YALNIZCA ALLAH`A TEVEKKÜL ETMEK

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

SEYYİD KUTUB

27-02-2020

YALNIZCA ALLAH'A TEVEKKÜL ETMEK

Yalnızca Allah'a tevekkül etmek, tevhidin başta gelen özelliklerindendir. Mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül ederler, başkasına değil. Zaten Allah'a iman, tevekkülün yalnızca Allah'a olmasını gerektirir.

"Ve Rabblerine tevekkül ederler." (Nahl, 99)

Mü'min, Allah'a ve sıfatlarına inanır, varlık aleminde hiç kimsenin O'nun dilemesi haricinde bir fiil yapamayacağına ve izni olmadan hiçbir şeyin meydana gelmeyeceğine inanır. Bunun sonucu olarak, yalnızca ona tevekkül eder ve hiçbir işi yapmak veya yapmamak bakımından O'ndan başkasına yönelmez.

Başını dik tutması ve Allah'tan başkasının önünde eğilmemesi için, Allah'tan başkasından dilemeyen ve korkmayan, darlıkta sağlam yürekli, bollukta istikrarlı ve nimetin bolluğu veya yokluğundan etkilenmeyen birisi olmak, herkes için gerekli bir duygudur. Bu duygu, davet önderleri için çok daha gereklidir... Tevhid hakikati, imanî düşüncenin esasını oluşturmaktadır. Bunun sonucu olarak da tevekkülün yalnızca Allah Teâlâ'ya yönelik olması gerekir. Kayıtsız, şartsız Allah Teâlâ'ya tevekkül...

"Müminler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Mücadele, 10)

Eğer mü'min iseler, bundan daha sağlam dayanak olabilir mi?

"Bir işe azmettiğin zaman, Allah'a tevekkül et! Çünkü Allah tevekkül edenleri sever" (Al-i İmran, 159)

Allah Teâlâ'nın sevdiği bir özelliğe mü'minlerin sarılması kaçınılmazdır. Çünkü mü'minlerin belirgin özelliği budur. Allah Teâlâ'ya tevekkül etmek ve her işin sonucunu da Allah Teâlâ'ya havale etmek; İslam düşüncesi ile İslami hayat arasındaki son denge çizgisidir. Bu, evrene hakim büyük hakikat ile beraber hareket etmektir. Her şeyin sonuçta Allah'a döneceği ve Allah'ın dilediğini yaptığı hakikâti... Hazırlık yaptıktan ve engelleri bertaraf ettikten sonra Allah'a tevekkül etmeli ve işlerin sonucunu Allah'ın kaderine bağlamalı... Allah'ın mutlak takdirinin yerleşmesi ve bu kaderin insanın faaliyetinde ve amelinde gerçekleşmesi hakikati arasındaki mutlak denge İslam düşüncesinin en belirgin özelliklerindendir.

Allah'ın evrende cari olan kanunu sebep-sonuç tertibiyle yürüyor. Ancak, sonuçları doğuran sebepler değildir. Etkin güç Allah Teâlâ'dır. Allah Teâlâ, kendi kaderi ve dilemesiyle sonuçları sebeplerden çıkarıyor. Bundan sonra insandan görevini yapmasını, çaba sarfetmesini ve gerekeni yerine getirmesini istiyor. Bunlar için gerekli olan sonuçları kaderine uygun olarak gerçekleştiriyor. Böylece Allah'ın kaderine ve dilemesine bağlı olarak sebep-sonuç zinciri uzayıp gidiyor. Yalnızca O'dur ki, dilediği zaman sonuçların meydana gelmesine izin verir. Böylece müslümanın düşüncesiyle hayatı dengelenir. O gücü nisbetinde çalışır, çabalar, sonra da bu çalışmasını Allah Teâlâ'nın kaderine ve dilemesine bırakır. Onun düşüncesinde sebep-sonuç kesinliği yoktur. O, hiçbir işte Allah Teâlâ'yı zorlayamaz.

