TALAK (ERKEĞİN BOŞAMA HAKKI) - ŞEYHU`L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

25-09-2019

TALAK (ERKEĞİN BOŞAMA HAKKI) - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

 

İslam Dininde "talak"ın erkeklere ait bir hak olması meselesinin isbatı için naklî deliller iradı, malumu ilam derecesinde lüzumsuz birşey olduğundan bu bahsin ilk kısmında, evvelki bahislerde olduğu gibi naklî delillerle meşgul olmayacağız. Çünkü bütün şer'î nasların, vukuu, talakı erkekler tarfından sadır olan bir fiil olarak göstermesi ve bunun lüzumundan olmak üzere zevci mutallik (boşayan) ve zevceyi mutallâka (boşanan) nâmiyle yadetmesi, bu hususta hiçbir seye hacet bırakmayacak derecede sarih ve kat'îdir.

Bu dinde öyle zannolunduğu gibi erkekler, talâk hakkında malikiyet hususunda istiklâle sahip olmayıp bunun pek çok şartları mevcut olduğunu ve o şartlardan biri de "Hamile olan, boşanılmış kadınların iddetlerinin bitmesi doğum yapmaları ile hasıl olur." (Talak, 5) Ayet-i Kerîme'sinden anlaşıldığını vaktiyle gördüğüm bir kitabında söyleyen Mabeyn-i Hümayun mütercimlerinden ve sabık Maarif Meclisi azasından doktor "Sabunciyan Lüiz" Efendi'nin bir taraftan İslâm Dinini müdafaa ve diğer taraftan da İslâm alimlerini, Kur'anı Kerîm'in manasını anlamamış olmakla muaheze tarzında yazdıklarına karşı ise hâlâ, cevap vermekten ziyâde okurken mecbur olduğum tebessümlerimi tekrara ihtiyaç hissediyorum.

Talâk'ın aklî cihetine gelince, bu mesele, erkeklerin kadınlara üstünlükleri esâsına istinad eder. Yani mezkur esas sâbit olduktan sonra, erkeklerin talâk hakkına mâlikiyyetini ayrıca isbata lüzum bile kalmaz.

Erkeklerin rüchaniyet ve üstünlüğü ise taaddüd-i zevcât bahsinde haylice izah ve isbat edildiği gibi zaten bu cihet âlemin yaratılışından beri Dünya'nın her noktasında kendi kendine apaçıktır. Filvâki bütün cihanda bulunan kadınların erkeklere nisbetle hâiz oldukları mevkie bakılsın.. Metin fikir veya hüzün ve kederin pençesine bedel tatlı bir saâdete mâlik bulunan, şu kadın taifesinin son zamanlarda Avrupa’da nâil olduğu ihtiram makamı bile, erkeklerin himayesi altında iktisap edilmiş âcizliklerini gösteren bir şereftir! Evet, kadınlar modasına göre meselâ arabanın sağ tarafına alınmakla tercih ve takdim edilmiş olsalar da işte bu hal tâbir olunduğu vechile takdim edilmek derecesinde kalıp onların takaddüm etmesi şeklinde değildir. Sonra; ortaya çıkan bu himâye şerefinin menşei ne olabilir? Kadınların satvetleri mi? Asla! Çünkü baksanıza himâyeye dayalı şeref diyoruz. Münakaşa meydanlarında erkekleri mağlup eden kadınların bulunduğunu söyleyenler vardır. Lâkin Kara Ahmet gibi erkekleri değil ya!... Doğrusu arasında tesâdüf edilen o gibi nâdir vak'aların "Dünyada her kadın yenecek bir erkek, her erkeğe yenilecek bir kadın" kadim kâidesine karşı kaale alınmağa bir ehemmiyeti olamaz!...

Şeref’in menşei kadınlarda saklı olan zekâ ve dirayet olsun. Nitekim bedenî kuvvetlerinin ziyâdeliğini söylemeğe cesâret eden kadınlara fazla ehemmiyet atfedenler, akli kuvvetlerinin fazla olduğunu da iddiadan geri durmazlar ve bu hususta deminki münakaşa meydanlarına nazire olacak müsabaka imtihanlarını zikrederler. Lâkin bunların, ekseriyetin görüşlerine muhalif fikirler olduğunu herkes bilir. Eğer böyle birkaç cüz’i şeyle küllî kaide ve kaide-i umumiyye sâbit olması lazım gelse, Dünya’nın bütün aslî kaideleri bozulurdu.

