TEVHİD, FIRATIN GEREĞİDİR

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

08-01-2019

TEVHİD, FIRATIN GEREĞİDİR

İnsan denen yaratık, son derece gariptir. Zora düşmedikçe Allah Teâlâ'yı hatırlamaz ve kendisine musallat olan bulanıklık, cahiliyenin etkileri ve bozulmalardan kurtulup fıtratına yönelmez. Emin olunca da ya unutur ya da azgınlaşır. Bu durum, fıtratı sağlam, canlı, her an karşılık vermeye hazır ve daima iman cilası ile cilalanan kişiden başka herkes için geçerlidir.

"Sizi, karada ve denizde yürüten O'dur. Gemide olduğunuz zaman, gemiler, içinde bulunanları hoş bir rüzgarla götürürken kasırga gelip de her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını sandıkları zaman 'dini yalnızca Allah'a has kılarak' O'na dua ederler. "Eğer bizi bundan kurtarırsan şükredenlerden olacağız" derler. Ama onları kurtardığımız zaman yeryüzünde haksız yere azgınlık yaparlar." (Yunus, 22-23)

Dalga dalga gelen korkunun ortasında fıtratları, biriken gü-nahlardan soyutlanır, kalbleri, üzerine çöreklenmiş cahilî düşüncelerden kurtulur. Bozulmamış sağlam fıtrat, tevhid ve dini Allah'a has kılma ile harekete geçer. Kasırga diner ve korkudan çırpınan kalpler sakinleşir... Gemi güvenle kıyıya yanaşır. İnsanlar hayatlarından emin olurlar. Ayakları karaya basmıştır artık. Bu yaşanan bir sahnedir. Her nesilden insanlar arasında örneği görülür bu sahnenin... Allah Teâlâ, insanların, biri rahatlıkta biri sıkıntıda olmak üzere iki çehresini arzetmektedir. Onlara, dönekliklerini, zaaflarını, iddialarını ve onları Rabb'lerine ulaştıracak, O'nu tanıtacak, O'nunla tatmin edecek, doğru yolu gösterecek, hakikati öğretecek ve Allah'ın bahşettiği insani özelliklerden yararlanmalarını sağlayacak metod üzerindeki sebatlarını göstermektedir.

"İnsana bir sıkıntı arız olunca, Rabb'ine dönerek yalnızca O'na dua eder. Rabb'i bu sıkıntıyı nimete çevirince, daha önce yaptığı duayı unutur. Yolundan sapmak için O'na ortaklar koşmaya başlar. De ki; küfründe biraz oyalan, şüphesiz sen ateş ehlisin." (Zümer, 8)

İnsan fıtratı, sıkıntı anında aslî haline döner. Cahilî tortular düşer, engeller ortadan kalkar ve vehimlerin baskısından kurtulur. Yalnızca Rabb'ine yönelir ve O'na döner. O, bilir ki, sıkıntıyı O'ndan başka kimse gideremez. İddia ettiği ortaklar ve şefaatçilerin yalan olduğunu bilir. Ancak sıkıntı gidip bolluk geldiğinde, Allah nimetini ona verdiğinde ve belayı uzaklaştırdığında, sıkıntı anında fıtratı şirkten soyutlanmış insan, eski şirkine döner ve cahili tortular yeniden kalbinin üzerine çöreklenir, Rabb'ine yalvarışını, tevbesini ve O'nu birlemesini unutur, üzerindeki sıkıntıyı giderecek kimse olmadığı zaman Rabb'inin birliğini idrak etmişti oysa... Bunların tümünü unutur ve Allah Teâlâ'ya ortak koşmaya başlar.

Bu, ilk cahiliyetteki gibi ilahlara, ilkel anlamda ibadet etmek şeklinde olabilirken, günümüz cahiliyesinde olduğu gibi, değerleri, şahısları ve düzenleri kendi yanında Allah'a ortak kıl-mak şeklinde de tezahür edebilir. Aynı şekilde, sıkıntı anında dini yalnızca Allah'a has kılan bu insan, bir de bakarsınız şehvetine, arzularına, hevasına, korkularına, malına, evladına, ege-men olanlara ve büyük saydıklarına Allah'a kulluk eder gibi, kulluk etmeye başlar. Onları Allah'ı sever gibi, hatta daha da şiddetli sevmeye başlar.

