TEVHİDDEN MAKSAT ŞİRK KOŞMADAN ALLAH’I BİRLEMEKTİR

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

08-01-2019

TEVHİDDEN MAKSAT ŞİRK KOŞMADAN ALLAH’I BİRLEMEKTİR

İslam itikad anlayışı gerçeğinde en büyük mesele, tevhid hakikatini yerleştirmektir. Yaratılmışların, yaratıcı ilahlarına kullukları meselesi... Sadece ulûhiyyet ve ubudiyet meselesi; bir tek ulûhiyyet ve varlıkta herşeyi ve herkesi kapsayan ubudiyet… İslam'ın en belirgin amacı, şirkin hiçbir çeşidine yer bırakmayacak şekilde Allah Teâlâ’nın birliğini, hiçbir şeye benzemediğini; mahiyetinde, sıfatlarında ve özelliklerinde hiçbir şeyin O'na ortak olamayacağı gerçeğini yerleştirmektir.

Aynı zamanda gerek Allah Teâlâ ile varlıklar ve gerekse canlıların kendi aralarındaki ilişkinin gerçek mahiyetini de belirginleştirmeyi amaçlamaktadır. Ulûhiyyet ve ubudiyet ilişkisi... Allah'ın tek başına ulûhiyyeti... Her şeyin yalnız O'na yönelik ubudiyeti... Kur'an'ın bütününde hiçbir kapalılığa ve gizliliğe yer kalmayacak şekilde bu amaç yerleştirilmeye çalışılır.

Ayrıca İslam, bütün resullerin yaşamları boyunca yerleştirmeyi amaçladıkları, ona çağırdıkları; Nuh (aleyhisselâm)’dan, Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e kadar bütün risaletlerin ekseni kıldıkları ve her Rasulün tekrarladığı şu hakikati yerleştirmeyi amaçlamaktadır: "Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur." (A’raf, 59)

Ulûhiyyet ve ubudiyet... Bu hakikatten başka hakikat, bu kuraldan başka kural yoktur. Ulûhiyyet ve ubudiyet arasındaki bağın dışında bir bağ da mevcut değildir.

İnsanların düşünceleri ve düşüncenin ürünü davranışları, kendileri ile Rabbleri arasındaki bağın niteliğini kavramadıkça istikrar bulamaz. Allah Teâlâ onların ilahı, onlarsa O'nun kulları; O, onların yaratıcısı, onlarsa O'nun yarattıkları; O, onların sahibi, onlarsa O'nun mülkleridir.

Hepsi bu bağlamda eşittirler. Hiçbirinin imtiyazı ve avantajı yoktur. İnsanlardan hiç kimsenin şu vasıtaların dışında bir yöntemle O'na yakınlaşması mümkün değildir. Bu vasıtalar takva ve salih ameldir... Bu da herkesin kullanabileceği bir vasıtadır. İnsanlar, kendileriyle Rabbleri arasındaki gerçek bağa sadık kaldıkları ölçüde, hayatları, ilişkileri ve görevleri istenen istikrara kavuşur. Onlar bir tek Rabbin kullarıdır. Tümünün görevi, mutlak otoritenin iradesine yönelmektir. Onları O'na yaklaştıracak takva ise hepsinin gücü dahilindedir. Bütün insanlar, mutlak otoritenin önünde eşit bir pozisyonda olduklarından, Allah ile insanlar arasındaki vasıtalık iddiaları da geçersiz olmaktadır. Hiçbir ferd ya da topluluk böyle bir iddiada bulunamaz. Bunun dışında da hiçbir surette insanların hayatına, toplumlarına nizamlarına ve yasalarına köklü bir eşitlik anlayışı egemen olamaz.