Bu evrendeki büyük ve mutlak hakikat, Allah'tan başka kuvvetin, O'ndan başka kudretin ve O'nun iradesinden başka iradenin olmadığı hakikatidir. Bu hakikatten eşya ve olaylar meydana gelir. Fakat bu küllî ve mutlak hakikat, müslümanı, metoduna tâbi olmaktan, Allah Teâlâ'ya yönelmekten, görevini yerine getirmekten, çaba sarfetmekten bunlardan sonra da Allah Teâlâ'ya tevekkül etmekten, alıkoyamaz.

"Tevekkül edecekler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler." (İbrahim, 12)

Bununla müslümanın düşüncesi, Allah Teâlâ'dan başkasından bir şey bekleme durumundan kurtulup kalbini varlık aleminden, faaliyet halindeki mutlak güce bağlanır. Yardım, himaye ve sığınma amacıyla sarıldığı bütün güçlerden elini çekerek, Allah'ın hikmeti sonucu meydana gelen olayları ve neticeleri tam bir teslimiyetle kabullenip Allah'a tevekkül eder, mü'min. Bu, beşer kalbi için İslam'dan başka hiçbir sistemde görmediğimiz harikulade bir dengedir. Mü'min sadece Allah'a tevekkül eder.

"Yalnızca Allah'a tevekkül edin, eğer mü'minlerseniz." (Maide, 23)

İşte bu, imanın özelliği ve alâmetidir. İmanın mantığı ve bu mantığın kaçınılmaz gereğidir.

"Allah'a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter." (Ahzab, 3)

Evet!.. Vekil olarak Allah Teâlâ yeter... O'nun vekil olduğu, kimseye hiçbir zarar verilemez. Hiçbir çokluk hiçbir tuzak ve hiçbir hile onu korkutamaz. Kalplerinde Allah'tan başka birine ya da sebebe, güven duygusu barındıranlar, öncelikle kalplerinde Allah Teâlâ'yı aramalıdırlar. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Mü'minler ancak o kimselerdirler ki, Allah anıldığında kalpleri titrer; O'nun ayetleri kendilerine okunduğunda imanları artarak Rabb'lerine tevekkül ederler." (Enfal, 2)

İbarenin ifade ettiği gibi, yalnızca O'na tevekkül ederler. Ona kimseyi ortak koşmazlar.

Ya da İbni Kesir'in tefsirinde dediği gibi; O'ndan başkasından dilemezler, O'nun dışında kimseye kulluklarıyla yönelmezler, sadece O'nun himayesine sığınırlar. O'ndan başka kimseden ihtiyaçlarını gidermeyi talep etmezler ve sadece O'ndan bir şeyler arzu ederler...

O'nun dilediğinin olacağını, dilemediğinin ise asla olamayacağını bilirler. Aynı şekilde, mülkünde yegane tasarruf sahibi olduğunu, ortağı bulunmadığını verdiği hükümden dolayı sorumlu tutulamayacağını ve hesapları çabuk gördüğünü bilirler. Bu yüzden Said bin Cübeyr şöyle demişti: "Allah'a tevekkül etmek imanın toplamıdır."

Bu, Allah Teâlâ'nın birliğine iman etmenin ve kulluğu sadece O'na hasretmenin ifadesidir. Çünkü bir kalpte, Allah Teâlâ'nın birliğine iman ile, O'ndan başkasına tevekkül etmek bir arada olamaz. Bununla beraber, Allah'a tevekkül etmek, sebeplere sarılmaya engel değildir. Allah Tealâ, sarılmayı emrettiği için mü'min, Allah Tealâ'ya olan imanı ve O'na itaatinin gereği olarak sebeplere sarılır. Ancak o, sebepleri, neticelerin üzerinde doğrudan etkili görmez ve onlara dayanmaz. Şüphesiz, sebepleri halkettiği gibi sonuçları da halkeden Allah Teâlâ'dır.

Mü'minin bilincinde, sebeple sonuç arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Sebeplere sarılmak, Allah Teâlâ'ya kulluk ve itaat etmektir. Sonucun meydana gelmesi ise, sebepten tamamen bağımsız ve Allah Teâlâ'nın takdirinin eseridir. Bu sayede mü'minin şuuru sebeplere kulluk etmekten ve onlara bağlanmaktan azâde olur. Bununla beraber, sebeplere sarılır ta ki sebeplere sarılmak suretiyle Allah Teâlâ'ya itaat etmenin sevabına nail olsun. Mü'min kendisine isabet eden hayrın ve şerrin Allah Teâlâ'nın iradesinden neş'et ettiğine ve kendisine yardım edecek olanın Allah Teâlâ olduğuna inanır.

