TEVHİD İSLAM ANAYASISININ BAŞIDIR

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

08-01-2019

TEVHİD İSLAM ANAYASISININ BAŞIDIR

"Resul size neyi getirdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan, vazgeçin. Allah'tan korkun, çünkü Allah şiddetle cezalandırır." (Haşr, 7)

Bu, şeriatı, bir tek kaynaktan alma kuralıdır. Aynı zamanda, İslam'ın anayasa görüşünü de ifade eder. İslam'da kanunun hakimiyeti, bunları Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in Kur'an ve sünnet olarak getirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Toplumun lideri dahil bütün ümmet Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in getirdiğine muhalefet edemezler. O'na muhalif bir hüküm koyduklarında, bu hükmün etkinliği olmayacaktır. Çünkü birinci dayanağını kaybetmiştir.

Bu görüş, milletin dilediği gibi hüküm koyması ve bu hükmün etkinliğinin olması anlamına gelen millet egemenliği de dahil olmak üzere bütün beşeri görüşlere zıttır. İslam'da hakimiyetin kaynağı, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in getirdiği Allah Teâlâ'nın dinidir. Ümmet ancak buna dayanır, bunu korur ve yalnızca bunu tatbik eder. Ümmetin önderi de bu konuda ümmet adına hareket eder.

Hiçbir konuda Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in getirdiğine muhalefet etmeyecek şekilde ümmetin hakları sınırlıdır. Ümmetin karşılaştığı bir konuda, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in getirdiğinde de bir hüküm yoksa Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e muhalefet etmeyecek şekilde hüküm koyması İslam'ın bu kuralına ters olmadığı gibi onun bir gereğidir de…

Her hangi bir yasamada, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in getirdiği bir nass varsa ona uymak esastır. Nass bulunmadığı durumlarda da İslam'ın esaslarına ters düşecek hükümlerin konulmaması gerekir. Ümmetin ve onun temsilcisi önderin kanun koymadaki yetkisi bunun ötesine geçemez. Bu sistem, beşerin bildiği hiçbir sisteme benzemeyen tek bir sistemdir. Varlığa egemen olan kanunla insana hükmeden kanunu birbirine bağlayan tek nizamdır. Bu nizam sayesinde beşerin kanunu ile evrenin konumunun çarpışmaması, insanların mutsuzluğa uğrayıp mahvolmaması ve emeklerinin boşa gitmemesi için Allah Teâlâ'nın koyduğu varlık kanunlarıyla, yine Allah Teâlâ'nın koyduğu şeriat arasında tam bir ahenk sağlanmıştır.

Bu din, helal ve haram kılma yetkisinin Allah'a ait olduğu hakikatini yerleştiriyor. Çünkü bu ikisi, ilah olmanın en başta gelen özelliklerindendir. Allah Teâlâ'dan bir güç olmadıkça helal ve haram kılma yetkisi kimseye verilmemiştir. İnsanlar için helal ve haram tayin eden yüce Allah Teâlâ'dır. Ondan başka hiç kimsenin böyle bir yetkisi yoktur. Hiç kimsenin böyle bir hak iddia etmesi düşünülemez. Çünkü bu iddia ilahlık iddiasıyla eş anlamlıdır.

Bu itibarla, cahiliyedeki helal ve haram kavramları, yetkisiz bir kaynaktan oluştukları için temelde bâtıldırlar. İslam tarafından kabul görmeleri mümkün değildir. İslam geldiğinde, işe cahiliyenin helal ve haram kavramlarını geçersiz saymakla başladı. Çünkü oluştukları kaynak bu yetkiye sahip değildir. İslam, bu kavramları kendi ölçülerine göre yeniden inşa etti.

İslam bir şeyi helal ya da haram saydığında, bu cahiliyede de aynen geçerli olsa bile, İslam'ın bu hükmü kökten bâtıl saydığı cahiliyeye dayanmaz. Çünkü cahiliyenin bu hükmü ulûhiyyet yetkisine sahip olmayan bir kaynaktan neş'et etmektedir. Oysa İslam'da, helal ve haram kılma tamamıyla yüce ulûhiyyet makamının, yani Allah Teâlâ'nın yetkisindedir.