Kadınların akıl ve fikrinden istifâde edilmek noktai nazarından insanlar arasındaki içtimaî mevkilerinin derecesini şundan da anlamalıdır ki; kadınları müterakki addolunan milletler de dahil olmak üzere hicbir hükümette kadıniarın elde ettikleri muvaffakiyetler itibarıyle erkekler derecesinde bulunmadıkları fiili bir vakıadır. Hal böyle iken, herhangi biri tarafından bunların aklî kuvvetce erkeklerin fevkinde sayılması çok manasız olur.

Bir de kadınlara hürmet fikrinin en ziyâde Şüyü ve revaca mazhar olduğu Avrupa'da sonradan feylozofların görüşleri ile kadınların yalnız ilim tahsili yerine, zevce ve valide olmak icin iktiza eden ilimlerde ileri gitmeleri lüzumuna kani olup sâir ilimlerle o kadar meşgul olmak, onlar hakkında muvafık olamıyacağı kabul edilmekte bulunduğuna binaen bahsi geçen şerefin menşeini kadınların akli meziyetleri teşkil edemiyecektir. Hatta zikredilen şerefin bir himâye tarzında olması da bu ihtimale manidir. Çünkü kadınlar, yalnız akılca olsun erkeklerin fevkinde bulunsalardı şahit olunan mevki-i şereflerini erkeklerin himayeleri sayesinde elde etmek ihtiyacına düşmeden temin etme çâresini bulurlardı.

Kadınlara mühim işler tevdi etmek, büyük memuriyetler vermek fikri de, gelip geçici modalar gibi karara bağlanamamıştır. Bir muharebenin en dehşetli; en can alacak deminde harb idaresi ile meşgul olan kumandanın fevkalade bir rahatsızlığa maruz kalması, yahut mühim bir siyasî meselenin en ziyâde itidale ihtiyaç gösterdiği bir sırada memurun "isteri"si tutması ne kadar garip olacağı göz önüne getirilir ise bu gibi fikirlerin ne derecede tatbik kabiliyeti olduğu anlaşılır.

Öyle ise kadınlardaki şeref ve meziyetin menşeini, erkekler için âile saadeti sebeplerinin kadınlarla hazırlanabilmesinde aramalıdır. Nitekim Kur'an-ı Kerîmimiz, kadınlarda olan bu toplayıcı meziyeti bize 1300 sene evvel en beliğ, en vecîz bir ifâde ile bildirmek üzere: "O, o Allahtır ki, sizi bir tek nefisten yarattı, zevcesini de ondan meydana getirdi ki, gönlü ona ısınsın." (Araf, 189) buyurmuştur. Onun için kadınlardaki bu şerefi, bu hasleti biz Avrupalılardan daha iyi takdir ederiz. İslâm Aleminde kadın erkeğin en nefis, en kıymetli muhafazalara konulan ziynet eşyası gibi saklanılır, kıskanılır bir mevkidedir. Kadınlarda bulunan bu şeref, bu kıymet, kendilerine mahsus dâirede kalmak şartıyla ne kadar büyük görülse yeri vardır. Fakat o dâire haricinde bunlara şeref ve rüchaniyet vermek ve erkeklere yakışan fazilet ve hasletleri bütün dereceleriyle ve bütün şumuliyle bunlarda aramak câiz olmayacağı gibi, kadınlara hürmeti suistimâl demek olan bu hal, kadınlar hakkında da bir iyilik sayılamaz. Bundan dolayıdır ki, Avrupa kadınları bizim kadınlara nisbetle tabiî hasletlerinden hayli uzaklaşmışlardır. Farzedelim ki; buna mukabil hayli de terakki ve tekâmül eylemişlerdir, fakat âdîleşen cihet fıtraten o kadar mühim, o kadar lüzümludur ki, buna mukabil bir şey kazandığını kabul etmek, kâbil değildir.

Şu mütalaamıza bakarak kadınları sırf bir tenâsül gâyesine hasrederek tahsil ve terbiyeden mahrum bırakmak taraftarı olduğumuz anlaşılmamalıdır. Çünkü biz kadınlarda aranılacak meziyetleri erkekler için âilede saadet sebepleri hazırlayabilmek kabiliyet ve iktidarı ile hülâsa etmiştik. Binaenaleyh câhil bir kadın, kadınlık vazifesini de hakkıyle ifâ edemez.

