TEVEKKÜL, TAKVA’DANDIR

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

SEYYİD KUTUB

11-03-2020

TEVEKKÜL, TAKVA’DANDIR


Allah'a tevekkül; peygamberlerin sürekli olarak anlattıkları bir hakikattir:

"Mü'minler, sadece Allah'a tevekkül etsinler." (Al-i İmran, 122)

 

Demek ki mü'min sadece Allah'a güvenir. Onun kalbi Allah'tan başkasına iltifat etmez. Allah'tan başkasından yardım beklemez. Allah'ın himayesinden başkasına sığınmaz.

 

Gene mü'minler, tağuti güçlere imanlarıyla başkaldırır ve her tür eziyeti de metanetle karşılarlar:

 

"Bize (mutluluğa götürecek) yolumuzu göstermişken Allah'a niçin güvenmeyelim." (İbrahim, 12)

 

Bu söz, yol ve tavrından emin, veli ve yardımcısının sonsuz lütfuna erişen inanmış kişinin sözüdür. Yolunu gösteren Allah'ın kendisine mutlaka yardım da edeceğine İnanan mü'minin..

 

Adımlarının Yüce Allah tarafından yönlendirildiğini ve yolunun da Yüce Allah tarafından kendisine gösterildiğini anlayan bir yürek, hiç kuşkusuz Yüce Allah'a bağlanmıştır. O, artık şaşırmaz. Yüce Allah'ın varlığından ve her şeye egemen, her şeyi kahhar sıfatıyla kuşatan İlahlığından hiç bir zaman gafil kalmaz.

 

Azimle ve yılmadan yola devam etmeyi sağlayan bir şuurdur bu. Yani tereddüt ve bocalama geçirmeden..

 

Yoldaki tağutî güç ve engellerden çekinmeden..

 

Bu hakikati, yani Allah'ın yol göstericiliği ve Allah'a güvenme olayının mü'min yürekteki kopmaz bağlantısı, ancak fiilen hareket içinde bulunanların anlayabileceği bir hakikattır. Cahiliyye tağutuyla fiilen savaşanın anlayabileceği bir hakikat...

 

Kalbindeki tüm noktaların İlahî nurla aydınlandığını hisseden kimsenin anlayabileceği..

 

Bu nurla aydınlık ufukları gören, huzur dolu bilgi ve ilim ortamında yaşayan, İlahî ünsiyet ve yakınlığı hisseden kimsenin..

 

İşte bir mü'min eğer bu hakikati anlamışsa yeryüzü tağutlarının tehditlerine hiç bir önem vermez. Aldatmaca ve tehditlere boyun eğmez. Çünkü bu mü'min, yeryüzünün tüm tağutlarıyla beraber onların elindeki her tür kapma ve sindirme yöntemlerini de hor görür. Sonra Allah'a bağlanmış bir kalb, böyle şeylerden nasıl korksun ki?

 

Şu aciz kullar mı onu korkutacak?

 

Öyleyse sarsılmadan sabredelim, zayıflayıp geri dönmeyelim, gevşeyip titremeyelim, kuşkuya kapılmayalım, aşırılık göstermeydim ve yoldan ayrılmayalım...

 

"Ve biz, tüm eziyetlerinize de kesinlikle sabredeceğiz." (İbrahim, 12)

 

Sıhhatli iman anlayışını, olanca sadelik ve gücüyle Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in yüreğinde görüyoruz. Onun risaletine inanıp onun davasını yayan her mü'min yüreğin de bu imanla süslenmesi gerekir. İşte açıklama:

 

"Allah, kuluna (yardım etmeye) yetmiyor mu? (Ey Muhammed!) onlar, seni Allah'tan başkasıyla korkutuyorlar." (Zümer, 36)

 

Yetip artan bir direktiftir bu açıklama. Allah'a ulaşan şaşmaz ve dosdoğru yolu göstermektedir bu açıklama. Eğer Allah davetçinin yanındaysa, eğer davetçi bulunduğu ubudiyyet makamının hakkını veriyorsa acaba onu kim ve ne korkutabilir?

 

Güçlü ve her şeyi kudret kabzasında tutan Yüce Allah'ın kifayetinden hiç kimse kuşku duyabilir mi?

 

Gerçek korku kimdendir?

 

Konu budur. Apaçık ve kesin...

 

Tartışma ve zihinsel yorgunluğa yer vermeyecek kadar net...

 

Çünkü söz konusu olan; Allah korkusuyla başkasının korkusudur. Eğer mesele böylece anlaşılmışsa şüphe ve karmaşaya hiç bir yer kalmamıştır. Evet, eğer bu anlaşılmışsa Allah'ın dinine davet eden kimseyi ne korkutabilir ki?

 

Neden huzursuz olabilir, neden çekinebilir ki?

 

Onu kim yolundan engelleyebilir ki?

 

Eğer bu hakikat mü'minin kalbine yerleşmişse, kendi açısından mesele bitmiş ve tartışma kesilmiş demektir. Allah'tan başkasından umudunu kesmiş demektir. Çünkü Allah, kuluna yelerdir. Sadece O'na güvenilir:

 

"De ki: Allah bana yeterdir. Mütevekkil kimseler, sadece Ona güvenirler." (Zümer, 38)

 

Kalplerinde Allah'tan başka birine veya bir sebebe güven duygusunu bulan kimseler, en başta Allah'a gerçekten İnanıp inanmadıklarını düşünmek zorundadırlar.