İşte, İslam'ın insan hayatında meydana gelen her olayı ve her şeyi kuşatan helal ve haram kavramları hakkındaki görüşü budur. İnsan hayatında hiçbir şey helal ve haram dairesinin dışında değildir. Nikahta, yemekte, içmekte, giyside, harekette, işte, muamelede, ilişkilerde, örfte, adetlerde ve kanunlarda hiç kimsenin bir şeyi helal ya da haram kılma yetkisi yoktur. Allah Teâlâ'nın şeriatına uymak suretiyle Allah Tealâ'nın gücüne dayanan meşru otorite hariç…

Allah Teâlâ'nın dışında, insan hayatında büyük küçük meselelerde helal ve haram sınırları tayin edenlerin yetkisi olmadığı gibi bu hükümleri de temelden bâtıldır. İslam'ın bunları onaylaması beklenemez. İslam'daki bu hükümler, cahiliyedekileri onaylamak ya da düzeltmek için gelmemiştir. Bu, yetkili yüce merciye dayanmak suretiyle yepyeni bir yapılanmadır.

İşte İslam, helal ve haramlar ile ilgili hükümlerini böyle inşa etti. Sistemini ve kanunlarını böyle yerleştirdi. Şiarlarını ve geleneklerini böyle düzenledi. Yeni baştan ve biricik otoriteye dayandırarak... İslam bu görüşü yerleştirir ve cahiliyenin helal ve haramiyle mücadeleye girişirken helal ve haramda ilk ve yegane kaynağı da belirtiyordu. Kur'an Cahiliye mensuplarını kınayan bir soru tarzında şöyle sesleniyor: "De ki, Allah'ın kulları için çıkardığı ziyneti ve rızkın temiz olanını, kimmiş haram kılan?" (A’raf, 32) "De ki; 'Gelin, size Rabbiniz'in neyi haram kıldığını bildireyim." (En'am, 151)

Bu kınama amaçlı sorularla İslam, dikkatleri esas kaynağına çeviriyordu: "Haram ve Helal" konusunda yetkili tek merci Allah Teâlâ'dır. Esasında Allah Teâlâ'nın şeriatına ve gücüne dayanma durumu müstesna, ferd, toplum, millet ya da bütün insanlık olsun, bu konuda beşerin hiçbir müdahalesi söz konusu değildir. Helal ve haram kılma -serbest kılma ve yasaklama- şeriatın ve dinin ta kendisidir. Helal veya haram kılan Allah Teâlâ olduğu zaman insanlar Allah Teâlâ'nın dinindedir demektir.

Helal veya Haram konusunda hüküm veren Allah Tealâ'dan başka biriyse insanlar ona kulluk ediyor ve dolayısıyla onun dinine tabi oluyorlar demektir. Bu şekilde konu, ulûhiyyet ve özellikleri, din ve anlamı, iman ve sınırları kapsamına giriyor. O halde yeryüzünün her tarafında müslümanlık iddiasında bulunanlar; bu gerçek nerede kendileri nerede? Bu din nerede kendileri nerede? İslam nerede, kendileri nerededir?

Bir baksınlar, şayet hala müslümanlık iddiasını sürdürüyorlarsa... Din, sadece vicdanlarda yer eden bir akide, yerine getirilen bireysel şiarlar ve kulluk davranışları ya da akideyle ve ferdi ibadetlerle ilişkisi bulunmayan maddi bir düzen değildir. Bütün bunları da kapsayan hepsini birbirine bağlayan ve esas merciye döndüren, kapsamlı bir hayat metodudur. Bu, Allah Teâlâ'nın birlenmesidir. Yani Allah Teâlâ'nın hayat üzerindeki hakimiyetiyle birlenmesi... Yukarıda sayılan konuların tümünde yalnızca O'na başvurulması... İlah ve Ma'bud olarak Allah Teâlâ'nın birlenmesi, şeriat ve bütün insanî faaliyetlerde yönelinecek kaynağın birliğidir mesele...

