YENİ MÜÇTEHİDLERİN CEHALETİ - ŞEYHU`L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

06-09-2019

YENİ MÜÇTEHİDLERİN CEHALETİ - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

Kitap ile Sünnete zamimeten (ilaveten) icma-ı ümmet de Müslümanlıkta kadınlar için harem hayatı tabir olunan bir nevi mesturiyet bulunduğunu muktezidir. Sadr-ı İslamdan bize kadar tevatüren intikal eden şu icma, yalnız başına tesettür akidesini zarurat-ı diniye idadına ithal ederek münkerlerini ikfar (küfür sayma) hususunda ehl-i ulemanın tereddüt etmeyeceği dereceye de isal eder (ulaştırır). İmanda muteber olan tasdik ile ikrar, ulema-i dine nöbet vermeyen birtakım cahillerin zannettiği gibi kuru kuruya Allah'ı ve Peygamberi tasdik ve ikrardan ibaret olmayıp Cenab-ı Peygamber'in vazife-i nübüvvetle (Peygamberlik göreviyle) tebliğine memur olduğu ve bize kadar intikal ettiği şüphesiz malum olan ve bu cihetle kendilerine zarurat-ı diniye (dinin gerekleri) namı verilen ahkam-ı şer'iyyenin bir tanesi hariç kalmamak üzere hepsi tasdik ve ikrar edilmedikçe ve vahdaniyet ve nübüvvete ait ikrar ve tasdikin tamam olmayacağına bundan evvel de karilerimizin nazar-ı dikkatini celp etmiştik.

Din-i İslami, ulemasından fazla biliyorlarmış gibi bir vaziyet alan o cahiller düşünmezler mi ki ortada, Müslümanın Peygamber'inden telakki ederek hak ve muhterem tanıyacağı ve tanımazsa Müslüman addolunmayacağını ahkam-ı şer'iyye yoksa Peygamber’in nübüvveetine inanmaktan ve belki Peygamber olmasından ne çıkar? Peygamber'i tasdik ediyorum deyip de tebliğ ettiği dinin ahkamından herhangi birini kabul etmeyen adam ya mecnun olmak lazım gelir, yahut da müstehzi... Şayet mesele, filan hükm-i şerinin din-i İslamda katiyetle sübut bulmuş olduğuna kanaat hasıl olup olmamak meselesidir denilecek olursa işte bu ihtimale mahal kalmamak için biz de imanda muteber olan tasdik ve ikrarı izah ederken sözümüzü zarurat-ı diniyeye, yani ahkam-ı şer'iyyenin kat 'iyetle sabit olanlarına hasr ve tahsis ediyoruz. Şimdi, zarurat-ı diniyeyi de en iyi tayin edecek miyarın olduğunu arz ederim.

Kariin-i kiramın (okurların) nazar-ı dikkatlerini celb etmek isterim ki icma-ı ümmet istinadgahı olmasa din-i İslamın ahkamından olarak kat'iyetle sabit addolunacak ve zarurat-ı diniye namı verilecek hemen hiçbir şeyi kalmaz. En ziyade ma'ruf olan savm, salat, hac, zekat farizaları değil mi? Halbuki bunlardan her birinin ayetle sabit olan miktarı muhtac-ı tefsir birer mücmelden (özetten) ibarettir. Namazı kaç vakit kılacağız, kaç rekat kılacağız ve nasıl kılacağız? Bütün bu tafsilat, Kur'an-ı Kerim'den anlaşılmaz. Hadisler de mütevatir olmayınca ne yapacağız? Beş vakitte kıldığımız namazların zarurat-ı diniyemizden olduğunu hangi esasa bina edeceğiz? Hac nasıl ifa olunur? Haccın ihramına ve sene içindeki eyyam-ı mahsusasına (belli günlerine) varıncaya kadar bütün feraizini ve şeraitini Kur'an-ı Kerim'den mi anladık? Orucun herkes için muayyen bir farz değil de fidye ile muhayyer bir farz olduğunu Kur'an-ı Kerim'den istihraca çalışan yeni müctehidler(!) var. Zekatın da ne olduğunu ve ne kadar verileceğini ayetlerden anlayarak tayin edemeyiz. Bu mesail hakkında izahat veren hadis-i şerife de mütevatirattan değilse ne yapacağız?