 

"Mü'minler ancak o kimselerdir ki Allah'ın (azabı) anılınca kalpleri korkar. Allah'ın ayetleri okununca imanlar artar ve sadece Rablerine güvenirler." (Enfâl, 2)

 

Sadece Rablerine güvenirler. Ayetin (gramer yönünden) ifade ettiği anlam budur. Yani yardım ve güven konusunda Allah'a hiç bir şekilde ortak koşmazlar.

 

Yahut İbn-i Kesir'in tefsirinde anlattığı gibi:

 

Allah'tan başkasına umut bağlamazlar, O'ndan başkasını kastetmezler, O'ndan başkasına sığınmazlar, O'ndan başkasından ihtiyaç talep etmezler ve O'ndan başkasına rağbet etmezler. Dilediği her şeyin olacağını, dilemediğinin ise asla olamayacağını bilirler.

 

 

Mülkünde tasarrufta bulunan O'dur. Ortağı yoktur. Hükmünü değiştirecek yoktur. Süratle hesap alan O'dur.

 

Bundan dolayı Said b.Cübeyr demiş ki:

 

"İmanın merkezi (temeli), Allah'a tevekküldür."

 

Allah'ın vahdaniyetine ihlasla İnanmak budur. Başkasına değil, sadece Ona ihlasla ubudiyet etmek budur. Hem Allah'ın vahdaniyyetine inanmak, hem de onunla beraber başkasına güvenmek, mümkün değil bir arada bulunamaz.

 

Ama bir tek Allah'a güvenmek, dünyevî sebeplere başvurmaya mani değildir. Çünkü bir mü'min, sebeblere sarılmayı imanından bir parça ve sebebe sarılmayı emreden Rabbine itaat olarak kabul eder. Fakat sebeplere sonuçları doğuran şey gözüyle bakmaz. Bundan dolayı da sebeblere tevekkül etmez.

 

Mü'minin anlayışına göre sebep - netice arasında bir ilişki yoktur. Ne var ki sebeblere başvurmak ibadedettir. Emre itaat yönünden ibadettir. Neticenin gerçekleşmesi ise sebebin kendisinden ayrı İlahi bir kaderdir. Allah'tan başkasının takdir edemeyeceği bir kader. Bu özelliğiyle mü'min, sebeblere tapınmak ve bağlanmaktan kurtulup şuur özgürlüğüne kavuşmaktadır. Ama aynı zamanda bu sebeblere gücü nisbetinde başvurmak zorundadır. Allah'a itaatin mükafatına kavuşmak İçin başvurmak zorundadır.

 

Davetçiye düşen, bir tek Allah'a bağlılığını ifade eden arı-duru akidesini ilan etmektir:

 

"De ki: (Beni ortadan kaldırmak için) çağırın ortaklarınızı ve sonra bana hiç bir mühlet vermeden kurun tuzaklarınızı. Benim velim (işlerimi yöneten), hiç şüphesiz Kitab'ı indiren Allah'tır. Salihlere velayet eden de O'dur. O'nu bırakıp tapındıklarınız ise size yardım edemeyecekleri gibi kendi kendilerine de yardım edemezler. Onları hidayete (doğruya) çağırsanız bile duyamazlar. Onları sana bakarken görürsün, oysa ki kendileri görmez." (A'raf, 195-198)

 

Bu, dava sahibinin buyruğudur. Cahiliyyeye karşı söylenmesini emrettiği kelimelerdir. Rabbinin emrine uyan Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi zamanındaki müşriklere ve sahte ilahlarına meydan okuyarak bu kelimeleri aynen söylemiştir.

 

"De ki: Çağırın ortaklarınızı ve sonra bana hiç bir mühlet vermeden kurun tuzaklarınızı!"

 

Bu kelimeleri böylesine bir meydan okuyuşla müşriklerin ve sahte ilahlarının yüzüne vuruyordu. -Bana karşı kullanacağınız- ilahlarınızınki de dahil olmak üzere tüm tuzaklarınızı hiç bir süre ve mühlet tanımadan kurun diyordu. En büyük güce güvenip dayanmış ve tüm tuzaklara karşı onun himayesine sığınmış birinin edasıyla haykırıyordu yüzlerine:

 

"Benim velim, hiç şüphesiz kitabı indiren Allah'tır. Salihlere velayet eden de O'dur."

 

Kime dayandığını böylece ilan ediyordu. Kitabı indiren Allah'a dayanıyordu. Zaten kitabı indirmekle Peygamberini elindeki bu Hak'la insanların karşısına çıkarmayı murad ettiğini gösteriyordu. Bu hakkın, batılperestlerin batılına egemen olmasını takdir eden de O'ydu. Davasını kendisine güvenerek tebliğ edip yüklenen salih kullarını koruyan da O'ydu. Bu, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den sonra gelecek her zaman ve her yerdeki Allah dini davetçilerinin vazgeçilmez sözüydü:

 

"De ki: Çağırın ortaklarınızı ve sonra bana hiç bir mühlet vermeden kurun tuzaklarınızı.."