Allah Teâlâ'nın metodunda, kanun ve direktifler bir tek asıldan kaynaklanarak, bir nokta etrafında birleşirler. Yani Allah Teâlâ'ya imandan kaynaklanıp onun birliği etrafında odaklaşırlar. Bu yüzden hepsi birbirine bağlı ve uyum içindedirler. Birini diğerinden ayırmak mümkün değildir. Asıl kaynağa döndürmeden birini anlamak oldukça zordur. Bir kısmıyla amel edip diğer kısmını geçersiz saymak İslam sıfatı için yeterli olmadığı gibi İslami hayat metodunun işlevini yerine getirip meyvelerini devşirmeye de kâfi değildir.

İnsan ve çevresindeki kainat arasındaki ilişkiler hakkındaki bütün düşünce Allah'a itikad esasından kaynaklanmalı ve toplumsal, iktisadi, siyasi, ahlaki ve uluslararası münasebetlerle ilgili yöntemler de bu düşünceye dayanmalıdır. Bu düşünce insanların yeryüzündeki bütün davranışlarında ve birbirleriyle ilişkilerinde etkisini göstermesi gerektiği gibi ferdin vicdanına da hükmetmesi gerek... Toplumun pratiğine de...

Bu düşünce, Allah Teâlâ'nın metoduna ve O'nun gözetimine bağlı olmak anlamına gelen muamelatı ibadetten, ferdin vicdanı ile toplumun adabını temizlemesi nedeniyle de ibadeti muamelatın temeli sayar. Ayrıca hayatı Allah Tealâ'nın metoduna uygun seyreden, her konuda yalnızca ona başvuran, sonuçta da ona varan bir olgu olarak zihinlere yerleştirir. İşte bu, İslam akidesinin ve İslam metodunun ayırıcı özelliğidir. Şüphesiz kanun koymak, ulûhiyyetin kapsamı içindedir.

Helalleri ve haramları koyan Allah Teâlâ'dır. Yasakları ve mübâhları tayin eden O'dur. Aynı şekilde emir ve nehiy sadece Allah Teâlâ'nın yetkisindedir. Büyük küçük bütün konular bu kurala göre birdir. İnsan hayatındaki bütün konuların toplamı bu esasa çevrilmelidir. Aksi taktirde Allah Teâlâ'nın ulûhiyyetine ve egemenliğine tecavüz söz konusu olur. Oysa Allah haddini aşan mütecavizleri sevmez. Her kim bu konulardan birinde, insanların örfüne, sözlerine ve kavramlarına dayanırsa, insanların görüşünü, Allah Teâlâ'nın, Rasulüne indirdiğine denk tutuyor demektir. Tabiatiyle denk tutma neticesinde iman dairesinden ve bu dinden çıkar. Allah Teâlâ kanun koyma meselesini, ulûhiyyetin imanın ve dinin meselesi yapmak suretiyle bu konuda işlenen yanlışlığı gözler önüne seriyor.

İman, esas itibariyle Allah Teâlâ'nın ulûhiyyetini ve ortaksız hakimiyetini kabul etmektir. İmanın gereği, kulların ulûhiyyetin özelliklerini iddia etmemesi ve onları Allah Teâlâ'ya has kılmalarıdır. Beşerin Allah Teâlâ'nın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kılma yetkisi yoktur. Çünkü kanun koyma ulûhiyyet meselesiyle ilişkilidir. Ulûhiyyetin üzerinde yoğunlaştığı, insanların hayatı düzenleme hakkı, Allah Teâlâ'nın insanların yaratıcısı ve Razıkı olması hakikatinden kaynaklanır. Dolayısıyla yalnızca O, rızkından dilediğini onlar için helal, dilediğini de haram kılar. Bu hakikat, beşerin itiraf etmek zorunda olduğu mantıksal bir sonuçtur. Mülkün sahibi, onun üzerinde yegane tasarruf sahibidir de…

Bu apaçık esasın dışındaki her durum haddi aşmadır. Tabiatiyle mü'minler, iman ettikleri Allah Teâlâ'nın hakkına tecavüz edemezler. Çünkü iman ile haddi aşma bir kalpte birlikte bulunamaz. Kur'an ayetleri, bir müslümanın Allah Teâlâ'nın şeriatından kaynaklanmayan ve tek başına onun hakimiyetini itiraf etmeye dayanmayan her hangi bir kanuna uymasını şirk olarak değerlendirmektedir: "Onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz de müşrik olursunuz."

