TEVHİD`İN VECİBELERİ

HER EV BİR İSLAMİ MEDRESE OLMALIDIR

EBU'l-ALA El-MEVDUDİ

27-04-2019

Tevhid'in Vecibeleri:

 

Tevhid her bakımdan "hak" ve Şirk her bakımdan "batıl" ilân edildik­ten ve ispat edildikten sonra Kur'ân-ı Kerîm'de Allah-u Teâlâ'yı tek Rabb ve Ma'bud olarak tanıdıktan sonra neler yapmamız gerektiği de bir bir sıralanmıştır. Bunları şöyle aktarabiliriz:

 

a) Allah'tan başka kimseye ibadet edilmemeli, tapılmamalıdır:

 

"Ben cinleri ve insanları âncak bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zâriyat, 56)

 

"Gece, gündüz, güneş ve aya Allah'ın kudretine delâlet eden ayetler­dendir. Siz, güneşe ve aya secde etmeyin. Onları yaratan Allah'a secde edin, eğer O'na ibadet edenlerdenseniz." (Fussilet, 37)

 

"(Habibim) Biz sana Kitab'ı hak olarak indirdik. O halde, dinde ha­lis olarak Allah'a ibadet et. Agâh olun ki, şirk ve riyadan halis din Al­lah'ındır. " (Zümer, 2-3)

 

"Bilâkis, Allah'a ibadet et ve şükredenlerden ol." (Zümer, 66)

 

"De ki; 'Bana, Allah'tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz ey cahiller." (Zümer, 64)

 

b) Allah'tan başka kimseye dua edilmemeli, yalvarılmamalıdır. Al­lah'tan başka kimse insanüstü bir yaratık kabul edilip O'na dilek ve istekte bulunulmamalıdır.

"Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz."[1] (Fatiha; 4)

 

"Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etme. Odan başka hiçbir ilâh yoktur." (Kasas, 88)

 

"Rabbiniz: 'Bana dua edin. Size icabet edeyim. Bana ibadet etmekten büyüklenip yüz çevirenler, hakir ve zelîl olarak cehenneme gireceklerdir' buyurdu."[2] (Mü'min, 60)

 

"Eğer kullarım sana beni sorarlarsa, ben yakınım. Bana dua eyledi­ği zaman, dua edenin duasına icabet ederim."[3] (Bakara, 186)

 

c) Allah'tan başka birinin gaipten haberdar olduğu düşünülmemelidir. Allah'tan başka kimse dünya ve kâinatın gizli ve açık sırlarını bilmez. Al­lah'tan başka kimse geçmiş ve gelecekten haber veremez.

 

"De ki: 'Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah'tan başka kimse bil­mez.'" (Neml, 65)

 

"Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Onu ancak O bilir. Karada ve denizde ne varsa O hepsini bilir. Ağaçlarda bir yaprak düşmez ki Al­lah onu bilmesin. Arzın karanlıklarında tek bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, Kitab-ı mübinde bulunmasın." (En'am, 59)

 

d) Allah'tan başka kimsenin kapısı çalınmamalıdır; kimse için adak verilmemeli, kurban kesilmemelidir. Allah'ın adı anılmadan kurban edilen veya kesilen her hayvanın eti haramdır. Kur'ân-ı Kerîm'de en az dört yer­de Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanın haram olduğu belirtilmiştir.[4]

 

Maide sure­sinde ayrıca şöyle denilmiştir: "Size ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Al­lah'tan başkası için boğazlanan, boğularak, vurularak, düşerek, başka bir hayvan tarafından boynuzla vurularak telef edilmiş hayvanlarla, ca­navarın parçaladığı ve yetişip ölmezden evvel boğazlanmayan, dikili taş­lar üzerine kesilen hayvanların yenmesi ve oklarla fal bakmak haram kı­lındı." (Maide, 3)

 

En'am sûresinde konuya şu açıklık ta getirilmiştir:

 

"Eğer O'nun (Allah'ın) ayetlerine inananlardan iseniz boğazlanırken üzerine Allah'ın ismi okunan şeyleri yeyiniz." (En'am, 118)

 