"Deki, Allah'ın yazdığından başkası asla bize isabet etmez. Bizim dostumuz O'dur. O halde müminler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler." (Tevbe, 51)

Allah Teâlâ'nın kaderine inanmak ve O'na tam manasıyla tevekkül etmek, insanın gücü yettiğince hazırlık yapmasına engel değildir... Bu konuda Allah Teâlâ'nın açık emri vardır...

"Gücünüzün yettiğince onlar için kuvvet hazırlayın." (Enfal, 60)

Allah Teâlâ'nın emrini yerine getirmeyen hakkıyla ona tevekkül etmiş sayılmaz. Aynı şekilde, sebeplere sarılmayan, kimseye ayrıcalık tanımayan, Allah Teâlâ'nın fıtri yasasını idrak etmeyen kişi, hakkıyla Allah'a tevekkül etmemiş demektir. Oysa, Allah'a tevekkül etmek, imanın işareti ve gereğidir. Bütün güçler, mülkler, azametler ve makamlar Allah Teâlâ'nın yanında son bulur. O kendisine sığınana ve kendisini dost edinene yeter.

"Şayet yüz çevirirlerse de ki, "Allah bana yeter, O'na tevekkül ettim. O, büyük arşın Rabbidir." (Tevbe, 129)

Biricik dost ve yardımcı Allah Teâlâ'dır.

"O'na kulluk edin ve O'na tevekkül edin." (Hud, 123)

"O'na tevekkül ettim." (Şura, 10)

Mü'minlerin tek başına Allah Teâlâ'ya dayanmalarının metodu budur… İnsanlardan bir grub, güç bakımından ne kadar şiddetli görünürlerse görünsünler, netice itibariyle insandırlar, zayıftırlar ve Allah Teâlâ'nın kullarıdırlar.

"Kim ki, Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Allah, buyruğunu yerine getirendir." (Talak, 3)

Yalnızca Allah'a tevekkül... Kendisine tevekkül edene O, yeter. Allah Teâlâ buyruğunu yerine getirendir.

Takdir ettiği şey gerçekleşir. Neyi dilerse o olur. O'na tevekkül etmek, her şeye kâdir bir güce, kahredici bir kuvvete ve dilediğini yapan bir iradeye tevekkül etmektir. Ayet umumidir. Amaç, Allah Teâlâ'nın iradesi doğrultusunda, kalplerde sağlam bir iman düşüncesi inşa etmektir.

" Allah, her şey için bir kader kılmıştır.."

Her şey, O'nun ölçüsü; zamanı ve mekanı bürümesi; neticesi ve sebepleriyle mukadderdir. Hiçbir şey tesadüf eseri değildir. Evrende, insanın ruhunda ve hayatında hiçbir şey boş ve amaçsız değildir. Bu da, iman düşüncesinin üzerine dayandığı büyük bir hakikattir. Mü'min sadece Allah Teâlâ'ya tevekkül eder, kalbi başkasına iltifat etmez; O'nun dışında kimseden yardım dilemez. Yalnız ve yalnız O'nun himayesine sığınır.

"O halde mü'minler Allah'a tevekkül etsinler." (Tevbe, 51)

"Bize ne oluyor ki, yolumuzu gösterdiği halde Allah'a tevekkül etmeyelim?" (İbrahim, 12)

Bu söz, yolundan ve durumundan mutmain, velisinin ve yardımcısının nimetine nail olmuş ve kendisini yoluna hidayet ettiren Allah Teâlâ'nın yardım etmeye muktedir olduğuna inanan kişinin sözüdür. Allah Teâlâ'nın, yolunu çizdiğine inanan ve kendisini yoluna hidayet ettiğini bilen bir kalp, Allah Teâlâ'ya bağlanmış bir kalp-tir. Allah Teâlâ'nın ulûhiyyeti ve kahredici gücünden şüphe etmeyen bir kalptir. Yolundaki engeller ne kadar zorlu olursa olsun, yolunu kesen tağutlar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, onu yolundan çeviremezler.