Şimdi şurada bir hülâsa daha yapalım. Erkeğin Dünya işlerini, kadının ev işlerini idâre edecek surette yetiştirilmesi lüzumu bugün Dünyanın her tarafında uzun tecrübeler ve derin tefekkürler neticesinde kabul edilmiştir. Bu müsellem nazariye ile beraber artık erkeklerle kadınların muvâzenesi meselesi de halledilmiş olmaktadır.

Birkac sene evvel İkdam Gazetesi "İslam Alemi" başlığı altında İslâm Dinini müdâfaa maksadiyle bir makale neşretmiş, daha doğrusu İslâmiyet'in Avrupa'ca maruf bir taraftarının lisanından sâdır olan bir mükemmel nutku takdirlerle nakletmişti. Lâkin makalenin yahut nutkun münderecatı bana pek garip gelmiştir... Deniliyordu ki; "İslâm Dini'nde kadınların erkeklerden daha aşağı bir mertebede bulunmasına dâir bâtıl bir fikir yoktur."

Halbuki İslâm Dini'nin böyle hem yalan hem de yanlış methiyelerden müstağni olduğunu ihtar etmek vazifelerimizdendir.Hem yalan hem de yanlış tâbirlerimiz mübalâğaya hamlolunmalıdır. Çünkü o cümlede yok denılen şey var ve bâtıl denilen şey de haktır. Hem o ederecede haktır ki; yukarıda isbat ettiğimiz veçhile bunu Avrupalılar bile velev zımmen de olsa kat'i olarak kabul etmişlerdir. Yani kadınların ilmî tahsil sahasını tahdit etmişlerdir. Şimdi acaba islâmî hükümlerden olan bir hakikatı hem de akıl ve hikmete uygunluğu ileri görüşlüler nezdinde teslim olunmağa başlandığı bir zamanda yalanlamaktan maksat ne olabilir? İslâm Dini'ni müdâfaa vazifesine ehliyeti olmayan bazı insanların selâhiyetleri hâricindeki mes’elelere karışarak arasıra bunun gibi bazı İslâmî hakikatleri inkâra kalkıştıkları görülüyor ki; bu hal erbabının sükütundan ziyâde zararlı ve teessüfe şayandır. Çünkü İslâmî hükümleri, tahrif ve muhâlif tarafın reyine yaklaşmak süretiyle müdafaa eylemek İslâm Dini'ni değil, muhâlif tarafın reyini müdafaa etmek olacağı cihetle bu hareket Müslümanlık için bir hizmet değil, ihânet addolunabilir. Binaenaleyh o yoldaki tekrarlar, işte bu türlü cemilelerle Avrupa'nın dikkat erbabı ve filozoflarını celb edecek, ve İslâm Alimlerini de memnun olacak kadar safdil farzediyorlarsa yanılıyorlar. İslâm Dini'nde yalan ve riyakârlık pek kötülenmiştir. Binaenaleyh Avrupalıların bu mes'ele gibi değil de hakikaten gayrı makul zannettikleri bir şey, İslâmî hükümleri ihtiva etse, yine de bunu saklamak, inkâr etmek İslâmiyet hakkında şüphe dâvet edici olur. Marifet hakikati itiraf ve onu ispat ve müdafaa etmektir. Bir de zaten Avrupa'lıların İslâmî kâidelerimiz hakkındaki anlayışları böyle vesikasız menbalar dan, gazetelerden gazeteci kaleminden çıkma eserlerden yahut da şahıslardan iktibas edilmiş olduğundandır ki ekseriyetle aslına mutabık değildir. Binaenaleyh İslâmiyet'in yüksek takdiri bu hususta ancak doğru malumat peydah etmeleri ile kâbildir. Yani biz sâdece onların dinî hükümlerimizi doğruca öğrenmelerini arzu ederiz. Çünkü bunun doğrusundan iyisi olamaz. Mezkur makalenin garip taraflarından, yahut garip cümlelerinden biri de şu idi: "İslâmiyet'te kadınlar da boşanmayı talep etme hakkına mâliktirler."