"Üzerine, Allah'ın ismi zikrolunmayan şeyden yemeyiniz. Bunu ye­mek fısktır." (En'am, 121)

e) Bütün kâinata rakipsiz hâkim olan Allah'ın hak, tasarruf ve selâhiyetleri, insanların bütün sosyal mesele ve faaliyetlerinde, meselâ ahlâk, kültür, medeniyet, toplum, ekonomi, siyaset, kanun, hukuk, barış ve savaş v.s. gibi alanlarda kabul edilmelidir. Kanun ancak Allah'ın.olmalıdır; hu­kuk ancak Allah’ın olmalı, başkalarına kanun hazırlama ve uygulama yet­kisi verilmemelidir. Allah'ın helâl ettiği helâl, haram ettiği haram olmalı­dır. Allah'tan başka hiçbir kimse, helâli haram veya haramı helâl etmeye yetkili kılınmamalıdır. Bütün kaide, kanun ve kuralların kaynağı ancak Allah ve O'nun kitabı olmalıdır, insanî meseleler hakkında Tek Allah'tan başka kimse söz sahibi olmamalıdır. İnsanlara gerçek anlamda, İnsanlar değil, Allah hâkim olmalıdır.

 

"İşlerinizden bir şey hakkında ihtilâf ettiğiniz zaman, onun hükmü ve fazlı Allah'a aittir." (Şura, 10)

 

"Yoksa, Allah'ın izin vermediği şeyi, dinden kendilerine şeriat yapan ortakları mı var? Eğer fasıl kelimesi olmasaydı (azapların tehiri için hü­küm geçmemiş olsaydı) aralarında hüküm icra edilmişti bile." (Şura, 21)

 

Bu ayette kullanılan "ortaklar" kelimesinden insanların dua ve ibadet ettiği, adak ve kurbanlarını sunduğu ve uğurlarında bazı dinî merasimler yaptığı ilâh, tanrı ve tanrıçalar değil, insanların bazı hukukî ve içtimaî me­selelerde hâkim ve hakem olarak kabul ettiği kişiler kastedilmiştir. Bu ki­şilerin fikir, akide, ideoloji ve felsefelerine inanılmış, verdikleri değerler baş tacı yapılmış, ahlâk, fazilet, medeniyet, kültür ve evren ile ilgili kaide ve kuralları büyük kitleler tarafından benimsenmiştir. Aynı kişilerin tan­zim ettikleri kanun ve ilkeler geliştirdikleri gelenek ve görenekler dinde, siyasette, iktisatta, cemiyette, kültürde, sanatta, ticarette, hükümette dev­lette ve medeniyette birer şeriat olarak kabul edilmiş ve uygulanmıştır. Bu ayette, işte bu sapıklıklara dikkat çekilmiş ve insanlar uyarılmıştır.

 

"Onlar, alimlerini, rahiplerini, Meryem'in oğlu Mesih'i Allah'tan başka Rabb edindiler. Halbuki, onlara da, ancak kendisinden başka ilâh olmayan bir tek Allah'a ibadet etmeleri emrolunmuştu. Allah onların şirklerinden münezzeh ve yücedir." (Tevbe, 31)

 

Hadislerden anlıyoruz ki, İslâmiyet'e giren ilk Hıristiyan olarak bilinen Hz. Adiyy bin Hâtem bir defasında Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in huzuruna gelerek kendisine bazı sorular sordu; bu sorulardan biri de yukarıdaki ayetle ilgi­liydi. Adiyy bin Hâtem, alimlerin, rahiplerin ve Mesih'in Rabb edinilmesi­nin ne anlama geldiğini sordu. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdular ki, "Onların haram kıldıklarını sizin de haram olarak kabul etmeniz ve onların helâl kıldıklarını sizin de helâl olarak kabul etmeniz doğru değil midir?" Adiyy; "evet, bunu elbette yapıyorduk" dedi. Buyurdular; "İşte bu, onları Rabb olarak kabul etmek demektir." Bu kurala göre, Kitabullah'ın dışında in­sanların hayatıyla ilgili bazı emir ve yasaklar getirenler aslında Allah'ın tanrılığına karışmış oluyorlar ve bu tasarrufları yapanlara tabi olan veya onların yanında yer alanlar ise onları bir bakıma tanrı derecesine çıkarmış oluyorlar.

