin, peygamberi tanıyıp tanımaması, o şahsın zeka ve idrake sahip olup olmadığını ortaya koyar.

 

Tam idrak ve aklı selime esaslı şekilde sahip kimse, hakikati tasdik ve Hakkın Resulü tarafından verilen talimatı kabul edecektir.

 

Eğer Allahu Teâlâ’nın Resulünü ve telkinlerini reddederse, bu yalanlaması onun hak ve hakikat yolunu bulacak ehliyette olmadığını ortaya koyar. Bu yalanlama nedeniyle ehliyet imtihanında başarılı olamayacaktır. Böyle bir insan, Allahu Teâlâ ile ilahi kanunlar ve ölümden sonraki hayat hakkında hakikati keşfetmeye asla muktedir olamayacaktır.

 

Birşeyi bilmediğimiz zaman, onu bilen birisini aramanız ve sözlerine inanıp uygulamanız günlük olağan işlerdendir.

 

 Hastalanır ve kendi kendinizi tedavi edip iyileştiremediğiniz zaman bir hekim arar, sorgusuz sualsiz talimatlarını kabul eder ve yerine getirirsiniz.

 

Niçin? Çünkü o, tıbbi tavsiye vermeyen tam yetkili, tecrübe sahibi ve birçok hastayı tedavi etmiş ve iyileştirmiş birisidir. Bu nedenle, onun tavsiyelerine yapışır, sizden ne yapmanızı istediyse yapar ve her neyi yasakladıysa onlardan kaçınırsınız.

 

Aynı şekilde, hukuki meselelerinizde de hukuk danışmanınız ne söylerse inanır ve ona göre davranırsınız.

 

Eğitim meselelerinde de öğretmeninize inanır ve onun talimatlarını doğru olarak kabul edersiniz. Bir yere gitmek ister ve oraya giden yolu bilmezseniz, bilen birine sorar ve onun gösterdiği yolu izlersiniz. Kısaca, bilmediğiniz ve bilemeyeceğiniz meselelerde tüm hayatınız boyunca benimseyeceğiniz akıllıca yol, onları bilen birisine yaklaşmanız, tavsiyelerini kabul etmeniz ve onlara göre hareket etmenizdir.

 

Sözkonusu mesele hakkındaki bilginiz yeterli olmadığı için, onu bilen birini dikkatle arar ve sözlerini kabul edersiniz. En uygun kişiyi seçmek için çok zahmete katlanırsınız ama doğru kişiyi seçtikten sonra onun tavsiyelerini sorgusuz sualsiz kabul edersiniz. Bu tür imana “gaybe (bilinmeyen) iman” denir. Çünkü burada bilmediğiniz meselelerde onu bilen birine güveniyorsunuz. Tam olarak “iman bil gayb”tır. Daha önce sizce bilinmeyene böyle inanmanıza “gayba iman” denir.

 

Böylece “iman bil gayb” sizce bilinmeyen bilgiyi, başka bir bilenden elde etmenizi belirtir. Allah’ı ve sıfatlarını bilmiyorsanız, meleklerin Kainatın tüm mekanizmalarını onun emirleri doğrultusunda idare ettiğinden ve her tarafınızı sardıklarından haberiniz olmaz. Yaratıcınızın rızasını kazandıracak hayat biçiminin tam bilgisine sahip değilsiniz ve ahiret hayatı hakkında karanlıklar içersinde bulunmaktasınız.

 

Bütün bu meselelerin bilgisi ilahi varlıklara doğrudan teması olan ve doğru bilgiyle donatılan peygamberler tarafından size verilir. Onlar; samimiyetleri, dürüstlükleri, güvenilirlikleri, takvaları ve hayatlarının tam temizliğinin bilgi iddialarına değişmez delilik yaptığı kişilerdir. Bütün bunlardan başka, mesajlarını hikmet ve gücü, sizi gerçeği söylediklerini kabul etmeye zorluyor ve tebliğ ettikleri şey, inanılmayı ve takip etmeyi hak ediyor. Sizin bu inancınız “iman bil gayb”tır. Bu gibi gerçeği ayırdetme ve gerçeği tanıma davranışı (yani “iman bil gayb”) Allah’a itaat etmek ve onun rızasına uygun olarak hareket etmek için önemlidir. Çünkü, gerçek bilgiyi elde etmek için Allah’ın elçisinden başka bir aracınız yoktur ve tam ve gerçek bilgisiz de İslâm yolunda dosdoğru ilerleyemezsiniz.

 


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 166
Toplam 53853
En Çok 670
Ortalama 195