Şirkin çeşitleri vardır. Bunlardan, insanların şirk olarak telakki etmedikleri gizli olanı da vardır. Bunun bilinen şirk çeşitlerinden birisine benzememesi onları yanıltmıştır. Oysa, kesinlikle şirktir. Sonu da Allah'ın yolundan sapmaktır. Allah'ın yolu birkaç tane değil, yalnızca bir tanedir. O'nun, ibadette, yönelişte ve sevgide birlenmesi ona giden yegane yoldur. Allah'a iman, kalbte şirkin bulunmasına tahammül etmez. Mal, çocuk, vatan, toprak, arkadaş ve akrabanın ortaklığına tahammül etmez. Bunlardan hangisine kalpte yer verilirse bu, Allah'a eş koşmaktır ve onun yolundan sapmaktır. Dünya metaından az bir yararlanmadan sonra ateşe varan bir sona yuvarlanmaktır. Sıkıntı, fıtrat üzerine birikmiş hevesleri, şehevi duyguları silker, fıtratta ve vicdanda gizli kalan hakkın ortaya çıkmasını engelleyen etkenlerin baskısını giderir. O zaman, Allah'ı görür ve yalnızca O'na yönelir.

"İnsana bir sıkıntı ulaşınca bize dua eder. Biz de nimetimizden ona verince, "Bunu kendi bilgimle kazandım" demeye başlar. Aksine bu, bir denemedir, fakat onların çoğu bilmezler." (Zümer, 49)

Şiddet gidip bolluk gelince, bu insan sıkıntıda söylediklerini unutur. Heva ve hevesin etkisiyle fıtratı bozulur... Nimet, rızık ve ilahi fazilet hakkında, "Onları kendi bilgimle kazandım" der. Bunu daha önce Karun da söylemişti. Bilgi, sanat ve mal biriktirmesini sağlayan yeteneklerine aldanarak, bilgiyi, sanatı ve bu yetenekleri bahşeden ilk sebebi unutan herkes gibi...

Bu, insanların içinde bolca görülen bir örnektir. Fıtratı Hak'tan sapmayan, yalnızca O'na dönen ve O'nun yolunu bilen, bollukta da, sıkıntıda da fıtratın doğrultusundan sapmaz. Muhtaç olan kişi, sıkıntı ve kötülüğü gidermesi için Allah'a sığınır. Bu sığınma duygusunu göğsü daraldığında, dayanakları yıkıldığında, insanın etrafına bakınıp, yardım araçları ve kurtuluş sebeplerinden uzak, kendini yapayalnız görünce daha bir belirginleşir. Hiçbir kuvvet yok... Yeryüzünde kurtaracak hiçbir güç yoktur. Saydıklarının tümü, şiddet anında gözden kayboldular. Sıkıntı karşısında yalvardıkları onu inkar ettiler ya da yüz çevirdiler... İşte bu anda, fıtrat uyanır, yardıma ve kurtarmaya malik yegane güce sığınır. Bundan sonra insan, Allah Tealâ'ya yönelir. Rahatlık anında unuttuğu Rabb'ine...

Çünkü, dua edince ihtiyaç sahibine cevap verecek yalnızca O'dur. Kendisini kötülükten koruyacak, güvence ve selamete iletecek O'dur. Kendisini boğmak üzere olan sıkıntıdan yalnızca O kurtarır, başkası değil…

İnsanlar, bolluk zamanında ve gaflet anında bu hakikati unuturlar. Yardımı, gücü ve himayeyi yeryüzü menşeli bir kuvvetten beklerler. Zorluk baş gösterdiğinde, sıkıntı çekilmez olduğunda, fıtratlarının üzerinde gaflet ve perdeler yok olduğundan daha önce ondan gafil olsalar da, tevbe ederek Rabb'lerine dönerler. Oysa, hayatta açıkça görülen ve nefislerinin derinliklerinde gizli olan bu hakikatten gafildiler. Allah Teâlâ, sabit bir değere dayanmayan ve açık bir metoda uymayan, insan nefsinin bir görüntüsünü gözler önüne seriyor.