 

Görülüyor ki dava adamı, dünyevi her tür dayanağı bırakıp hiçe saymak zorundadır. Gerçekte tüm dünyevi dayanaklar hiçtir ve önemsizdir. Dışarıdan güçlü ve kudretli görünseler bile..

 

"Ey insanlar! Size verilen şu örneği dinleyiniz: Allah'ı bırakıp tapındıklarınızın tümü bir araya gelse bir sinek bile yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa onu bile kurtaramazlar. İsleyen (tapan) aciz, istenen (tapman) da aciz!" (Hacc, 73)

 

"Allah'tan başkasını veli edinenlerin durumu, kendi kendisine bir ev yapan örümceğin durumu gibidir. Halbuki evlerin en dayanıksızı da örümceğin evidir. Bunu bilselerdi (başkasını veli edinmezlerdi.)" (Ankebût, 41)

 

İslam davetçisi, Allah'a dayanmaktadır, öyleyse şu diğer veli ve dayanakların önemi var mı?

 

Mü'mine göre bunlar ne ki?!

 

Eziyet edebilseler bile ne ki bunlar?!

 

Çünkü yapabildikleri eziyet de Allah'ın izniyledir. Kendisine velayet eden Rabbinin izniyle..

 

Bu, Rabbinin kendisini korumaktan acizliği değildir. Dostlarına yardım etmeyi bırakmış demek de değildir. O, münezzehtir tüm noksanlıklardan. Çünkü O, salih kullarını bu eziyetlerle imtihan etmektedir. Eğitmek, arıtmak ve alıştırmak için imtihan etmektedir. Ve O, zalim kullarını da mazeretsiz bırakmak, zaman tanımak ve nihayet-sarsılmaz tuzaklar hazırlamak İçin derece derece yaklaştırmaktadır helâka..

 

Ebu Bekr (radıyallâhu anhu)... Müşrikler, yamalı ayakkabılarıyla mübarek yüzüne vurup gözü ve çehresini ağzı gözünden tanınmayacak şekilde kana bularken, yani Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den sonra dünyanın bu en büyük insanına böylesine çirkin ve alçakça saldırırlarken o, bu İşkence boyunca:

 

"Ya Rabbi! Sen ne kadar halimsin. Ya Rabbi! Sen ne kadar halimsin" diyordu.

 

Çünkü o, bu eziyetlerin ötesinde Rabbinin halimliğinin bulunduğuna yürekten inanıyordu. Rabbinin, tüm düşmanlarını bir anda çökertip helak edebileceğini kesinlikle biliyordu. Rabbinin, dostlarını terketmediğinden kesinlikle emindi.

 

Müşriklerin, Ka'be etrafında toplandığı bir sırada sesini yükselte yükselte Kur'an okumaya başlayan Abdullah b.Mesud'a yaptığı eziyetler.. Dayaktan bitkinleşip belini doğrultamaz hale gelen Abdullah, tüm bu alçakça eziyetlerden sonra diyordu ki:

 

"Allah'a yemin ederim ki, o anda kendilerinden daha önemsiz kimse bilmiyordum."

 

Çünkü bu kimselerin Yüce Allah'a düşmanlık yaptığını biliyordu. Allah'a düşmanlık yapanın ise eninde sonunda yenileceğine ve Allah katında zaten mağlup olduğuna kesinlikle inanıyordu, öyleyse bu kimseler, Allah'ın dostları nazarında da önemsiz olmalıydılar.

 

Bir de Abdullah b.Maz'ûn (radıyallâhu anhu)..

 

Müşrik Utbe b.Rebia'nın himayesinden çıkmıştı. Çünkü din kardeşleri Allah yolunda eziyetler çekip dururken bir müşrikin himayesinde eziyetten kurtulmuş olmaya tahammül edemezdi. Utbe'nin himayesinden çıkar çıkımaz müşrikler başında toplanmışlardı. Bir gözünü köreltinceye kadar vurdular onu. O sırada Utbe onu tekrar himayesine davet ediyordu. Ama Abdullah bu haline bakmadan:

 

"Hayır; çünkü ben senden daha üstün olanın himayesindeyim" diyordu. Utbe bu defa kendisine:

 

"Yeğenim, eğer himayemde olsaydın gözün bu halde olmazdı" deyince Abdullah:

 

"Hayır (girmem), vallahi) Allah yolunda diğer gözüme de aynı şey yakışırdı," diye cevap veriyordu. Çünkü Abdullah, Rabbinin himayesinin, kulların himayesinden daha onurluca olduğunu biliyordu. Rabbinin kendisini bırakmadığına da kesinlikle inanıyordu. Rabbi, kendi yolunda böylesine bir eziyete girmesini takdir etmişti yal öyleyse o da bu harika cevabı verecekti. Bununla tırmanacaktı aydınlık ufuklara..

 

"Hayır, vallahi! Allah yolunda diğer gözüme de aynı şey yakışırdı."

 

İşte Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in gözetiminde Kur'an-ı Kerim'le eğitilen bu parlak nesilden böyle örnekler çıkıyordu. Çünkü onlar Yüce Allah'ın:

 

"De ki: Çağırın ortaklarınızı ve sonra bana hiç bir mühlet vermeden kurun tuzaklarınızı!. Benim velim, hiç şüphesiz kitabı indiren Allah'tır ve salihlere velayet eden de O'dur," buyruğunun gölgesinde yetişiyorlardı.