Bununla beraber, konu, salt vicdanî bir akide ya da kalbleri sükuna kavuşturan esaslar manzumesi düzeyinde kalmaz. Bilakis konu daha çok, insanların hayat nizamı, toplum ilişkileri milletler ve kavimlerin ilişkilerini düzenleme üzerinde durur. Bu, İslam'ın eliyle gerçekleşen, insanlık için bir yeniden doğuştur. Kulların Rabb'ine kul olmak suretiyle kullara kulluktan kurtulmuş insanın doğuşu... Bu yüzden, İslam tarihinde, "Allah'ın oğlu" ya da "Baba oğul ruh'ul kudüs" adına insanların boynuna zillet halkasını geçiren bir "kilise" olayı yaşanmamıştır.

Aynı şekilde İslam tarihinde kilise ve papalar gibi Allah'a yakınlıklarını iddia ederek, kendilerinde 'Allah adına kanun koyma yetkisi' gören kutsal bir egemenlik şekli de görülmemiştir. Avrupa'da oğul ya da üçlü uknum adına egemenlik sürme haçlıların İslam topraklarına talan etmek için saldırmalarına kadar devam etmiştir.

Avrupalılar, ülkelerine İslam topraklarında edindikleri bilgilerle, kutsal egemenliğe karşı reform ruhuyla döndüler. Martin Luther, Kalvin gibileri, insandan kutsallığı soyutlayan, egemenlikte imtiyazı reddeden ve bütün konuları ulûhiyyet-ubudiyet ilişkisi çerçevesinde ele alan İslam akidesinin etkisinde kalarak reform hareketlerini başlattılar. Ulûhiyyetin ve ubudiyetin hakikatini bilen, mahiyetlerinin de farklı olduğunu bilir. Aynı şekilde kulların Allah tarafından yaratıldığını ve Allah'ın yarattıklarının Allah gibi olamayacağını da bilir.

Mahlukatın yaratıcısı olan Allah Teâlâ, insanların kulluğuna ve ibadetine muhtaç olduğundan ya da ibadetleri dolayısıyla mülkünde bir artma veya ibadetinden yüz çevirdiklerinde bir eksilme söz konusu olacağından, yalnız kendisine kullukta bulunmalarını istemiyor. Hâşâ, Allah Teâlâ bundan münezzehtir. Fakat düşüncelerinin ürünü olan davranışlarının, durumlarının ve sosyal konumlarının istikrar bulması için ulûhiyyetin ve ubudiyetin gerçek mahiyetini bilmelerini istiyor. Hayat böylesine sağlam bir esas üzerine kaim olmadıkça istikrar bulamaz.

 

Çünkü Allah Teâlâ, insanları kullara kulluktan, kulların Rabbi'ne kulluğa, yaratıklara kulluktan yaratıkların yaratıcısına kulluğa yükselmeleri, evrende ve yeryüzünde gerçek egemenliğin kime ait olduğunu bilmeleri, dolayısıyla yalnızca O'na ve O'nun metoduna ve hayat için koyduğu kanunlarına ve O'nun kanun ve metoduyla hükmedene boyun eğmeleri ve bunun dışındaki bütün şeriat ve hayat metodlarını reddetmeleri için bu hakikatlerin onların vicdanlarında yer etmesini diliyor.

Allah Teâlâ, bütün kulların kul olduklarını bilmelerini ve kendisinden başkasına karşı başlarını dik tutmalarını istiyor. Allah Teâlâ, yalnızca kendisinin önünde eğilmelerini, rüku ve secdeye gitmelerini isteyerek tağutların ve zorbaların önünde şerefle ve izzetle dikilmelerini murad ediyor.

Allah Teâlâ kendisine yakınlığın, nesep ya da akrabalık yoluyla olmadığını, bilakis takva ve salih amelle olduğunu bilmelerini ve Allah Teâlâ'ya yaklaşmak için yeryüzünü imar edip salih amel işlemelerini diliyor.