"İnsanlara bir zarar dokununca, O'na dönerek Rabb'lerine dua ederler. Onlara rahmetinden biraz tattırınca da, onlardan bir grup hemen şirk koşar. Kendilerine geleni inkar etsinler, dünyadan da biraz yararlansınlar, pek yakında bilecekler!" (Rum, 33)

İnsan nefsinin bir özelliği de; meydana gelen olaylardan, düşüncelerden, gelişmelerden ve akımlardan etkilenmesidir. Bir zararın dokunması insanlara Rabb'ini hatırlatır. O'ndan başka koruyan olmayan Allah Teâlâ'ya sığınırlar. Ayrıca O'na sığınmanın dışında hiçbir şeyin onları kurtaramayacağını da bilirler. Gam dağılınca, sıkıntı ortadan kalkınca ve Allah Tealâ, rahmetinden onlara tattırınca, "Onlardan bir grup hemen Rabblerine şirk koşar…"

Bunlar, kendilerini doğru yola iletecek sağlam bir inanca sahip olmayan gruptur. Bunun sebebi, rahatlılığın, kendilerini Allah Teâlâ'ya sevkeden sıkıntıyı ortadan kaldırması ve kendilerini Allah Teâlâ'ya döndüren şiddeti unutmalarındandır. Bu durum, şükür ve tevbe üzerinde kalacaklarına, hidayet ve rahmetten kendilerine geleni inkar etmeye sevk etmektedir. İnsanların çoğu sabretmedikleri gibi şükür de etmiyorlar. Onlara bir zarar isabet ettiğinde Allah'a yalvarıyorlar. Allah Teâlâ onlardan zararı giderip onları kurtardığında ise çok azı şükrediyor.

"Dalgalar dağlar gibi ansızın çıkıp geldiğinde dini Allah'a has kılarak O'na dua ederler. Onları karaya çıkarıp kurtardığımız zaman, içlerinden bir kısmı orta yolu tutar. Ayetlerimizi gaddar ve nankör olandan başkası inkar etmez." (Lokman, 33)

Bunun gibi tehlikeli durumlarda... Dalgalar dağ gibi birbiri ardınca geldiği zaman, gemi korkunç bir okyanusta bir o yana bir bu yana bir kuş tüyü gibi sallanıp durur. İşte o zaman ne-fisler aldatıcı güçlerden kurtulur. Bolluk zamanında fıtratının hakikatına perde olan uyduruk güçler silinir. Fıtrat ile yaratanın arasına giren bütün engeller ortadan kalkar. O zaman fıtrat her türlü örtüden arınmış olarak Rabb'ine doğru yol alır. O'na yönelerek dini yalnızca O'na has kılar. Bütün şirk çeşitlerini reddeder ve her türlü müdahaleyi atar. Dini O'na has kılarak yalnızca O'na dua eder. Onları karaya çıkarıp kurtardığında..."içlerinden bir kısmı orta yolu tutar..."

Güvenlik ve rahatlık eski hallerini unutturup şımartmaz, aksine daha çok şükretmelerini ve Allah Teâlâ'yı anmalarını sağlar. Zikir ve şükürde Allah Teâlâ'nın hakkını veremezlerse bile, orta yolu tutarak şükreden ve Allah Teâlâ'yı ananlardan olmaya çalışırlar. Tehlike kalkar kalkmaz, rahatlık gelir gelmez onlardan bir kısmı Allah'ın ayetlerini inkar ederler. Çünkü onlar şiddetli ve zalim gaddarlardır... Çünkü onlar, küfürde aşırı olanlardır. Şiddet anında insan fıtratı, gerçek ilahına sığınır...

"De ki: Kim sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtarır ki; O'na, boyun bükerek gizlice yalvarırsınız. Şayet bizi bundan kurtarırsan şükredenlerden oluruz" diyerek? De ki: Allah sizi bundan ve her sıkıntıdan kurtarır. Yine de siz şirk koşarsınız."(En'am, 64)

İnsanların, kolaylık ve bolluk zamanlarında fıtratlarından nasıl uzaklaştıklarını görüyoruz... Korku ve sıkıntı onlara kendilerini kontrol etme fırsatını doğuruyor. Ancak bu durum sürekli değildir. Korkuyla ara sıra karşılaşıyorlar. Sıkıntı anında Allah Teâlâ'dan başkasına yönelmiyorlar. Onları bu sıkıntıdan Allah Teâlâ'dan başkası da kurtaramaz. Ancak, kolaylık ve bolluk anında, tekrar içinde bulundukları eski şirklerine dönüyorlar.

Tehlikeyi düşünmek, korkuyu hatırlamak, serkeş nefisleri durdurur, katı kalpleri inceltir. Nefse, zaafını ve Allah'a tevbe ettiği anı hatırlatır. Bu, sıkıntıya düşen herkesi ve sıkıntıya düşenin kederlendiği anı gören herkesin bildiği bir tecrübedir. Karanın ve denizin karanlıkları çoktur. Uzaklık bir karanlıktır. Tehlike bir karanlıktır. Mahlukatı, karada ve denizde bekleyen her şey gizlilik perdesinin arkasındadır. Ve insanlar her ne zaman bu karanlıklardan birisine düşmüş olsa, boyun bükerek dua edecekleri ve sessizce yalvaracakları Allah'tan başka kimseyi bulamazlar.