Bu hakikat, mü'minin kalbi ile Allah Teâlâ'nın hidayeti ve O'na güvenmek arasındaki irtibatın hakikatidir. Bu hakikati, cahiliye ile fiili bir mücadeleye girişen, Allah Teâlâ'nın elini ruhunda hisseden, nurun kapısını açan, onunla ufukları seyretmesini sağlayan ve O'nun yakınlığını ve ünsiyetini hisseden kalpler idrak eder. Dolayısıyla artık onu, tağutlar ve ellerindeki imkanlar korkutamaz. Aldatılması ve korkutulması imkansızdır. O, tağutları ve ellerindeki zulüm araçlarını hakîr görür... Allah Teâlâ'ya bağlanmış bir kalbi, bu şekilde korkutmak mümkün mü? Bu zavallı kullardan hangisi onu korkutabilir?

"Bize ne oluyor ki, Allah'a tevekkül etmeyelim?..." "Tevekkül edecekler Allah'a tevekkül etsin."

Mü'min, Allah Teâlâ'ya dayanmada, yönelmede ve O'na güvenmede kimseyi ortak koşmaz.

"Ölümsüz, diri olana tevekkül et. O'nu teşbih ederek hamd et" (Furkan, 58)

Allah Teâlâ'dan başka her şey ölecektir. Yalnızca ölümsüz, diri olan Allah Teâlâ baki kalacaktır. Eninde sonunda ölecek birisine tevekkül etmek, yıkılmak üzere olan bir yere ya da az sonra kaybolacak bir gölgeye sığınmak gibidir. Şüphesiz, yalnızca, daimi diri olana, zeval bulmayana tevekkül edilir...

"Allah'a tevekkül et! Vekil olarak Allah yeter."

Onların hilelerine, tuzaklarına aldırma! Bütün işlerini, ilmi, hikmeti ve haberdarlığıyla tasarrufta bulunacak Allah Tealâ'ya havale et. Her işi sonuçta Allah'a havale etmek, yalnızca O'na tevekkül etmektir ki, kalb onunla tatmin olur, onunla haddini bilir ve ona bağlanır. Bağlılık, güven ve yakîn konusunda her şeyi işlerin arkasındaki hakiki güce bırakır. Bu yüzden mü'minler, Allah'tan başkasına tevekkül etmezler.

"Mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler."

Bunun ötesinde bir tevekkül söz konusu değildir. Allah Teâlâ'dan başka, mü'minlerin tevekkül edecekleri bir kimse de yoktur. Allah Teâlâ'ya tevekkül edilir. Çünkü O korur, himaye eder ve yalnızca O güçlüdür, azizdir. O, alimdir, haberdardır, görülen görülmeyen her şeyi bilir, gözetir. Evrende iradesi dışında hiçbir şey meydana gelemez. O, mü'minleri korumayı va'detmiştir. Bundan daha büyük bir güvence ve yakîn var mıdır? Bu tevekkülden sonra mü'min saf ve berrak akidesini ilan eder.

"De ki, "Allah 'a ortak koştuklarınızı çağırın! Sonra hiç beklemeden, bana tuzak kurun! Şüphesiz benim dostum kitabı indiren Allah'tır ve O, salihlerin dostudur. O'ndan başka çağırdıklarınız size de yardım edemezler, kendi nefislerine de. Onları hidayete çağırırsanız işitmezler. "Sen onları sana bakıyor görürsün, oysa onlar görmezler." (A’raf, 195-198)

Bu söz, mü'minlerin cahiliyeye meydan okuyuşlarıdır. Bunu, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylemişti ve kendi dönemindeki müşrikleri ve iddia ettikleri tanrılarına meydan okumuştu. Rabbinin, kendisine emrettiği gibi: "De ki, "Allah'a ortak koştuklarınızı çağırın sonra da bana tuzak kurun, haydi beklemeyin!"

Şüphesiz bu meydan okuyuşu onların ve iddia ettikleri ilahların yüzüne haykırmıştı. Ve onlara şöyle söylemişti: "Siz ve ilahlarınız hiç beklemeden tuzaklarınızı kurunuz."