 

"De ki: 'Görmez misiniz ki, Allah'ın size indirdiği rızıktan (kimini) helâl (kimini) haram, kılarsınız.' De ki, 'bunun için size Allah mı izin ver­di, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?'" (Yunus, 59)

 

"Dillerinizin yalana alışması dolayısıyla Allah'a yalanla iftira etmek için, 'Bu helâldir, bu haramdır' demeyiniz. Allah'a yalan iftira edenler iflâh olmazlar." (Nahl, 116)

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerdir... zâlimlerdir... fasıklardır..." (Maide, 44,45,47)

 

"Hevasını kendisine ilâh edinen kimseyi gördün ya... Allah, onu bir ilim üzerine şaşırtmış, kulağını ve kalbini mühürleyip, gözüne de bir per­de çekmiştir..." (Casiye, 23)

 

Böylece, Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in vaaz ettiği ve yaymaya çalıştığı tevhîd fikrinin vecibeleri, insanların sadece Allah'ı tek olarak kabul etme­leri O'na ibadet etmeleri, dua etmeleri, tapmaları ve başka kimselere dilek ve istekte bulunmamaları değildi; aksine bütün devlet, hükümet ve toplu­mun, kanun, düzen ve geleneklerini terk edip yalnızca Allah'ı kanun tan­zim eden ve tatbik eden olarak kabul etmeleri de gerekiyordu. Hz. Pey­gamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bile bu genel kuraldan müstesna değildi. Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in de diğer İnsanlar gibi Allah'ın verdiği kanunlara uyması gerekliy­di ve kendisi Allah'ın helâl veya haram kıldığı eşya ve kanunlarda herhan­gi bir tasarruf yapamazdı.

 

"Kendisinden başka bir ilâh bulunmayan Rabbinden sana vahyolu­nana tabi ol." (En'am, 106)

 

"Allah'ın sana helal kıldığı şeyleri niçin kendine haram ediyorsun?" (Tahrim, 1)

 

Bu, aslında uluslararası ve evrensel bir devrime davetti. Kur'ân, sa­dece dini değil, bütün hayat düzenini değiştirmek istiyordu. Bu inkılabî fi­kir ve hareket tabii ki müşrik Arapları çileden çıkardı; ama en çok Kureyşlileri küplere bindirdi. Zira asıl menfaatleri zedelenen ve zarar gören onlardı. Bu fikir ve hareketin başarılı olması onların felâketi ve ölümü de­mekti ve bu sebeple, İslâmiyet'e en büyük muhalefet ve taarruz onlardan geldi.

 


[1] Yardımların muhtelif türleri vardır. Bunlardan biri dünyanın maddî kanunları gereğince bir kişinin başka bir kişi, şey veya kurumdan istediği yardımdır, ki bu Tevhid fikrine aykırı değil­dir. Tevhid fikrine ve kavramına ters olan şey, Allah'tan başka birinin gaipten haberdar olduğu, du­alarımızı duymakta olduğu ve sebeplerle neticelere hâkim olduğu ve maddiyatın ötesinde dilek ve isteklerimizi duymakta ve ihtiyaçlarımızı karşılamakta olduğunu düşünmektir. Yardımın bu türü Tevhid fikri ve mefhumuna aykırıdır.

[2] Bu ayet gösteriyor ki, dua ile ibadet temelde aynıdır. Allah'a, tanrıya veya herhangi bir yaratığa dua eden bir kişi aslında O varlığa ibadet etmiş oluyor.

[3] Yani, Allah'a dua edilirken herhangi bir aracıya gerek duyulmaz. Ayrıca, Allah'ın dualara cevap vermesi, bu cevabın mutlaka insan kulağıyla işitilmesi anlamına gelmez. Bunun anlamı sa­dece, Allah'ın kendisine yapılan rica ve minnetleri bırakmamasıdır.

[4] Bk: Bakara, 173, Maide: 3, En'am; 145 ve Nahl; 115.


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 151
Toplam 53838
En Çok 670
Ortalama 195