İşte bütün bu şüphelerin köklerini icma-ı ümmet keser. Biz, asr-ı saadette Ashab-ı Kiram'ın Peygamber Efendimizin arkasında kaç vakitte, kaç rekat namaz kıldıklarını, nasıl oruç tuttuklarını, nasıl zekat verdiklerini, nasıl hac ettiklerini ve bu hususta ulemanın icma istediği noktaları batnen ba'de-batnın (kuşaktan kuşaza) bizlere kadar isal eden (ulaşan) büyük bir tevatürle biliyoruz. Hem şüpheye mahal olmayacak surette biliyoruz. Çünkü lehül-hamd dinimizin ahkamı ziyaa, nisyana veya tahrife uğramamıştır. Din-i İslam kadar ahkamı mahfuz ve mazbut bir din yoktur. Bunun için sarf olunan himmet akıllara hayret verir. Her asırda telifedilen binlerce kütüb-i fıkhiyeyi açarsanız İslam dini hakkındaki malumata ait olarak Asr-ı Saadet ve Asr-ı Ashab'tan başlayıp asırların üzerinden akan muazzam bir nehr-i tevatürün (gelenek nehrinin) zamanımıza dayandığını görürsünüz. Hem bu tevatür, yukarıda da söylediğimiz vecihle alelade bir tevatür değil de her asrın havas ve munevveranın tevatürüdür. Onun için şimdiye kadar aklı başında olan her Müslüman, dininin teesüs etmiş akidelerini, ahkamını, kazaya-yı mütearife halinde biliyor ve bunlan iki manasıyla tanımakta hiçbir şüphe ve tereddüde düşmiyordu. Bu suretle, havassın tevatürüne avamın ve daha münasip tabir ile umumun malumat ve tevatüratı da inzimam etmişti (eklenmişti). İcmaa müstenid ahkam-ı şer'iyyenin böylece tevatüre iktiran ederek zarurat-ı diniye sırasına girmiş olanlardan herhangi birini tanımamak, istihah etmek din-i İslam ahkamından olduğu şüphe götürmeyen bir şeyi inkar ve istihfaf etmek olduğundan Müslümanlıkla telif kabul etmeyecek ve kalbin tasdikine munakuz ve münafi (aykırı) düşecek bir küfür telakki ediliyordu.

Zamanımızda dinsizlerin hakkında ayet yoktur diyerek itiraza kalkıştıklanı birçok şeyler de hep bu kabilden idi. Yani hakkında ayet olmasa bile bu ahkamın dinde mevcudiyeti başka tarik ile yani icma ve tevatür tariki ile sabit olmuştu. Zaten hakkında ayet olmass da din-i İslamda mevcudiyetine kanaat getirmek için lazım olacak değil miydi? İşte bu kanaat başka vesile hasıl olmaktaydı.

Nitekim tesettür-i nisvan (kadınların örtünmesi) gibi, ta'addüd-i zevcat gibi son asır dinsizlerinin tenkidine ve belki takbihine maruz kalan meseleler de bu meyanda dahildir, yani o tenkitler ve takbihler din-i İslami tenkit ve takbihe raci olarak, bu dini an-samimi'l-kalb (samimi bir kalple) tasdik etmek iddiasıyla kabil-i telif olamaz. Muterizlere sorarsanız "Hicab ayeti ezvac-ı tahirata mahsustur" diyerek suret-i umumiyede tesettür-i nisvanı kabul etmek istemezler. Taadddüd-i zevcat hakkındaki ayetin adaletle meşrut (sınırlı) olduğuna, diğer bir ayetin de zevcat arasındaki adaleti muhal gibi gösterdiğini zamm ederek ilgaya çalışırlar. Onların gerek tesettür-i nisvan ve gerek taaddüd-i zevcat ayetleri hakkındaki iddiaları da hiç doğru değil ya, fakat şimdi tabii biz burada onun ispatına girişmeyeceğiz. Tesettür bahsini yukarıdan beri tetkik ediyoruz. Taddüd-i zevcatı da bir sırasında irad ederiz.

Şimdi şunu söylemek istiyoruz ki ayetlerin delaletinden kaçmak noktaları arasalar da fayda vermez. Çünkü din-i İslamda tesettür-i nisvanının da, taaddüd-i zevcatın da vücudu icma'-i ümmet deliline müstenid olarak münakaşa götürmeyecek surette malum olan zarurat-ı diniyedendir. Ayetleri kendi zu'mlarınca (yanlış kanaatlerince) te'vil etseler bile icma'i te'vil edemezler. Buna hile girmez. Usul-i fıkh ulemasının "icma', ayet hadise takdim olunur" tarzındaki kaidelerinin hikmetini ben vaktiyle anlayamamıştım. Zamanımızdaki dinsizlerin hüsn-i niyete makrun olmayarak (dayanmayarak) bu meseleler hakkanda teşviş-i efkara (halkın kafasını karıştırmaya) çalışmaları o kaidenin hikmetini bana anlattı. Şimdi onlar, ayetleri eğip bükerek arzularına göre istedikleri kadar ümmet sarahatlerine karşı mana arasınlar. Beri taraftaki icma’-I nasıl çare bulacaklar?