 

Peki bundan sonra ne oldu?

 

Yani müşriklerin bu çeşitli eziyetlerine dayanmaktan ve kitabı indirip salihlere velayet eden yüce Allah'a bağlanmaktan sonra ne oldu?

 

Hiç kuşkusuz tarihin bildiği…

 

Allah'ın velileri galibiyete, üstünlük ve hükümranlığa kavuştu. Salihlerin öldürdüğü tağutlara da alçalmak, yenilmek ve mahvolmak düştü. Allah'ın gönüllerini İslâm'a açtığı diğer adamlara gelince; onlar da bu salih öncülere tabi oldular. Allah'a sonsuz güven duyup İşkenceleri metanetle ve sarsıntı geçirmeden göğüsleyen salihlere.. Allah yolunda sarsılmaz bir azimle direnenlere..

 

Nerede ve ne zaman olursa olsun dava adamı, ancak böyle bir azim, böyle bir güven ve böyle bir inançla bir yere varabilir:

 

"Benim velim, hiç şüphesiz kitabı indiren Allah'tır ve salihlere velayet eden de Odur."

 

Batıl, ne kadar gaddarlaşırsa gaddarlaşsın, davetçileri nasil tehdit ederse etsin, huzur veren hak kelimeye nasıl saldırırsa saldırsın, oluşturduğu düşünce ve ifade korkusu ne olursa olsun dava adamlarına düşen, sadece yollarına devam etmek ve boyunlarındaki görevi yılmadan taşımaktır.

 

Yalnızca Allah'a tevekkül etmek, tevhidin başta gelen özelliklerindendir. Mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül ederler, başkasına değil. Zaten Allah'a iman, tevekkülün yalnızca Allah'a olmasını gerektirir.

 

"Ve Rabblerine tevekkül ederler." (Nahl, 99)

 

Mü'min, Allah'a ve sıfatlarına inanır, varlık aleminde hiç kimsenin O'nun dilemesi haricinde bir fiil yapamayacağına ve izni olmadan hiçbir şeyin meydana gelmeyeceğine inanır. Bunun sonucu olarak, yalnızca ona tevekkül eder ve hiçbir işi yapmak veya yapmamak bakımından O'ndan başkasına yönelmez.

 

Başını dik tutması ve Allah'tan başkasının önünde eğilmemesi için, Allah'tan başkasından dilemeyen ve korkmayan, darlıkta sağlam yürekli, bollukta istikrarlı ve nimetin bolluğu veya yokluğundan etkilenmeyen birisi olmak, herkes için gerekli bir duygudur.

 

Bu duygu, davet önderleri için çok daha gereklidir...

 

Tevhid hakikati, imani düşüncenin esasını oluşturmaktadır. Bunun sonucu olarak da tevekkülün yalnızca Allah'a yönelik olması gerekir. Kayıtsız, şartsız Allah'a tevekkül...

 

"Müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Mücadele,10)

 

Eğer mü'min iseler, bundan daha sağlam dayanak olabilir mi?

 

"Bir işe azmettiğin zaman, Allah'a tevekkül et. Çünkü Allah tevekkül edenleri sever." (Al-i İmran,159)

 

Allah'ın sevdiği bir özelliğe mü'minlerin sarılması kaçınılmazdır. Çünkü mü'minlerin belirgin özelliği budur.

 

Allah'a tevekkül etmek ve her işin sonucunu da Allah'a havale etmek; İslam düşüncesi ile İslami hayat arasındaki son denge çizgisidir. Bu, evrene hakim büyük hakikat ile beraber hareket etmektir; her şeyin sonuçta Allah'a döneceği ve Allah'ın dilediğini yaptığı hakikati...

 

Hazırlık yaptıktan ve engelleri bertaraf ettikten sonra Allah'a tevekkül etmeli ve işlerin sonucunu Allah'ın kaderine bağlamalı...

 

Allah'ın mutlak takdirinin yerleşmesi ve bu kaderin insanın faaliyetinde ve amelinde gerçekleşmesi hakikati arasındaki mutlak denge İslam düşüncesinin en belirgin özelliklerindendir.

 

Allah'ın evrende cari olan kanunu sebep-sonuç tertibiyle yürüyor. Ancak, sonuçları doğuran sebepler değildir. Etkin güç Yüce Allah'tır. Yüce Allah, kendi kaderi ve dilemesiyle sonuçları sebeplerden çıkarıyor. Bundan sonra insandan görevini yapmasını, çaba sarfetmesini ve gerekeni yerine getirmesini istiyor. Bunlar için gerekli olan sonuçları kaderine uygun olarak gerçekleştiriyor. Böylece Allah'ın kaderine ve dilemesine bağlı olarak sebep-sonuç zinciri uzayıp gidiyor. Yalnızca O'dur ki, dilediği zaman sonuçların meydana gelmesine izin verir.