Allah Teâlâ, onların ulûhiyyet ve ubudiyetin mahiyetini bilmelerini, dolayısıyla Allah'tan başka ulûhiyyet iddiasında bulunacaklara karşı uyanık olmalarını ve ne tür davranışların ulûhiyyet kapsamına girdiğini bilmelerini, Allah'tan başkasına böyle bir davranışta bulunmamalarını ve bütün işleri Allah Teâlâ'ya döndürmelerini diliyor. Bundan sonradır ki, hayatları bu esaslar üzerinde ıslah olur, yükselir ve üstün bir konuma gelir.

Bu büyük hakikatin yerleşmesi beşerin bütün beklentilerinin Allah Teâlâ'ya, kalblerinin O'nun rızasına, amellerinin O'nun takvasına ve hayat nizamlarının başkasına değil, yalnızca Onun iznine, şeriatına ve metoduna bağlanması, beşerin yeryüzündeki hayatında kazanacağı üstünlüğe, hürriyete, adalete, ve istikamete ilave bir ilahî lütuftur.

Hayatında, hürriyet, iyilik, üstünlük ve istikametten fazlasıyla yararlanmasına rağmen, öte dünyada Allah Teâlâ'nın yaklaştırılmış, salih amel işleyen mü'minlere verdiği nimetler, O'nun cömertliğinin fazlının ve kereminin bir sonucudur.

Allah'a kulluktan kaçınanlar; sınırsız mercilere kullukta bulunma zilletine düşerler. Hevalara, şehvetlere ya da vehim ve hurafelere ibadet etmek suretiyle zelil duruma düşerler. Kendileri gibi insanlara kullukta bulunurlar. Onların önünde eğilerek, hayatlarına onların kanunlarıyla, nizamlarıyla, değerleriyle ve ölçüleriyle hükmetmelerine izin vermek suretiyle, kendileri gibi beşeri güçlere ibadet etme zilletini yaşarlar. Onlar ve bunlar Allah Teâlâ'nın önünde eşit oldukları halde birbirlerini Allah'tan başka rabbler edinirler. Bu, dünyada yaşadıkları alçaklık ve zillettir. Ya ahirette?.

 "Rabbleri onları acıklı bir azapla azaplandırır, sonra da Allah'tan başka dost ve yardımcı bulamazlar." (Nisa, 173)

Kur'an-ı Kerim; Allah'ın indirdiğiyle hükmetmenin İslam, Helal haram gibi konular için koyduğu kuralların da din olduğunu, Ulûhiyyetinde ortağı bulunmayan yegane ilahın, yaratmasında ortağı bulunmayan yegane yaratıcının ve mülkünde ortağı bulunmayan yegane Malik'in, Allah Teâlâ olduğunu yerleştirmeye çalışıyor. Tabiatıyla O'nun şeriatının hükümran olması en mantıklı ve kesin hakikattir.

Herşeyin yaratıcısı ve maliki, mülkü ve yarattıkları için razı olacağı metodu koyma gücüne ve hakkına sahip olduğu gibi ancak O'nun şeriatına ve hükmüne itaat edilir. Aksi bir davranış dinden çıkmak, isyan ve küfürdür, insan kalbinin ve hayatının ıslahı için uygun itikat ve nizamı ancak Allah Teâlâ koyabilir. Mü'minler de O'nun akidesini kabul edip razı olduğu yasalara uyan kimselerdir.

Onlar ferdi ibadetleri yerine getirmek suretiyle O'na kullukta bulunurlar. Şeriatına tabi olmak suretiyle O'na ibadet ederler. Yegane İlah ve Malik olan, mülkünde ve kulları üzerindeki egemenliğinde ortağı bulunmayan Allah Teâlâ'dan geldiğinde kişisel ibadetler ile toplumsal yasaların arasını ayırmazlar. Allah'ın indirdikleriyle hükmetmek bütün peygamberlerin dinidir. Çünkü bu, Allah'ın dinidir, başkasının değil… Allah Teâlâ, tek başına ilah, yaratıcı ve maliktir. İnsanlar için kanunlar koyan, helal ve haramı tayin eden, koyduğu kanunlara helal ve haramlarına uyulmaya ve ibadet edilmeye layık sadece O olduğu gibi, kişisel ibadet kastı taşıyan davranışları sunmaya da yalnızca O layıktır. Allah Teâlâ, bunların tümünde kullarından misak almıştır. Ve O, iman edenlerden misaklarına ve akidlerine uymayı istemektedir. İsrailoğullarında olduğu gibi, misak ve akidleri bozmanın sonucundan sakındırmaktadır.