Bunu sağlam bir yere dayanmanın ve onların hilesinden koruyacak olanın gücüne güvenen biri rahatlıkla söylemişti.

"Şüphesiz benim dostum kitabı indiren Allah'tır. O, salihlerin dostudur."

Bu ilanı, gücüne sığındığı yüce makam adına yapıyordu. Çünkü o, kitabı indiren Allah Teâlâ'nın hakimiyetine sığınmıştı. İndirdiği hükmüyle Rasulü'nün bu hakikati insanlara haykırmasını dilediğine işaret ediyordu. Aynı şekilde, O, Rasulü'yle gönderdiği Hakk'ın üstün olmasını takdir etmişti. Aynı zamanda, hakkı tebliğ eden, onu yüklenen ve ona bağlı kalanları himaye edeceğini de ilan etmişti. Bu, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den sonra Allah'a davet eden bütün davetçilerin çağdaş oldukları tağutlara ve onlara kul olanlara karşı haykıracakları bir kelimedir.

"De ki, Allah'a ortak koştuklarınızı çağırın, sonra hiç beklemeden bana tuzak kurun, şüphesiz benim dostum kitabı indiren Allah'tır. O, salihlerin dostudur."

Dava adamlarının, yeryüzü dayanaklarından arınmaları ve bunları küçümsemeleri gerekir. Çünkü bunlar her ne kadar son derece güçlü görünseler de aslında oldukça zayıf ve zavallıdırlar.

"Ey insanlar, bir örnek veriliyor, ona kulak veriniz. Allah'tan başka çağırdıklarınız onun için bir araya gelseler de bir sinek bile yaratamazlar. Şayet sinek onlardan bir şey götürürse onu geri alamazlar. İsteyen de istenen de zayıftır." (Hac, 73)

"Allah'tan başka dostlar edinenlerin misali kendine bir yuva kuran örümceğin misali gibidir. Oysa evlerin en çürüğü örümceğin evidir. Keşke bilselerdi."

Allah'a davet edenler, Allah Teâlâ'nın koruması altındadırlar. Allah'tan başka tutulan bu dostlar ve güvenilen dayanaklar da ne oluyor? Onların gerçek değeri nedir ki, verecekleri eziyet ne olsun? Onlar Allah Teâlâ'nın takdiri ve izni olmadan bir eziyet dokunduramazlar. Allah Tealâ dostlarını korumaktan aciz olmadığı gibi onlara yardım etmekten de geri kalmaz. Ancak mü'minleri, salihleri, terbiye etmek, arındırmak ve insanlığa önderlik görevine alıştır-mak, bozguncu kullarını da sağlam tuzağına yavaş yavaş ve sırayla düşürmek için imtihana tabi tutar.

Müşrikler, Ebubekir (radıyallâhu anhu)’ya eziyet ediyorlardı. Tekmelerle yüzüne gözüne vuruyorlardı. Onu bıraktıklarında ağzı burnu kan içindeydi, iğrenç günahkârların dayakları boyunca, yeryüzünün Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den sonra taşıdığı bu en şerefli insan, şöyle söylüyordu: “Ne kadar halimsin ya Rabbi... Ne kadar halimsin... Ne kadar halimsin...’’

O kendisi için bu eziyetlerin ötesinde Rabb'inin hilmini görüyordu. O, Rabb'inin düşmanlarını yok etmekten aciz olmadığını biliyordu. Aynı şekilde Rabb'inin dostlarını yalnız bırakmayacağını da kesinlikle biliyordu. Kâbe'nin etrafında, müşriklere Kur'an dinlettiği için, müşrikler, Abdullah bin Mes'ud (radıyallâhu anhu)'yu ayakta duramayacak kadar dövmüşlerdi. Bu eziyetler karşısında o şöyle söylüyordu: "Vallahi, bu kadar zayıf olduklarını daha önce bilmiyordum."

Onların Allah Teâlâ'ya isyan ettiklerini biliyordu. Ve şunu kesinlikle biliyordu ki, Allah'a isyan eden yenilmeye mahkum bir zavallıdır. O halde Allah Teâlâ'nın dostlarının yanında da zavallı bir konumda olmalıdırlar.