 

Böylece müslümânın düşüncesiyle hayatı dengelenir. O gücü nisbetinde çalışır, çabalar, sonra da bu çalışmasını Allah'ın kaderine ve dilemesine bırakır. Onun düşüncesinde sebep - sonuç kesinliği yoktur. O, hiçbir işte Allah'ı zorlayamaz.

 

Bu evrendeki büyük ve mutlak hakikat, Allah'tan başka kuvvetin, O'ndan başka kudretin ve O'nun iradesinden başka iradenin olmadığı hakikatidir. Bu hakikatten eşya ve olaylar meydana gelir. Fakat bu külli ve mutlak hakikat, müslümanı, metoduna tabi olmaktan, Allah'a yönelmekten, görevini yerine getirmekten, çaba sarfetmekten bunlardan sonra da Allah'a tevekkül etmekten, alıkoyamaz.

 

"Tevekkül edecekler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler." (İbrahim,12)

 

Bununla müslümânın düşüncesi, Allah'tan başkasından bir şey bekleme durumundan kurtulup kalbini varlık aleminden, faaliyet halindeki mutlak güce bağlanır. Yardım, himaye ve sığınma amacıyla sarıldığı bütün güçlerden elini çekerek, Allah'ın hikmeti sonucu meydana gelen olayları ve neticeleri tam bir teslimiyetle kabullenip Allah'a tevekkül eder, mü'min.

 

Bu, beşer kalbi için İslam'dan başka hiçbir sistemde görmediğimiz harikulade bir dengedir.

 

Mü'min sadece Allah'a tevekkül eder.

 

"Yalnızca Allah'a tevekkül edin, eğer mü'minlerseniz." (Maide, 23)

 

İşte bu, imanın özelliği ve alametidir. İmanın mantığı ve bu mantığın kaçınılmaz gereğidir.

 

"Allah'a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter." (Ahzap, 3)

 

Evet!.. Vekil olarak Allah yeter...

 

O'nun vekil olduğu, kimseye hiçbir zarar verilemez. Hiçbir çokluk hiçbir tuzak ve hiçbir hile onu korkutamaz.

 

Kalplerinde Allah'tan başka birine ya da sebebe, güven duygusu barındıranlar, öncelikle, kalplerinde Allah'ı aramalıdırlar.

 

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

 

"Mü'minler ancak o kimselerdirler ki, Allah anıldığında kalpleri titrer; O'nun ayetleri kendilerine okunduğunda imanları artarak Rabb'lerine tevekkül ederler." (Enfal, 2)

 

İbarenin ifade ettiği gibi, yalnızca O'na tevekkül ederler. Ona kimseyi ortak koşmazlar.

 

Ya da İbni Kesir'in tefsirinde dediği gibi:

 

O'ndan başkasından dilemezler, O'nun dışında kimseye kulluklarıyla yönelmezler, sadece O'nun himayesine sığınırlar. O'ndan başka kimseden ihtiyaçlarını gidermeyi talep etmezler ve sadece O'ndan bir şeyler arzu ederler...

 

O'nun dilediğinin olacağını, dilemediğininse asla olamayacağını bilirler. Aynı şekilde, mülkünde yegane tasarruf sahibi olduğunu, ortağı bulunmadığını verdiği hükümden dolayı sorumlu tutulamayacağını ve hesapları çabuk gördüğünü bilirler.

 

Bu yüzden Said b. Cübeyr şöyle demişti:

 

" Allah'a tevekkül etmek imanın toplamıdır. "

 

Bu, Allah'ın birliğine iman etmenin ve kulluğu sadece O'na hasretmenin ifadesidir. Çünkü bir kalpte, Allah'ın birliğine iman ile, O'ndan başkasına tevekkül etmek bir arada olamaz. Bununla beraber, Allah'a tevekkül etmek, sebeplere sarılmaya engel değildir. Yüce Allah sarılmayı emrettiği için mü'min Allah'a olan imanı ve O'na itaatinin gereği olarak sebeplere sarılır. Ancak o, sebepleri, neticelerin üzerinde doğrudan etkili görmez ve onlara dayanmaz. Şüphesiz, sebepleri halkettiği gibi sonuçları da halkeden Allah'tır.

 

Mü'minin bilincinde, sebeple sonuç arasında doğrudan bir ilişki yoktur.

 

Sebeplere sarılmak, Allah'a kulluk ve itaat etmektir, sonucun meydana gelmesi ise, sebepten tamamen bağımsız ve Allah'ın takdirinin eseridir. Bu sayede mü'minin şuuru sebeplere kulluk etmekten ve onlara bağlanmaktan azade olur. Bununla beraber, sebeplere sarılır, ta ki sebeplere sarılmak suretiyle Allah'a itaat etmenin sevabına nail olsun.

 

Mü'min kendisine isabet eden hayrın ve şerrin Allah'ın iradesinden neş'et ettiğine ve kendisine yardım edecek olanın Allah olduğuna inanır.

 

"Deki, Allah'ın yazdığından başkası asla bize isabet etmez. Bizim dostumuz O'dur. O halde müminler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler." (Tevbe, 51)

 

Allah'ın kaderine inanmak ve O'na tam manasıyla tevekkül etmek, insanın gücü yettiğince hazırlık yapmasına engel değildir...

 

Bu konuda Allah'ın açık emri vardır...