"Denizde, size bir zarar dokunduğu zaman O'ndan başka çağırdıklarınızın tümü kaybolur. Sizi karaya çıkarıp kurtardığında ise, yüz çevirirsiniz. İnsan gerçekten nankördür..." (İsra, 67)

Bu, zorlukları tadanın algılayabileceği bir sahnedir. Ayrıca dağ gibi dalgaların üstünde şiddetli rüzgarda sallanan tüy gibi, büyük küçük meydana gelen her sarsıntıyla, her titreyişle ilgilenen uyanık ve ürperen kalpler de hisseder bu sahneyi... Fakat insan yine o insandır. Su çekilip kara ortaya çıkınca, ayaklarının altındaki karayı hissedince az önceki durumunu unutur. Dolayısıyla Allah Teâlâ'yı unutur. Hevalar sarar etrafını, şehvetler onu kuşatıp tehlikenin ortaya çıkardığı sağlam fıtratının üzerine çöreklenirler.

"Sizi karaya çıkarıp kurtardığında, hemen yüz çevirdiniz. Gerçekten insan nankördür." (Yunus, 12)

Ancak, kalbini Allah Teâlâ'ya bağlayan, onu aydınlatıp nurlandıran müstesna… Şiddet anında fıtrat, üzerine çöreklenen cahilî kalıntılardan arınır ve derinliklerindeki gizli hakikat ortaya çıkar... Ulûhiyyetin tekliği hakikati... Hak İlah’ına ortaksız olarak yönelir. Çünkü o anda, şirk düşüncesinin boşluğunu ve ortak koştuklarının bir gerçekliğe sahip olmadığını idrak eder... İşte böyle anlarda sıkıntıya düşenler vaadlere başlarlar...

" Şayet bizi bundan kurtarırsan şükredenlerden oluruz" diyerek? De ki: Allah sizi bundan ve her sıkıntıdan kurtarır…"

Ondan başka icabet edecek, ve sıkıntıyı giderecek kimse yoktur... Öyle bir durumda, kalpler titreyip dua etmeye başlar.

"İnsana bir zarar dokunduğunda, yanı üzerinde, oturarak ve ayakta yalnızca bize dua eder. Biz zararı giderince, zararın dokunması anında bize, hiç dua etmemiş gibi gerisin geri döner. İşte böyle müsriflere, işledikleri süslü görünüyor."

Bu, beşerin durumunu anlatması bakımından sürekli tekrarlanan başka bir örnektir... İnsan, hayatın gelişmesine paralel olarak hayatını sürdürür. Hata eder, günah işler, azgınlaşır ve savurganlıkta bulunur. Allah Teâlâ'nın koruyup merhamet ettiklerinin dışında aczini, zaafını ve güçsüzlüğünü bilip Allah Teâlâ'ya yöneleni pek azdır. Bolluk zamanında unutkandır. Kendini kendine yeterli sandığı an azgınlaşır. Ancak kendisine bir zarar dokunduğunda aynı kişi, bakarsınız çokça dua etmeye başlar, sürekli yalvarır, üzerine musallat olan zorluktan sıkılır, rahata kavuşmak için acele eder. Duasına karşılık verilip zarar def edilince, durup düşünmeden hemen uzaklaşır, içinde bulunduğu eski sapıklığına ve kokuşmuşluğuna geri döner. Kur'an'ın çizdiği bu tablo, insanlar arasında sürekli tekrarlanan, gözle görülen bir örnektir.

 "Allah dedi ki: "İki ilah edinmeyin. Ancak O, bir tek ilahtır. Yalnızca benden korkun!" Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur. Değişmez din O'nundur. Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz? Sizin yanınızdaki her nimet Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokununca O'na koşarsınız. Sizden bu zarar defedilince de sizden bir grup Rabb'lerine ortak koşarlar. Kendilerine verileni inkar edip az bir süre yararlansınlar. Bir zaman sonra bileceklerdir." (Nahl, 51-55)

Allah Teâlâ, insanların iki ilah edinmemelerini emrediyor. O, ikincisi bulunmayan bir tek ilahtır. Bu, akidenin temel konusudur. Onsuz olmayacağı gibi, bu hakikat, açık seçik, tam ve net bir şekilde yerleşmeden; bir vicdanda akidenin varlığından da söz edilemez... O, bir tek ilahtır...