Şimdi bundan ne çıkar? Onu taleb etmek hakkına maliktirler. Lâkin her talep yerine getirilir mi? İşte bu bir sözdür ki, ne yanlıştır, ne de doğrudur. En doğrusu bu bir galat ve teşvikten başka birşey değildir. Eğer İslâm kadınları erkeklerini boşayabilirler demek ise, bu hal İslâm Dininde bulunmadığı gibi, bununla sâir din mensuplarına ıda yaranılamaz. Cünkü bu boşanma usulü, onlara da garip gelir. Yine derin düşünülüyorsa bu fıkrada birinci fıkraya nazire olarak erkeklerin boşanma hakkına malikiyetine dâir islâm Kanunu namına gizli bir mağlubiyet olacaktır. Halbuki o kanunun esas temeli erkeklerin üstün olma temel esası yukarıdaki gibi hakkın yardımiyle isbat edildikten, sonra artık böyle üstü kapalı şüphelere düşürerek tebriyeye ihtiyacımız yoktur. İşte İslâmiyet'te boşanmayı erkekler ikâ edebilirler. Çünkü erkeklerin üstünlük hakkı, âmirlik hakkı bununla tamamlanıyor. Çünkü bir âmir idâresi altında bulunan bir kimsenin alâkasın kesebilmek lâhiyetine malik olmazsa âciz addolunur.

Bir kadının istediği zaman kendini boşama elinde bulundurarak nikâh akdedebilmesi hakkında bir fıkhi mes’ele vardır ki, bu mes'ele "işte tamam, İslâmiyetteki boşanma usulu üzerine dermeyan edilen şikâyetler basıtırılmış oldu" tarzında mutmain bir anlayışla anlaşılmaktan ziyâde tevcihe muhtaç mes’elelerden addolunmağa lâyıktır. Çünkü bu telâkki boşama hakkını erkeğe bahşetmekteki hikmetli isâbetin unutulmuş bulunması gibi bir idrak noksanlığından ileri gelmektedir. Biz boşanma usulumüz hakkında şıikâyetlerin bitmesiyle kanaat edemeyiz. Büyük takdirler bekleriz. Şikâyetlerin bir tesviye çâresi bulunmak süretiyle bastırılmasına sevinmekle acele edenler, vaktiyle o şikâyetlere kulak vermekte de acele etmiş olanlar, aklî muhâkemeye lüzum görmeyenlerdir. İşte bu tesviye çâresi en ziyâde bizim işimize yaramak lâzım geldiği halde biz bununla teselli bulmağa kalkışmayız. Çünkü kadınların boşanma hakkına mâlikiyeti akıl ve hikmet muktezası ise, İslâmiyet gibi bu hakkı onlara doğrudan. doğruya vermeyip ayrıca bu esasa yakın bir yol bulmağa ihtiyac gösteren bir dinin, muâhezeden kurtulması lâzım gelir.

Yukarıda zikri gecen fıkhî mes'elenin tevcihi ise aşağıdadır: Zevcenin boşanma hakkında mâlikiyeti bu hakkı, yine zevcin kendisine bahşetmesiyle hâsıl olduğundan mes'ele İslâm Dinindeki erkekleri tafdil (üstün tutma) esâsı ile çatışmaz. Zira boşanma işinin nikâhtan sonra zevcey'e bırakılması yine bu hakkın zevc tarafından bir nevi kullanılması demek olduğu gibi mezkur terk işinin nikâh esnasında icrası dahi bu kâbilden hâriç değildir. Haddizatında erkekler için hâiz oldukları selâhiyetten kadınlara dahi verebilmeleri ikinci bir selâhiyet teşkil eder.

Şimdi boşanmanın İslâmî şekillerini akıl ve hikmete uygunluğu maslahat noktayı nazarından muhtemel sâir şekillerle muhâkeme edeceğiz. Sâir şekiller şunlardır:

1- Talâkın kadın tarafından ika ve icrası.

2- Kadın ile erkeğin bu hakta iştiraki

3- Bu hakka ikisinin de mâlik olmaması.

İşte evvelâ bu şekillerden birincisinin ne kadar garip ve ne derecede mâkul olmadığı apaçıktır. Bu garabete, yani buna dâir, bizde güldürücü hikâyeler vardır. Meselâ memnüniyetle koca ile kadının birçok seneler biribirinden hayat geçirmekte iken birgün kocanın büyük bir telâş ve tereddütle güya bundan sonra kadınlarını erkekleri boşayabileceklerine dâir ifşaatta bulunabilmesi üzerine kadın tarafından.