 

"Gücünüzün yettiğince onlar için kuvvet hazırlayın." (Enfal, 60)

 

Allah'ın emrini yerine getirmeyen hakkıyla ona tevekkül etmiş sayılmaz. Aynı şekilde, sebeplere sarılmayan, kimseye ayrıcalık tanımayan, Allah'ın fıtri yasasını idrak etmeyen kişi, hakkıyla Allah'a tevekkül etmemiş demektir. Oysa, Allah'a tevekkül etmek, imanın işareti ve gereğidir. Bütün güçler, mülkler, azametler ve makamlar Allah'ın yanında son bulur. O kendisine sığınana ve kendisini dost edinene yeter.

 

"Şayet yüz çevirirlerse de ki, "Allah bana yeter, O'na tevekkül ettim. O, büyük arşın Rabbidir." (Tevbe,129)

 

Biricik dost ve yardımcı Allah'tır.

 

"O'na kulluk edin ve O'na tevekkül edin." (Hud,123)

 

"O'na tevekkül ettim." (Şura,10)

 

Mü'minlerin tek başına Allah'a dayanmalarının metodu budur, insanlardan bir grub, güç bakımından ne kadar şiddetli görünürlerse görünsünler, netice itibariyle insandırlar, zayıftırlar ve Allah'ın kullarıdırlar.

 

"Kim ki, Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Allah, buyruğunu yerine getirendir." (Talak, 3)

 

Yalnızca Allah'a tevekkül...

 

Kendisine tevekkül edene O, yeter. Allah buyruğunu yerine getirendir. Takdir ettiği şey gerçekleşir. Neyi dilerse o olur. O'na tevekkül etmek, her şeye kadir bir güce, kahredici bir kuvvete ve dilediğini yapan bir iradeye tevekkül etmektir.

 

Ayet umumidir. Amaç, Allah'ın iradesi doğrultusunda, kalplerde sağlam bir iman düşüncesi inşa etmektir.

 

" Allah, her şey için bir kader kılmıştır.."

 

Her şey, O'nun ölçüsü; zamanı, mekanı, bürümesi; neticesi ve sebepleriyle mukadderdir. Hiçbir şey tesadüf eseri değildir. Evrende, insanın ruhunda ve hayatında hiçbir şey boş ve amaçsız değildir. Bu da, iman düşüncesinin üzerine dayandığı büyük bir hakikattir.

 

Mü'min sadece Allah'a tevekkül eder, kalbi başkasına iltifat etmez; O'nun dışında kimseden yardım dilemez. Yalnız ve yalnız O'nun himayesine sığınır.

 

"O halde mü'minler Allah'a tevekkül etsinler." (Tevbe, 51)

 

"Bize ne oluyor ki, yolumuzu gösterdiği halde Allah'a tevekkül etmeyelim?" (İbrahim,12)

 

Bu söz, yolundan ve durumundan mutmain, velisinin ve yardımcısının nimetine nail olmuş ve kendisini yoluna hidayet ettiren yüce Allah'ın yardım etmeye muktedir olduğuna inanan kişinin sözüdür. Yüce Allah'ın, yolunu çizdiğine inanan ve kendisini yoluna hidayet ettiğini bilen bir kalp, Allah'a bağlanmış bir kalptir. Yüce Allah'ın uluhiyeti ve kahredici gücünden şüphe etmeyen bir kalptir. Yolundaki engeller ne kadar zorlu olursa olsun, yolunu kesen tağutlar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, onu yolundan çeviremezler.

 

Bu hakikat, mü'minin kalbi ile Allah'ın hidayeti ve O'na güvenmek arasındaki irtibatın hakikatidir. Bu hakikati, cahiliye ile fiili bir mücadeleye girişen, Allah'ın elini ruhunda hisseden, nurun kapısını açan, onunla ufukları seyretmesini sağlayan ve O'nun yakınlığını ve ünsiyetini hisseden kalpler idrak eder. Dolayısıyla artık onu, tağutlar ve ellerindeki imkanlar korkutamaz. Aldatılması ve korkutulması imkansızdır. O, tağutları ve ellerindeki zulüm araçlarını hakir görür...

 

Allah'a bağlanmış bir kalbi, bu şekilde korkutmak mümkün mü?

 

Bu zavallı kullardan hangisi onu korkutabilir?

 

"Bize ne oluyor ki, Allah'a tevekkül etmeyelim?..."

 

"Tevekkül edecekler Allah'a tevekkül etsin."

 

Mü'min, Allah'a dayanmada, yönelmede ve O'na güvenmede kimseyi ortak koşmaz.

 

"Ölümsüz, diri olana tevekkül et. O'nu teşbih ederek hamd et" (Furkan, 58)

 

Allah'tan başka her şey ölecektir. Yalnızca ölümsüz, diri olan yüce Allah baki kalacaktır. Eninde sonunda ölecek birisine tevekkül etmek, yıkılmak üzere olan bir yere ya da az sonra kaybolacak bir gölgeye sığınmak gibidir. Şüphesiz, yalnızca, daimi diri olana, zeval bulmayana tevekkül edilir...

 

"Allah'a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter."