Demek ki müslümanın Allah Teâlâ'nın şeriatından kaynaklanmayan bir konuda müşriklere itaat etmesi onu dinden çıkarır. Bu konuda İbn-i Kesir şöyle der: "Onlara  itaat  ederseniz  şüphesiz  siz  de  müşrik  olursunuz" ayetindeki şirk, "Hahamlarını ve ruhbanlarını Allah'tan başka Rabbler edindiler" ayetindeki şirkin aynısıdır. Tirmizi Adiyy bin Hatem'den şöyle rivayet eder:

Adiyy, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e: "Ya Rasulullah, onlara kulluk yapmıyorlardı?" dediğinde Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Aksine, haramı onlara helal, helali da haram kılıyorlardı. Onlarda buna uyuyorlardı. Bu, onlara kulluk yapmalarıdır."

Yine İbn-i Kesir: "Hahamlarını ve Ruhbanlarını Allah'tan başka Rabbler edindiler" ayetiyle ilgili Suddi'den şöyle nakilde bulunur: "Suddi der ki, insanlar nasihat istediler ve Allah Teâlâ'nın kitabını aralarından attılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: "Bir tek ilah'a ibadet etmekten başkasıyla emr olunmamışlardı."

Yani onun haram kıldığı haram, helal kıldığı helaldir. Onun şeriatine mutlaka uyulmalıdır ve hükmettiği şey uygulanmalıdır.

Süddi ve İbn-i Kesir Kur'an'ın, kesin nassından ve Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in apaçık tefsirinden aynı sonuca varmışlardır:

Kim, küçük bir meselede dahi olsa bir insanın kendi yanından uydurduğu kanuna tabi olursa o, müşriktir. Bunu yapmazdan önce müslüman olsa, bundan sonra müslümanlıktan çıkar. Allah'tan başkasına baş vurduğundan, ondan başkasına onun izin vermediği konularda itaat ettiğinden, diliyle, Allah'tan başka ilah olmadığını söylese bile İslam'ın dairesinden çıkar.

 

Biz bu hakikatlerin ışığında yeryüzüne baktığımızda, şirk ve cahiliyeden başka bir şey göremeyiz. Allah Teâlâ'nın koruduğu, ulûhiyyetin özelliklerini iddia eden yeryüzü menşeli Rabb'leri reddeden ve zorlama durumu dışında onların yasalarına ve hükümlerine uymayanlar bu genellemenin dışındadır. Otorite, terbiye, yönelme ve hakimiyet demek olan Rububiyet hakkı, tek başına Allah Teâlâ'ya aittir. Haram kılan kim ise "Rab" de O'dur. O halde yalnızca Allah Teâlâ, Rab olmaya müstahaktır.

"De ki, gelin size Rabbinizin neyi haram kıldığını anlatayım. Ona hiçbir şey ortak koşmayınız..."

"Ona hiçbir şey ortak koşmayınız."

Akide binası bu temel üzerine kurulmuştur. Bütün farzlar ve görevler ona dönüktür. Haklar ve yükümlülükler ondan kaynaklanır. Emir ve nehye ödevler ve farizalara, sistem ve kanun-lara, şeriat ve hükümlere girişmeden önce bu temelin ikame edilmesi kaçınılmazdır. Evvel emirde insanların onun Rububiyetini kabullenmeleri gerekir. Evrenin işleri, sebepler ve kaideler üzerindeki biricik tasarrufunu kabul etmeleri gerektiği gibi, kıyamet günü hesapları ve cezaları üzerindeki tasarrufunu da itiraf etmelidirler. Aynı şekilde kulların hayatına, hüküm ve şeriat koyma yetkisinin de sadece O'na ait olduğunu kabul etmeleri gerekmektedir.