"Bunda telâş edecek ne var? Bu kadar vakitten beri bir yastığa baş koymuş, birlikte yaşamışız. Bu müddet zarfında sizi gücendirdiğim zamanlar da olmuştur. Öyle iken hiçbir zaman siz benden ayrılmayı arzu etmemişsiniz de ben size karşı nasıl böyle bir teşebbüste bulunabilirim?" cevabıyla teminat vermeye çalıştıktan sonra arası çok geçmeden, daha ertesi günü hiçten bir sebeple şimdi ağzımdan bir lâf çıkar tarzında tehditlere kalkışarak en nihâyet kocanın hülle yapılması ile neticelenen hikâye meşhurdur ki; boşanmanın bu süretinin işte böylece garip görünmesi, gülünç neticeler vermesi, bunun tam mukabili olmak üzere İslâmiyet'te mer'î olan boşanma usulünün mâkuliyetini teyid etmektedir.

Gelelim boşanma işinin koca ile kadından her ikisinin reyi ile meydana gelmesinden ibâret olan ikinci şıkka:

İki tarafın muvafakatiyle aktedilen nikâhın kaldırılma ve izâlesi yine o süretle koca ile kadın arasında otarzda kararlaştırılması münâsip olacağı ve birinin görüşünün kifâyetine nisbetle iki görüşe ihtiyaç hâsıl olması boşanma vak'asını azaltacağı mülâhazasına nazaran bu şekil tasvibe şayan gibi görünüyorsa da, bunda evvelâ kocanın hâkimiyet hakkı ihlâl olunması mahzuru vardır. Ama nikâhın akdi esnasında kocanın herhangi bir kadın üzerinde hakimiyet hakkı takarrur ve taayyün edinceye kadar ikinci bir re'yin ona ilâve edilmesine ihtiyac zarurî olup ondan sonrasında artık mâlik olduğu hâkimiyet hakkının muhafazasına bir mân bulnmadığı halde zikredilen hakkın ihlâl edilmesi câiz olmaz.

İkinci olarak bu usule nazaran boşanma vak'alarının azalması da, ilk nazarda zannolunduğu gibi doğru değildir. Çünkü mükemmel bir şeye eksik bir şeyi karıştırmak hiçbir vakitte mükmemeli müstakil halinde bırakmak ve işi halletmeyi tamamiyle ona terketmek kadar muvafık neticeler veremez. İşte burada da, aklı, fikri, tecrübesi ve malümatı daha ziyâde olması lâzım gelen ve talâkın vuküu

için görüş ve arzusunun kâfi olması ile beraber Cenâbı Hakkın nezdinde en çirkin mübahlardan olduğu, erkek ve kadın zevkine düşkünlerin lânete müstehak oldukları şer'i beyanlarla kendisince malüm olan ve malümatına göre daha ziyâde bir ciddiyet ve metanetle hareket edebilen erkeğe, bu mühim işin bütün mes’uliyeti yükletildiği zaman va zifesini ne kadar büyük bir basiret ve ciddiyetle takdir ve idâre edeceği umulmasına mukabil bu vazife ve mes'uliyetin bir kısmı kadına âid olduğu takdirde şu hal, talâkın vukuunu güçleştirmek şöyle dursun kadının asabî bir sâik

ile ve fazla olarak boşanma hakkına iştirakinin bahşettiği gurur hissiyle hiç yoktan icad edeceği hırçınlıkları müteakip boşanmada selâhiyet hissesini kullanmaya kadar ilerlemesi kocanın da muvâzenesini bozar. Yarılanmış olan  bu işin tamamlanmasına onu da zorlar. Zaten bütün mes'uliyetin uhdesinde bulunması az çok kendisini müsamahaya hazırlamıştır.

Şu tafsilât esnasında boşanmanın uzun uzadıya, ayrılık işinin meydana gelmesi üzerinde durmayıp bir çift sözden ibâret olduğunu unıutmamlıdır ki, bu da İslâm şeriati’nin insanlar hakkında ağızlarından çıkan kelimelere kıymet ve ehemmiyet vermesi ve "söz" denilen beşeri hâsisanın bir müteber ve ehemmiytli mânâ ve tesiri olmak iktiza etmesi hikmetine istinad eder.