Aynı zamanda da O, tek başına hükümrandır: "Göklerde ve yerde olanların tümü O'nundur."

İnsanlar için değişmez kanunlar koyan O'dur: "Değişmez din O'nundur."

Nimetleri veren O'dur: "Size verilen nimetlerin, tümü Allah'tandır."

Zorluk ve sıkıntı anında, fıtratınız yalnızca O'na sığınır. Ortak koşmadan tek başına O'na yönelir. Böylece Allah Teâlâ, ulûhiyyette, hükümranlıkta, dinine tabi olmakta, nimet vermede ve yönelinecek merci olmada birlenmiş olur. İnsan fıtratı, zararın baş göstermesinde bu sayede şirkin bulanıklığı kalktığında bunların tümüne şahitlik eder.

Bununla beraber, insanlardan bir grup, zarar kendilerini kuşattığı anda birledikleri Rabb'lerine kurtulduklarında ortak koşarlar. Bu her zaman görülebilen bir örnektir. Darlıkta, kalpler, yalnızca Allah'a yönelir. Çünkü O'nun dışında kimsenin onları koruyamayacağını bilir. Refahta ise, nimet ve dünya metaı ile eğlenir, değerlerini, kanunlarını, gelenek ve göreneklerindeki ölçülerini Allah'tan başkasından almak suretiyle Allah'a ortak koşmaya başlar. Bu, Kur'an'ın çizdiği bir tablodur.

"Sonra size bir zarar dokunduğunda hemen ona koşarsınız. Sonra sizden zararı giderince, sizden bir grup rabblerine ortaklar koşarlar."

Fıtratın bozulması ve kokuşması günümüzde biraz daha şiddetlenmiştir. İnsanların bazıları şiddet anında bile Allah'a yönelmiyorlar. Allah indinde bir dereceleri olduğunu zannederek, bazı kullarına, yardım, zararı giderme ve kurtuluş için sığınıyorlar. Hastalık ve sıkıntının şiddetinden kurtarmaları için evliyaya dua edenler gibi. Bunlar, eski cahiliye müşriklerinden daha çok fıtratlarının hakikatından sapmışlar. Halbuki, korku fıtratı cahilî etkilerden arındırıp yalnızca Allah Teâlâ'ya yönelmeyi sağlardı.

"De ki; "Görüyor musunuz? Şayet Allah'ın azabı gelse ya da Kıyamet kopuverse, Allah'tan başkasını mı çağıracaksınız? Eğer doğru iseniz söyleyin. Aksine yalnızca O'nu çağırırsınız. Dilerse, dua etmenize neden olan sıkıntıyı giderir de ortak koştuklarınızı da unutursunuz." (En'am, 40-41)

Bu, fıtratın, korku düşüncesiyle yüzleşmesidir. Allah Tealâ'nın dünyadaki azabı helak ve yok etme, ya da kıyametin beklenmediği anda kopuvermesi düşüncesi... Fıtrat bu teması hissettiği, bu düşünceyi idrak ettiği vakit -Allah Tealâ, idrak edeceğini önceden biliyordu şüphesiz- bu hakikatin, kendi derinliğinde gizli olan hakikati temsil ettiğini de idrak eder. Bunun üzerine silkinir, titrer ve şirkin her türlü etkisinden arınarak, yalnızca Allah Teâlâ'ya dua eder ve daha önceki şirkini unutur.

Şüphesiz korku, fıtratınızı arındırır. Bu yüzden, kurtuluşu dileyerek yalnızca ona yönelirsiniz. Daha önce birini O'na ortak koştuğunuzu da unutursunuz. Hatta şirk mefhumunu bile unutursunuz. Çünkü fıtratın, Rabbini tanıması kendisinde gizli bir hakikattir. Ancak şirk, dış etkenler sonucu fıtrata arız olan yüzeysel bir örtüdür. Üzerinde yoğunlaşan cahili birikimlerin etkisiyle meydana gelen bir örtü... Korku neticesinde sarsıldığında, birikimler düşer, örtü kalkar ve fıtratın gerçek çehresi meydana çıkıp fıtri işlevini yerine getirerek bu korkudan kurtarması için Rabb'ine yalvarır.

 

SEYYİD KUTUB


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 75
Toplam 98882
En Çok 855
Ortalama 234