 

Onların hilelerine, tuzaklarına aldırma. Bütün işlerini, ilmi, hikmeti ve haberdarlığıyla tasarrufta bulunacak Yüce Allah'a havale et. Her işi sonuçta Allah'a havale etmek, yalnızca O'na tevekkül etmektir ki, kalb onunla tatmin olur, onunla haddini bilir ve ona bağlanır. Bağlılık, güven ve yakın konusunda her şeyi işlerin arkasındaki hakiki güce bırakır. Bu yüzden mü'minler, Allah'tan başkasına tevekkül etmezler.

 

"Mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler."

 

Bunun ötesinde bir tevekkül söz konusu değildir. Allah'tan başka, mü'minlerin tevekkül edecekleri bir kimse de yoktur. Allah'a tevekkül edilir. Çünkü O korur, himaye eder ve yalnızca O güçlüdür, azizdir. O, alimdir, haberdardır, görülen görülmeyen her şeyi bilir, gözetir. Evrende iradesi dışında hiçbir şey meydana gelemez. O, mü'minleri korumayı va'detmiş. Bundan daha büyük bir güvence ve yakin var mıdır?

 

Bu tevekkülden sonra mü'min saf ve berrak akidesini ilan eder.

 

"De ki, "Allah'a ortak koştuklarınızı çağırın! sonra hiç beklemeden, bana tuzak kurun! Şüphesiz benim dostum kitabı indiren Allah'tır ve O, salihlerin dostudur. O'ndan başka çağırdıklarınız size de yardım edemezler, kendi nefislerine de. Onları hidayete çağırırsanız işitmezler.."Sen onları sana bakıyor görürsün, oysa onlar görmezler." (A'raf, 195-198)

 

Bu söz, mü'minlerin cahiliyeye meydan okuyuşlarıdır. Bunu, Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylemişti ve kendi dönemindeki müşrikleri ve iddia ettikleri tanrılarına meydan okumuştu. Rabbinin, kendisine emrettiği gibi:

 

"De ki, "Allah'a ortak koştuklarınızı çağırın sonra da bana tuzak kurun, haydi beklemeyin!"

 

Şüphesiz bu meydan okuyuşu onların ve iddia ettikleri ilahların yüzüne haykırmıştı. Ve onlara şöyle söylemişti:

 

"Siz ve ilahlarınız hiç beklemeden tuzaklarınızı kurunuz."

 

Bunu sağlam bir yere dayanmanın ve onların hilesinden koruyacak olanın gücüne güvenen biri rahatlıkla söylemişti.

 

"Şüphesiz benim dostum kitabı indiren Allah'tır. O, salihlerin dostudur."

 

Bu ilanı, gücüne sığındığı yüce makam adına yapıyordu. Çünkü o, kitabı indiren Allah'ın hakimiyetine sığınmıştı. İndirdiği hükmüyle Resulü'nün bu hakikati insanlara haykırmasını dilediğine işaret ediyordu. Aynı şekilde, O, Resulü'yle gönderdiği Hakk'ın üstün olmasını takdir etmişti. Aynı zamanda, hakkı tebliğ eden, onu yüklenen ve ona bağlı kalanları himaye edeceğini de ilan etmişti.

 

Bu, Resulullah'tan sonra Allah'a davet eden bütün davetçilerin çağdaş oldukları tağutlara ve onlara kul olanlara karşı haykıracakları bir kelimedir.

 

"De ki, Allah'a ortak koştuklarınızı çağırın, sonra hiç beklemeden bana tuzak kurun, şüphesiz benim dostum kitabı indiren Allah'tır. O, salihlerin dostudur."

 

Dava adamlarının, yeryüzü dayanaklarından arınmaları ve bunları küçümsemeleri gerekir. Çünkü bunlar her ne kadar son derece güçlü görünseler de aslında oldukça zayıf ve zavallıdırlar.

 

"Ey insanlar, bir örnek veriliyor, ona kulak veriniz. Allah'tan başka çağırdıklarınız onun için bir araya gelseler de bir sinek bile yaratamazlar. Şayet sinek onlardan bir şey götürürse onu geri alamazlar. İsteyen de istenen de zayıftır." (Hac,73)

 

"Allah'tan başka dostlar edinenlerin misali kendine bir yuva kuran örümceğin misali gibidir. Oysa evlerin en çürüğü örümceğin evidir. Keşke bilselerdi."

 

Allah'a davet edenler, Allah'ın koruması altındadırlar. Allah'tan başka tutulan bu dostlar ve güvenilen dayanaklar da ne oluyor?

 

Onların gerçek değeri nedir ki, verecekleri eziyet ne olsun?

 

Onlar Allah'ın takdiri ve izni olmadan bir eziyet dokunduramazlar. Yüce Allah dostlarını korumaktan aciz olmadığı gibi onlara yardım etmekten de geri kalmaz. Ancak mü'minleri, salihleri, terbiye etmek, arındırmak ve insanlığa önderlik görevine alıştırmak, bozguncu kullarını da sağlam tuzağına yavaş yavaş ve sırayla düşürmek için imtihana tabi tutar.

 

Müşrikler, Hz. Ebubekir'e eziyet ediyorlardı. Tekmelerle yüzüne gözüne vuruyorlardı. Onu bıraktıklarında ağzı burnu kan içindeydi, iğrenç günahkarların dayakları boyunca, yeryüzünün Resulullah'tan sonra taşıdığı bu en şerefli insan, şöyle söylüyordu:

 

" Ne kadar halimsin ya Rabbi...