Şurasını da unutmayalım ki, boşama selahiyeti kendi arzusuna bırakılmış olan koca, bu hakka boş yere, sadece üstünlük sebebiyle nail olmamıştır. İslam Dini'nde koca, elini sıcak sudan soğuk suya sokmaya, hatta kendisine bir bardak su vermeye, bir fincan kahve pişirmeğe, hatta çocuğunu emzirmeğe, babasının evinden gelirken bir habbe getirmeğe mecbur olmayan  hanımını nikâhı altında bulunduğu müddetçe infak ve iaşeye borçlu olduğu gibi, boşadıktan sonra da bir müddet beslemek ve  "mehir" namıyla bir meblağ da vermekle mükelleftir ki; bu suretle kadının başka bir kocaya gidinceye kadar (ki bu da diğer erkekler icin müteaddid zevceleri olmak ve icabında eskisini bırakıp yenisini almak imkanı yuzunden pek gecikmez) epeyce müddet mâişeti teminat altına alınmış ve ihtiyaçlarına karşılık tedarik olunmuştur. Demek isterim ki; İslam kadınlarının bir takım havailiklerden, serbestliklerden sakınmaya mecbur olmalarına mukabil, evleri dahilinde bunlar kadar düşüncesiz, gailesiz, geçim sebepleri ve istirahatları temin edilmiş kadınlar olamaz. Bunlar hakkında son derecede bol, lütuf, şefkat ve adâlet iltizam edilmesi için. Şeriat lisaniyle te'kid edilmiş emirler vardır. Hatta bu kadar masraf ve vazifeler arasında taaddüd-i zevcat meselesinden istifade etmek erkeğin karı değildir.  Sonra bazı özür ve meşrü sebeplere binaen koca tarafından boşanmak üzere kadının mahkemeye müracaatı da mümkün olur.

Kadınların boşandıktan sonra iddet müddetlerini teşkil eden zamanın geçmesi ve bazılarının hâmilelik iddiaları hakkında onların sair husüsiyetlerini tecessüsten mühafaza edici bir ihtiram muâmelesi olmak üzere kendi kavli mücerretleri meşmu olmak yüzünden erkeklere tahmil olunan masraf müddetini uzattikça uzatmak imkânlarının kadınların eline verilmesi sebebiyle mahkemelere düşen karı koca dâvalarında kadınlarımızın nâil olduğu imtiyazdan şikâyet ettiklerine çok kere tesadüf olunan bazı müslüman avam ile müslüman kadınları mağdur gören, kadınlara fazla ehemmiyet atfedenler birbirleriyle görüşsünler de her iki taraf fikirlerini tâdil etsinler.

Yukarıda saydığımiz üç boşanma şeklinden üçüncüsüne gelince koca ve kadının bidâyeten kendi görüşleriyle husûle gelen nikâh râbıtasını icâbinda bozmak ve izaleden âciz kalmaları ve ömür boyu şu beraber olma mecburiyetinin vereceği büyük azab ile mezarı cennet, ölümü cana minnet bilmeleri, veyahut ayrılık nimetine nâil olabilmek ümidiyle kimbilir kaç defa mahkemelerde yalan, ger- cek biribirine karşı namusluca olmayan isnatlarda bulunarak, bir âilenin saklanması icab eden sırlarını ortaya saçarak, husûsiyle kadında ortaya cıkacak kötü hal ve belki istikbal ümidi bırakmamağa meydan verilmesi akıl erer şeylerden değildir. İslâm Dininde ise koca boşanmak için hanımının çirkinlik ve kötülüklerini hiçbir kimse nezdinde isbat ve teşhire mecbur olmadığı için o gibi gizli haller iksinin arasında kalır. Hatta kızgınlık ânında talâkın vukûunun İslâm Şeriatinde mekruh addedilmesi ve "Boşanma iki def'adır. (Ondan sonrası) ya iyilikle tutmak, ya güzellikle salmakdır." (Bakara, 229) Ayet-i Kerîmesinde müfessirlerin beyan buyurdukları vechile, "boşandıktan sonra kadının aleyhinde onun şahsına âid bir takım kötü halleri ifşa etmenin men edilmiş olması yine yukarıda zikri gecen sırların mahfüz kalmasına yardım edecek yüce hikmetlerdendir.

Sonra tek kadınla nikâh usûlünün, bilhassa erkeklerle kendisini alacak bekâr erkek bulamayan veyahut evli bir erkeğe husûsi bir meyli bulunan kadınları fuhşa sevk edebileceği gibi, biribirini sevmeyen veya sonradan istiskal eden karı koca arasında talâkın vukûu o kadar zor olması fuhş için diğer bir saiktir. İslâm Dini'nde bulunan taaddüd ve teceddüd imkânı ise, insanların meşrû bir şekil dahilinde ihtiyaçlarını tesviye edebilmelerini temin eylediği cihetle, fuhuş ve men edilmiş şeylere karşı bir muhâfaza, bir sığınma merciidir.