Bu, vicdanın şirk kalıntılarından arınması, aklın hurafelerden kurtulması, toplumun cahiliye adetlerinden arınması ve hayatın, kulların kullara kulluğu kirinden temizlenmesi demektir. Şüphesiz şirk, yasaklanması gereken en büyük günahtır. Çünkü diğer haramlar ondan kaynaklanır… Aynı şekilde şirk, kesinlikle inkar edilmesi gereken bir konudur. Ta ki, insanlar, Allah'tan başka ibadete layık ilah, O'ndan başka hükmeden ve onun dışındaki kanun koyan birinin bulunmadığını bilsinler ve kulluklarıyla sadece O'na yönelsinler. İnançta şirk olduğu gibi hakimiyette de şirk olur.

Biz bu konuda sürekli uyarılmağa muhtacız. Çünkü şeytanların bu dini temelinden sarsma çabaları maalesef sonuç vermiştir. Hakimiyet meselesi, akide kapsamındaki yerinden sarsılmış ve itikadi aslından uzaklaşmıştır.

Bu yüzden İslam'ı savunduğunu zanneden bir çokları, bazı şiarları tashih etmeye çalışmakta veya ahlakî çöküntüden dem vurmakta ya da kanunlara muhalefet edenleri ıslah ile meşgul olmaktadır. Ancak bu kişilerin, hakimiyetin aslı ve İslam akidesindeki yerinden söz ettikleri görülmemiştir. Bu temel ilkeye oranla ayrıntı niteliğinde olan bazı kötülükleri bertaraf et-mekle meşgul bu kişiler, hayatın tevhidin dışında bir temel üzerinde yapılanmasına itiraz etmiyorlar. Oysa tevhid, hakimiyet de dahil her konuda Allah'ın birlenmesidir.

Allah Teâlâ, insanlara, herhangi bir tavsiyede bulunmadan önce, ona hiçbir şey ortak koşmamalarını tavsiye ediyor. Çünkü bu temel; ferdi, Allah Teâlâ'ya bağladığı gibi toplumu da, beşeri hayata hükmeden bütün değerlerin döndüğü değişmez bir ölçüye bağlar.

Bu din dünyanın çehresini değiştirip yepyeni bir görünüm kazandırmak için gelmiştir. Bu dünyada tağutların hakimiyeti iptal edilip yerine Allah Teâlâ'nın hakimiyeti yerleştirilir... Bütün anlamıyla yalnızca Allah'a kulluk yapılan bir dünya… Onunla beraber hiçbir kula kulluk yapılmayan... Allah Teâlâ'nın dilediğini kula kulluktan kurtarıp kendi kulluğuna yükselttiği bir dünya... O alemde her insan hür, saygıdeğer ve temiz olarak doğar. Şehvetlerin, heva ve hevesin ve Allah'tan başkasının kulluğundan azade olarak doğar. Bu din, beşeriyet tarihi boyunca gelen bütün nebilerin getirdiği şu ilkeyi yerleştirmek için gelmiştir: "Allah'tan başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet ederim."

Allah'tan başka ibadete layık ilâh olmadığına şehadetin en belirgin işareti evrendeki nizama hükmeden Allah Teâlâ'nın beşerin hayatına da hükmetmesidir. O, evrene ve kullara kaza ve kaderiyle hakim olduğu gibi, kulların hayatına metodu ve şeriatiyle de hakim olmalıdır, bu temel kaideye istinaden hiçbir müslüman kainatın yaratılmasında, idaresinde ve tasarrufunda Allah Teâlâ'nın ortağı bulunduğuna inanmaz. Aynı şekilde müslüman, ibadet kastı taşıyan davranışlarını Allah Teâlâ'dan başkasına takdim etmediği gibi, şeriat, kanun, değer yargısı, hayat ölçüleri, akide ve düşüncede ondan başkasına başvurmaz. Kullardan herhangi bir tağutun bu konuların birinde, Allah Teâlâ ile beraber hak iddia etmesine, müsamaha göstermez. İşte bu dinin itikadı açıdan üzerine kaim olduğu temel ve değişmez ilke…