"Ey iman edenler, akidlerinize bağlı kalınız..." (Maide, 1)

"Ey iman edenler! Allah’ın şiarlarına (dinin esaslarına, alametlerine, hac için koyduğu emir ve yasaklarına, yapılması gereken şeylere ve) haram aya, gönderilen kurbana, gerdanlara/gerdanlık takılanlara ve Rablerinden bol nimet (ticaret) ve rıza isteyerek Beyt-i Haram’a yönelip gelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin." (Maide, 2)

"Allah’ın üzerinizdeki gerek (İslâm) nimetini gerekse “işittik, itaat ettik” dediğiniz zaman O’na (verdiğiniz) andınızı (ki bunun sayesinde bağışlandığınızı) hatırlayın. Allah’ın emrine uygun yaşayın/itaatsizlikten sakının. Şüphesiz ki Allah gönüllerdekini hakkıyla bilendir." (Maide, 7)

Yaratmada Allah Teâlâ'nın birlenmesi, mülkündeki egemenliğinde birlenmesini kaçınılmaz kılar.

"İşte, sizin Rabbiniz olan Allah böyledir. O’ndan başka hiçbir İlâh/Rab yoktur. Her şeyi yaratan O’dur. O halde O’na kulluk edin. Her şeyin himayesi, yönetimi O’nun elindedir." (En'am, 102)

Allah Teâlâ'nın yaratmada ve mülkünün üzerinde egemen olmada birlenmesi aynı şekilde rızıkları veren olarak birlenmesini gerektirir. Çünkü onları yaratan, onlara egemen olan ve üzerinde hiçbir ortak kabul etmediği mülkünden rızıklandıran O'dur. İnsanların sahip olduğu ve yararlandığı her şey yalnızca Allah'a mahsus olan bu sınırsız mülktendir. Bu hakikatler yerleşince, yaratma, mülk ve rızkın mahiyeti bu şekilde anlaşılınca, bunun tabiî sonucu rubûbiyyetin özelliklerinin ve kulların üzerinde toplandıkları şeriat dolayısıyla itaat, boyun eğme ve teslim olmak gibi bütün kulluk davranışlarının yalnızca Allah Teâlâ'ya has kılınması gerekmektedir. Bütün harikuladeliği ve azametiyle görülen evreni yaratan, sonra da emriyle idare edip takdiriyle tasarrufta bulunmak suretiyle onun üzerine egemen olan, Allah Teâlâ'dır.

"Sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da arşa istiva eden Allah'tır." (A’raf, 54)

Allah Teâlâ, hükmüyle idaresi altına alan tasarrufta bulunan ve işleri evirip çeviren yaratıcıdır. O, metoduyla idare olunan, nizamı üzere bir araya gelinen, izniyle kanunlar konulan yaratma ve emir sahibidir. Kendisiyle beraber bir yaratıcı bulunmadığı gibi beraberinde emreden biri de yoktur. Gerçek bu olduğu halde, Kur'an'ın nüzulünden on dört asır sonra, insan aklına musallat olan şehvetler, heva ve hevesler, sapmalar ve hileler, insanlığı tekrar yeni şekliyle cahiliyyenin girdabına soktu. Böylece insanlar hiçbir şey yaratamadıkları gibi kendileri yaratılıp duran, ne kendilerine ne de başkasına yardım edemeyen şeyleri Allah Teâlâ'ya ortak koşar oldular.

 

SEYYİD KUTUB


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 51
Toplam 81282
En Çok 670
Ortalama 222