Bu noktada unutulmaması icâb eden şeylerden biri de zikri gecen taaddüd-i zevcât ile nesillerin çoğalmasına olan büyük hizmetlerdir. Bir iki sene evvel Fransız gazeteleri Fransa'da hissolunan, nüfûsun azalması hakkında ki şikâyetleri tekrar ettikten sonra çoğalmanın, başlıca usûlü evlenme ve boşanmayı kolaylaştırmağa mütevakkıf olduğunu yazıyorlardı ki, işte bundan daha sarih bir hakikat itirafı olamaz.

Talâk bahsi münâsebetiyle iddet hakkındaki şer'i ahkamımızın tazammun etmiş olduğu akli hikmetlerden de bir nebze bahsedeceğiz.

Evvelâ şunu arzedelim ki, iddetten maksad yalnız istibra-ı rahim olmayıp belki istibra-ı rahim, iddette gözetilen maksatlardan biridir. Onun içindir ki, kocası irtihal eden kadın, gayrı muvatta olsa dahi, dört ay on günlük bir iddet müddetiyle kayıtlıdır. Bunun gibi eğer iddetten maksad sâdece istibrâ-ı rahim olsaydı, bunun için bir defa hayız görme kifâyet eder ve iddet muhtelif nevilere taksim olunmazdı. Şu halde iddetin istibrâ-ı rahimden maada, bir takim sebepleri daha vardır ki; onlar da nikâh râbıtasına husûsi bir ehemmiyet vermek ve boşayan koca için talâk-ı rec'ilerde pişmanlık ve avdet imkânını bulmağa genişçe bir yer bırakmak üzere müddet-i ric'ati uzatmak ve iddeti teşkil eden zaman zarfında zevceye süslenmekten sakınması mânâsına olan ve fıkıh lisanında "ihdad" adı ile yâd edilen bir nevi mecbûriyet ve mahkûmiyetle kocanın yokluğunun elemini hissettirmek ve bu sûretle kadınları, erkeklerine dört el ile sarilmak ve boşanma vukûunu icab eden münâferet sebeplerinden uzak kalmaya sevk eylemek ve kocanın nikâhindan çıktıktan sonra yine bir müddet daha zevcenin nafaka ve mâişetini teminat altina almak gibi şeylerden ibarettir. İşte boşanmadan önce bağlı olduğu hariminin biraz daha hatırlanmasından ibâret olan iddetde bir takım haklar gözetilmektedir. Onlardan birisi Allah hakkıdır ki, erkeklerle kadınların münâsebetini mübah kılmaya vasıta olan şer'i bir ahdin şânına hürmeten bir anda tamâmiyle inhilâl edemiyerek bazı eserlerinin bir müddet payidar olması ile hasıl olur. İkincisi ilk kocanın hakkıdır ki; o da şâyed boşanmaya pişmanlik duyarsa ric'at icin genişce bir zaman bulabilmesi ve hanımının bir vakit daha nikâhı altında imiş gibi serbest kalmaktan mahrum edilerek bu sûretle boşanmanın acısını hissetmesi vasıtasıyla tekrar bir araya geldikten sonra boşanmanın tekerrürüne ve belki iddetteki şu iz'aç edic halleri düşünerek hiç talâk vukü bulmadan, vukûuna meydan vermemenin çâresine bakması lâzım gelecek sûrette kendisine irtibat ve inkiyadı işinin teyidi ile hasıldır.

Üçüncüsü; hanımın hakkıdır ki; o da o esnada nafaka ve mâişete istihkak ile beraber kocasından memnun olduğu takdirde geri dönüş sebeplerine tevessül için zaman bulabilmesinden ve zâil olan saâdetinin geri dönüşü ümidinin uzatılmasından ibârettir.

Dördüncüsü; ilk kocanın ve ikinci kocanin nesebinin sübutunda yanlışlık olmaması, matlub olan çocuğun, üçünün birden hakkı olmak üzere istibrâ-ı rahim keyfiyetidir.

Yine iddette muteber olan haklar iktizasındandır ki talâk iddeti üç hayz müddetine muâdil olmak üzere üç ay iken, vefat iddeti dört ay on güne çıkartılmıştır. Bunun sebebi ise kocasından ölüm ile ayrılan zevce için "ihdad" vazifesinin daha ziyâde bir ehemmiyet kazanması ve kocanın öleceğine yakın bir zamandaki za'f hali ile vuku bulan ilkahin eseri biraz geç zâhir olmasi ihtimali gibi maslahatlardan ibârettir. Dört ay on gün ise kırk gün nutfe ve kırk gün alâka, kirk gün mutğa hâlinde bulunan ve bu minval üzere dört ayda üc terakki devresini geçiren cenine dördüncü devresinde ruh üfürüleceğinden on günde hayat ve hareket müddeti olarak takdir edilmiştir ki, eğer hâmilelik varsa bu müddette mutlaka belli olması lâzım gelecektir.