Bugünkü beşeriyet bu ilkeden ne kadar da uzaktır. Beşeriyet bugün, hepsi de cahiliye olmak üzere çeşitli gruplara ayrılmıştır. Bir grup, Allah Teâlâ'nın varlığını temelden inkar eden dinsizlerdir. Onların durumu açıklamaya gerek kalmayacak kadar açıktır. Bir kısmı, Hindistan, Orta Afrika ve Avrupa'da şuraya, buraya dağılmış putperestlerdir. Bunlar Allah Teâlâ'nın varlığına inanmakla beraber, çeşitli ilahları ona ortak koşuyorlar.

 Bir grupta yahudi ve hristiyan olan Ehli kitaptır. Bunlar daha önce Allah'a oğul isnat etmekle müşrik olmuşlardı. Aynı şekilde, namaz kılmasalar, secde ve rüku'da bulunmasalar bile hakimiyet ve kanun koyma iddialarını kabul etmek suretiyle hahamlarını ve papazlarını Allah Teâlâ'dan başka Rabler edindiler. Günümüzde ise Allah Teâlâ'nın hakimiyetini tamamen hayatlarından uzaklaştırarak, kapitalizm, sosyalizm, gibi sistemler ikame edip, demokrasi veya diktatörlük gibi rejimlere tâbi olarak kendi uydurdukları hükümlere tâbi olmak suretiyle Yunanlılar ve Romalılar gibi Allah Teâlâ'nın dininden uzaklaşıp koyu bir cahiliyenin girdabına girmişlerdir.

Bir grup da kendi kendilerine müslüman diyenlerdir. Bunlar, adım adım Ehl-i kitabın sistemlerine tabi olmak suretiyle Allah'ın dininden çıkıp, kulların dinine girmişlerdir. Çünkü Allah'ın dini; onun metodu, şeriatı hayat için koyduğu nizamı ve kanunudur. Aynı şekilde, kulların dini de; hayat metodları, yasaları, düzenleri ve hayat için koydukları kanunlardır.

Zaman dönüp dolaştı, bu dinin beşeriyet için geldiği günkü durumuna geldi. Beşeriyet yeniden cahiliyenin kucağına düştü. Eskiden olduğu gibi, bugün de saydığımız hiçbir grup kesinlikle Allah Teâlâ'nın dinine tâbi değildir. Yine Kur'an-ı Kerim, daha önce ilk defa yaptığı gibi işe, insanları akide ve düşünce noktasından Allah Teâlâ'nın dinine davet edip sonra da nizam ve hayatı ilgilendiren diğer ameli konularda Allah Teâlâ'nın şeriatına davet etmekle girişecektir.

Cahiliye, belli bir zamana özgü tarihi bir dönem değildir. O, bir durum ve vaziyettir. Ve cahiliye bugün, yeryüzünün her tarafını sarmıştır. Bütün gruplar, ideolojiler, mezhepler, düzenler ve rejimler, Allah'ın kullar üzerindeki mutlak hakimiyetini reddederek, kulların kullara hakimiyeti esası üzerine kaim olmuşlardır. Bütün sistemler, insanın görüşü olmakla, insanı ilahlaştırmışlardır. Dolayısıyla insanlara hükmetmek için indirilen ilahi şeriat, hayattan uzaklaştırılmıştır. Bu nizamların şeklî görünümleri, amblemleri, işaretleri, isimleri, sıfatları, taraftarları ve metodları farklı da olsa Allah'tan başkasının uydurması olmaları bakımından aynı karakteri paylaşmaktadırlar. Hepsi de cahiliye vasfıyla belirginleşmektedir. Buna göre, yeryüzünün cahiliye tarafından istila edildiği beşerin hayatına cahiliyenin hükmettiği ve İslam'ın hayattan uzaklaştırılıp, sadece ismen var olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

 

SEYYİD KUTUB


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 75
Toplam 81306
En Çok 670
Ortalama 222