 

   Ne kadar halimsin..

 

   Ne kadar halimsin..."

 

O kendisi için bu eziyetlerin ötesinde Rabb'inin hilmini görüyordu. O, Rabb'inin düşmanlarını yok etmekten aciz olmadığını biliyordu. Aynı şekilde Rabb'inin dostlarını yalnız bırakmayacağını da kesinlikle biliyordu.

 

Ka'be'nin etrafında, müşriklere Kur'an dinlettiği için, müşrikler, Abdullah b. Mes'ud'u ayakta duramayacak kadar dövmüşlerdi. Bu eziyetler karşısında o şöyle söylüyordu:

 

"Vallahi, bu kadar zayıf olduklarını daha önce bilmiyordum." ...

 

Onların Allah'a isyan ettiklerini biliyordu. Ve şunu kesinlikle biliyordu ki, Allah'a isyan eden yenilmeye mahkum bir zavallıdır. O halde Allah'ın dostlarının yanında da zavallı bir konumda olmalıdırlar.

 

Abdullah b. Maz'un, kardeşleri Allah yolunda eziyet gördükleri halde, bir müşrikin himayesinde olmaya tahammül edemeyip, Utbe b. Rebia'nın himayesini reddetmişti.

 

Bunun üzerine üstüne çöreklenen müşrikler, bir gözünü morartmışlardı. O esnada kendisini görüp tekrar himayesine girmeye davet eden Utbe'ye şöyle diyordu:

 

" Hayır! Senden daha güçlü birisinin himayesindeyim."

 

"Ey kardeşimin oğlu, görüyorsun ki, bir şeyin isabet etmesi sonucu gözün morarmış." diyen Utbe'ye şöyle karşılık veriyordu:

 

"Diğerinin de Allah yolunda birinciye benzemesi senin himayenden daha evladır."

 

O, biliyordu ki, Rabb'inin himayesi, kulların himayesinden daha iyidir.

 

Ve biliyordu ki, Rabb'i, himayesine gireni asla terketmez. Bu eziyetleri çekmesi ise, o üstün ufuklara yükselmesi için bir denemeydi.

 

"Hayır vallahi, diğerinin de Allah yolunda birinciye benzemesi senin himayenden daha evladır."

 

Bunlar, Kur'an'ın terbiyesi altında, Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in kontrolünde ve bu Rabbani direktiflere mazhar olan o üstün neslin hayatından kesitlerdir.

 

"De ki, "Allah'a ortak koştuklarınızı çağırın, sonra da hiç beklemeden bana tuzak kurunuz! Benim dostum Kitab'ı indiren Allah'tır. Ve O, salihlerin dostudur."

 

Müşriklerin, bunca eziyetinden ve buna karşılık Allah'ın mü'minleri korumasından sonra ne oldu?

 

Tarih, Allah'ın dostları için zafer ve üstünlük, salihlerle savaşan tağutlar için de, yok olma, zillet ve yenilgiden söz etmektedir. Geriye kalan bir kısmının da göğsünü Allah, İslam'a açmıştı. Allah'a bağlılıkları sonucu eziyete tabi tutulan mü'minlerse sarsılmadıkları gibi, Allah'ın dininden hiçbir surette uzlaşmaya da gitmemişlerdir.

 

Her zaman ve mekanda Allah'a davet eden dava adamlarının yanında hiçbir şey, bu bağlılık, bu kararlılık ve pürüzsüz inancın yerini tutamaz.

 

"Benim dostum kitabı indiren Allah'tır. Ve o, salihlerin dostudur."

 

Batıl, zulmünde aşırı gidip davetçilere tehditler savurduğunda, götüren hak davasının karşısına dikildiğinde, düşüncede ve davranışta tamamen saldırganlaştığında, dava adamlarının, bütün bunlara aldırmadan, taviz vermeden ve davanın gereği neyse onu yerine getirerek yoluna devam etmeleri gerekir.

 

İslam düşüncesinde, önemli bir yer tutan bu hakikatin tekrar açıklanmasında fayda vardır. Neticeyi irade eden ilahi takdir, aynı zamanda sebepleri de yaratır. Gayet mantıklı ve açık olan İslam akidesi bütün işleri Allah'a havale eder. Ancak, görülen alemde sonuçların meydana çıkmasına yardımcı olan tabii sebeplere sarılmaktan insanı muaf tutmaz. Sebeplere sarılmanın sonunda neticenin gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi meselenin hakikatine inanmaya yetmez. Çünkü her konuda işlerin döneceği nokta ilahi taktirdir.

 

Bedevi, devesini Resulullah'ın Mescidi'nin kapısında bağlamadan bırakarak namaz kılmak için mescide,"Allah'a tevekkül ettim" diyerek girdiğinde Resulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): "Deveni bağla sonra tevekkül et!" diye buyurmuştu.

 

İslam akidesinde tevekkül, sebeplere sarıldıktan sonra işlerin sonucunu Allah'a bırakmaktır.

 

Seyyid Kutub
DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 375
Toplam 150524
En Çok 855
Ortalama 253