Zifaftan evvel kocası vefat eden kadında hâmilelik ihtimali olmadığı halde onun da aynı iddete tabi olması ise ve nihâyet bulmakla takarrur eden nikâh akdine âid mücerret bir hürmet kabilinden olduğu gibi işbu nikâh hariminde kocanın "ihdad" hakkı ve kadının nafaka hakkı gibi karşılıklı hukuka riâyetle de nikâhin eserleri ihyâ edilmiştir. Zifaftan önce kocanın ölümüyle nihayet bulan nikâha tamamlanmış nazarıyla bakıldığı şununla da sabittir ki; kadın bu sûrette de mihrin tamamını alır. Halbuki zifaftan önce talâk ile ayrılık vâki olsaydı mihrin yarısını alacaktı.

Son olarak şunu da arzedelim! İslâm Dini'nde talak: Erkeklere bahşolunmuş bir selâhiyet olmakla beraber nikâh rabıtasının Kur'an-ı Kerim'de "misak-ı galiz" (kaba misak) tâbir buyrulduğu vechile ne derecelerde devamı matlup mûtena bir iş olduğuna dâir lâzım gelen kuvvetli telmikler esirgenmemiştir. Birinci talâk vukû bulduktan sonra iddeti teşkil eden müddet de zevc ve zevce için, içinden çıkmış oldukları âile saadetinin kadrini takdir, teemmül ve avdet sebeplerine tevessül için imkân bulmalarıyle ayrılıktan sonra kıymeti bir kat daha artan bir araya gelmenin evvelki muâşeret ve gecimlerine yeni bir kuvvet ilâve edebileceği gibi bu intibah müsaâdesi ikinci talâk ile bir defa daha tekerrüründen sonra üçüncüsünün vukûuna da cesâret olunursa nikâh nimetinin bu sefer büsbütün elinden çıkmış olacağı, şâyet birinci ve ikinci defa da temkin ve basiretini muhafaza edemiyen kocanın aklı başına gelerek lâyık olduğu pişmanlık sıkıntısına düşmesi, üçüncü talâkın sonrasına kadar gecikirse bu defa kendisine bir rücû mehili olmayarak sırf bir zecri muâmele olmak üzere yine bir iddet müddeti beklemek ve bu zaman gecince zevce'nin diğer bir kocanın taht-ı nikâhına geçmesi ve bu nikâh, kadını ilk kocasına iâde için bir helal kılınmış tedbir, bir muvâzaa âleti, bir intikal vasıtası olmayarak adetâ belli başlı bir nikâh halinde bulunmak üzere tahlil fikrine karşı, ilk koca ile ikinci kocadan ibaret bulunan "muhallil" ve "muhallilünleh"e şeriat lisaniyle lânet edilmek ve bu suretle adetâ ilk kocanın vaktiyle evlenmesi tarzında bir muâşeret maksadiyle tezevvüç eden ikinci kocadan maksad hilâfına bir tesâdüfe merbût olan ve yine meşrû derecelerine tâbi bulunan ayrılk vukuundan sonra da lâzım gelen iddet müddetlerini geçirmeğe mecbur olduktan sonra nihâyet evvelce yabancı eli sürülmemiş olan hanımını bu sefer başka bir erkekle birleşmiş olmak sıfatını iktisap eylediği halde mahremiyet dâiresine kabul edebilmek gibi gâyet müşkül hislerle kocanın boşama hakkındaki selâhiyet ve istiklâline karşı va'z edilerek bu selâhiyeti kötüye kullanmaya mümkün olduğu kadar mahal bırakılmamıştır. Koca eğer hanımıyle hakikaten geçinmek niyetinde ise talâktan sonra mâruz kalacağı bu kadar müşkül ahvali gözünün önüne getirerek nikâh gibi mukaddes bir işle artık kolay kolay oynayamaz. Yok, hanımı ile geçinmeyi kat'iyyen imkân hâricinde görüyorsa böyle adamı mutlaka geçinmek mecburiyetinde bulundurmak kendinin menfaati şöyle dursun, kadının menfaatine bile uygun olmaz.

 

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 72
Toplam 81303
En Çok 670
Ortalama 222