Abdullah bin Muaz (radıyallâhu anhu)'nun kardeşleri Allah yolunda eziyet gördükleri halde, bir müşrikin himayesinde olmaya tahammül edemeyip, Utbe bin Rebia'nın himayesini reddetmişti. Bunun üzerine üstüne çöreklenen müşrikler, bir gözünü morartmışlardı. O esnada kendisini görüp tekrar himayesine girmeye davet eden Utbe'ye şöyle diyordu: " Hayır! Senden daha güçlü birisinin himayesindeyim."

"Ey kardeşimin oğlu, görüyorsun ki, bir şeyin isabet etmesi sonucu gözün morarmış" diyen Utbe'ye şöyle karşılık veriyordu: "Diğerinin de Allah yolunda birinciye benzemesi senin himayenden daha evladır."

O, biliyordu ki, Rabb'inin himayesi, kulların himayesinden daha iyidir. Ve biliyordu ki, Rabb'i, himayesine gireni asla terketmez. Bu eziyetleri çekmesi ise, o üstün ufuklara yükselmesi için bir denemeydi.

"Hayır vallahi, diğerinin de Allah yolunda birinciye benzemesi senin himayenden daha evladır."

Bunlar, Kur'an'ın terbiyesi altında, Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in kontrolünde ve bu Rabbani direktiflere mazhar olan o üstün neslin hayatından kesitlerdir.

"De ki, "Allah'a ortak koştuklarınızı çağırın, sonra da hiç beklemeden bana tuzak kurunuz! Benim dostum Kitab'ı indiren Allah'tır. Ve O, salihlerin dostudur."

Müşriklerin, bunca eziyetinden ve buna karşılık Allah Tealâ'nın mü'minleri korumasından sonra ne oldu? Tarih, Allah Teâlâ'nın dostları için zafer ve üstünlük, salihlerle savaşan tağutlar için de, yok olma, zillet ve yenilgiden söz etmektedir. Geriye kalan bir kısmının da göğsünü Allah Teâlâ, İslam'a açmıştı. Allah Teâlâ'ya bağlılıkları sonucu eziyete tabi tutulan mü'minlerse sarsılmadıkları gibi, Allah Teâlâ'nın dininden hiçbir surette uzlaşmaya da gitmemişlerdir. Her zaman ve mekanda Allah Teâlâ'ya davet eden dava adamlarının yanında hiçbir şey, bu bağlılık, bu kararlılık ve pürüzsüz inancın yerini tutamaz.

"Benim dostum kitabı indiren Allah'tır. Ve o, salihlerin dostudur."

Bâtıl, zulmünde aşırı gidip davetçilere tehditler savurduğunda, hak davasının karşısına dikildiğinde, düşüncede ve davranışta tamamen saldırganlaştığında, dava adamlarının, bütün bunlara aldırmadan, taviz vermeden ve davanın gereği neyse onu yerine getirerek yoluna devam etmeleri gerekir.

İslam düşüncesinde, önemli bir yer tutan bu hakikatin tekrar açıklanmasında fayda vardır. Neticeyi irade eden ilahi takdir, aynı zamanda sebepleri de yaratır. Gayet mantıklı ve açık olan İslam akidesi bütün işleri Allah Teâlâ'ya havale eder. Ancak, görülen alemde sonuçların meydana çıkmasına yardımcı olan tabiî sebeplere sarılmaktan insanı muaf tutmaz. Sebeplere sarılmanın sonunda neticenin gerçekleşmesi ya da gerçekleşmemesi meselenin hakikatine inanmaya yetmez. Çünkü her konuda işlerin döneceği nokta ilahi takdirdir. Bedevi, devesini Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in Mescidi'nin kapısında bağlamadan bırakarak namaz kılmak için mescide "Allah'a tevekkül ettim" diyerek girdiğinde Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem); "Deveni bağla sonra tevekkül et!" diye buyurmuştu. İslam akidesinde tevekkül, sebeplere sarıldıktan sonra işlerin sonucunu Allah Teâlâ'ya bırakmaktır.

 

Seyyid Kutub
DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 305
Toplam 150454
En Çok 855
Ortalama 253