Onlara kalsa Ramazan orucunu bile Kur'an-ı Kerim'in ayetine istinaden ilga ederek onun makamına fidye-i savmı ikame edeceklerdi. Lakin boşuna yorulmasınlar! Ramazan orucunun farz-ı kat'i olduğunda Müslümanların şüphesi yok ki Kur'an-ı Kerim'den başka bir kaçamak yolu çıkaıp da onları şüpheye düşürmek kabil olsun.

Ömürlerini Kur'an-ı Kerim'in elfaz ve manisi (lafızları ve anlamları) arasında ifna eden Kur'an-ı Kerim ile beraber Cenab-ı Peygamber Efendimizin sünen-i kavliye ve fiiliyesini (sözlü ve fiili sünnetlerini) Ashab-ı Kiram'ının telakki ve teamülünü göz önünde tutarak mesail-i şer'iyye üzerinde icma' ve ittifak ile rey veren tabakat-ı fukaha, bugüne kadar Kur'an-ı Kerim'deki fidye ayetini görmediler de ayet ve hadisi uzaktan işiten bugünün iki buçuk sahte müctehidi mi bunun farkına vardı? Zaten icma-ı fukahanın Kitap ve Sünnete takaddümünü (önceliğini) ifade eden kaide-i usuliyenin menşei de ehl-i icma' teşkil eden ulema ordusunun Kitap ve Sünneti daha iyi görmüş ve anlamış olmaları hakkındaki tabii kanaat değil midir? Kitabullah'ın nurundan istifade kabiliyeti herkeste bulunamadığından gözü ve kalbi kararmş olanlar Kur'an-ı Kerim'i bile kendilerine vesile-i dalalet (aldanma vesilesi) yapabilirler. Kitabullahda fena kalplerin hüsranını artırmak hassası da vardır. Nitekim şu ayet-i kerimeler de buna işaret eder: "Ve nünezzilü mine'l-Kur'ani ma-hüve şifaün ve rahmetün Ii'l-mü'mine ve la-yezidü'zzálimine illa hasara" (Biz Kur'an'dan, müminler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Zalimler için ise Kur'an sadece onların hüsranlıklarını artırır.) "Ve iza enzelet süratün feminhüm men yekulu eyyükm zadethü hazihi imana. Feemmellezine amenu fezadethüm imanen ve hüm yesteb- sirun ve emmelezine fi kulubihim meradün fezadethüm ricsen ila ricsihim ve matu ve hüm kafirûn" (Kalplerinde hastalık olanların ise, pisliklerine pislik katmış, küfürlerini artırmış, böylece kafir olarak ölüp gitmişlerdir. Görmüyorlar mı ki; onlar her yıl bir veya iki kere belaya çarptırılıp imtihan ediliyorlar, sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar).

İcma'-i ümmete çok büyük kıymet veren usul uleması, ayet-i Kur'aniye üzerinde aykırı içtihatlar yapmaya kalkışarak ahkam-ı diniyenin kulub-ı müslimindeki (Müslümanların kalplerindeki) mevkilerini tezelzül ettirmek (sarsmak) isteyenlere karşı büyük keramet göstermiştir. Çünkü bedhahlar, ayet-i kerimede kaçamak ittihaz ettikleri içtihadlarını icmada yürütemezler. Artık bu sefer de icma'in hüccet-i kat'iye olduğunu kabul etmemeye kalkarlar. Lakin onu da kimse dinlemez.

Alafranga zihniyet-i ilmiye erbabının en büyükleri ile matbuat üzerinde münakaşa yaptım. Münakaşa da "Tevatür, kat'i beyyine (kanıt) olur mu?” diyenleri, istatistiğe kıymet verirken mantıkla alay edenleri gördüm. Seviye-i zeka ve irfanları çok yüksek olmakla beraber henüz, mantığı ve tevatürü bilmiyorlardı. Şayet tevatür, esbab-ı ilimden madud ve hüccet-i kat'iyye (kesin kanıt) addolunmazsa mesela, Parise gitmeyen bir adamın Paris'in vücudu (varlığı) hakkındaki kanaat-ı kat'iyesi hangi sebeb-i ilme istinat edecektir; Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethetmiş olduğunda şüphe edilebilir mi? Ve bugün birisi çıksa da bunu şüpheli gös- termeye çalışsa kimse dinler mi?

İşte icma' ile sabit olan ve zarurat-ı diniye sırasına giren dini bilgilerimiz de böyledir. Bunların içinde öyleleri vardır ki mütevatir bulunmadığı ve icrası mertebe-i vücuba (vacip mertebesine) çıkmayan sünnet kabilinden olduğu halde din-i İslamda mevcudiyeti icma-i fukaha ve tevatür-i Müslimin ile kat'iyet kesb etmiş zarurat-ı diniyeden olduğu için esasını inkar edenler ikfar olunur (küfre düşer), ezan, hitan (sünnet), nikah sünnetleri gibi.

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

SAYAÇ

Bugün 37
Toplam 72768
En Çok 670
Ortalama 215