İZMİR`İN FETHİ DİNİN YIKILMASINI HIZLANDIRDI - ŞEYHU`L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

O HALDE SEN VE BERABERİNDE TEVBE EDENLER, EMROLUNDUĞUNUZ ŞEKİLDE, DOĞRU YOLU TUTUN. SİZDEN HİÇBİRİNİZ BÜYÜKLENİP, ALLAH TARAFINDAN KONULMUŞ SINIRLARI AŞMASIN; ÇÜNKÜ UNUTMAYIN YAPTIĞINIZ HERŞEYİ O GÖRÜYOR. (KURAN-İ KERİM 11:112)

11-02-2020

İZMİR'İN FETHİ DİNİN YIKILMASINI HIZLANDIRDI - ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ
 

Mustafa Kemal ve arkadaşları çeşitli nimetlerinden istifade ederek yetiştikleri, sonra da memur olarak hizmetine girdikleri Osmanlı Devleti'ne isyan ettiler ve onu yıktılar. Osmanlı'nın isim ve resmini silmek için tüm imkânlarını seferber ettiler. Hatta, Osmanlı Devleti kalıntısı olduğu gerekçesiyle feslere asılan düğmelerin kaldırılması yolunda Meclise bir kanun teklifi dahi sunuldu.

Yazıklar olsun o devletlerin haline ki, zafer kazanan her komutanına devletine isyan etme hakkı tanıyor! Doğrusu ben Mareşal Allenby gibi muzaffer komutanlara şaşıyorum: Niçin devletlerine başkaldırmıyorlar?

Mustafa Kemal ve arkadaşları, devletlerine, İzmir'in fethinden önce, devletin Yunan işgaline karşı çıkmaması ve de kendi haklarında idam fermanı verilmesi ve üzerlerine asker gönderilmesi üzerine isyan etmişlerdir, denilmektedir.

Bu iddia ile ilgili olarak öncelikle şunu belirtmek isterim: Devlet siyasetini yönetmek ordu ve komutanının hakkı değildir. Ordu, hükümetin görüşleri aksine, kendi görüşleriyle iş yapamaz. Çünkü bir devlette ordu, yönetim organı değil, yönetime tabidir. Devletin görüşlerini beğenmese de, itaat etmelidir. Alman hükümetinin çok ağır şartlar içeren Versailles Antlaşmasını imzalamasına rağmen, bizim ordumuzdan çok daha güçlü olan Alman ordusu, hükümetin bu kararına itaat etmiştir.

Sonra; Kemalistlerin emiru'l-mü'mininin itaatinden çıkmaları, emiru'l-mü'minînin onlar hakkında idam kararı vermesinden ve üzerlerine asker göndermesinden doğmamıştır. Üzerlerine asker gönderilmesi ve idam fermanı verilmesi, itaatsizlikleri nedeniyledir. Zira İzmir'e yönelmeden önce İstanbul'a yönelmiş; ve bu hücum dolayısıyla İstanbul Hükümeti, üzerlerine asker göndermek zorunda kalmıştı.

Onların halifeye ayaklanmaları, Yunanlıları kovmak ve İzmir’den çıkarmak için olsaydı, İzmir'in geri alınmasından sonra, isyanlarının son bulması gerekirdi.

İzmir'in fethinin İslâm ve i'la-yı kelimetullah için olduğunu söylesek bile bu, Kemalistlerin hükümetlerini hilâfetten soyutlayarak din dışı bir konuma geldikleri gerçeğini değiştirmez. Daha önce de açıkladığımız gibi, bir hükümetin hilâfetten ayrılması, o hükümetin dinden ayrılması sonucunu doğurur. Çünkü hilâfet, hükümetin tâbi olduğu dinî bir başkanlıktan ibaretir. Halife, Rasûlullah'a vekâleten, onun ümmetini yönetir. Zaten Kemalistler de birçok kez, hilâfet ve hükümeti ayırmalarının amacının din ve dünya işlerini birbirinden ayırmak olduğunu açıklamaktadırlar.

İzmir'i dine hizmet için değil, dinden ayırdıkları dünyalarına hizmet için fethetmişlerdi. Bu dinin, İzmir'in kurtuluşundan, yönetimden uzaklaştırılması ve etkinliğini yitirmesinden başka bir nasibi olmamıştır. Kemalistler İzmir'in kurtuluşunun verdiği prestij, güç ve cesaretle, artık dinsizliklerini açığa vurmaya başladılar. Laik olduklarını ilan ettiler. O halde İzmir'in alınmasının İslâm'a ve Müslümanlara faydası ne?

Eğer Türk milletinin kimi mensupları, dinlerini saf dışı ederek güç ve kuvvete kavuştuysa, bu beni sevindirmez; bilakis daha çok üzer. Zira o zaman onlarla artık aynı safta değilizdir.

Akıllı bir insanın aldanmaması gereken diğer bir husus da, Kemalistlerin cumhuriyet yönetimini ilan ederken devletin dininin İslâm olacağını açıklamalarıdır. Bu sözleriyle filleri çelişmektedir. Nitekim Lozan'daki hükümet temsilcileri, yeni cumhuriyetin İslâmî değil, laik olacağını resmen açıklamıştır. Birbiriyle çelişkili bu iki açıklama aynı hükümet tarafından yapılmaktadır. Amaçları İslâmi kamuoyunu yanıltmaktır. Aynı hükümetin gazeteleri bugün açıkça dine saldırmakta, hükümet memurları laiklik propagandası yapmaktadır. Celal Nuri, Ağaoğlu Ahmet ve Ziya Gökalp gibi bugünkü Cumhuriyet hükümetinin desteklediği bu şahıslar, İslâmî görüşleri savunan Tevhid-i Efkar gazetesi sahibiyle, din aleyhine tartışmalara girmekteler. Mısır gazeteleri, bu tartışmaları okuyucularına naklederken, Mustafa Kemal hükümetinin tüm gücüyle laiklik yanlılarının yanında yer aldığına değinmemektedir. Kemalistlerin laik tutumlarını bilenler, yeni devletin dininin İslâm olacağının açıklanması üzerine çok şaşırdılar. Fakat şaşırmamak gerekir. Çünkü bunlar böyle yollara birçok kez başvurmuşlardır.

Kemalistlerin iki hedefi vardı: laiklik ve cumhuriyet. Hasımlarıyla bu iki projeleri hakkında tartışıyor, bu konuda mücadele veriyorlardı. Her iki projenin bir arada yürürlüğe konmasının çok zor olduğunu görerek önce birini (Cumhuriyetin ilanı) sonra da diğerini (laiklik) uygulamaya karar verdiler ve öyle yaptılar. Yoksa küfürden sonra imana dönmüş değillerdir.

Onların durumu şu kabildendir:

"Bedeviler 'inandık' dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama 'İslam olduk' deyin, henüz iman kalplerinize girmedi. " (Hucurat, 14)

Bu söylediklerimizi, İstanbul'da Mustafa Kemal'in sözcülüğünü yapan İleri gazetesinin 24 Şubat 1340 tarihli başyazısı ispat etmektedir.

Makalenin başlığı: "Zıtlıklar ve maslahat”

"Millet Meclisi, hilâfet ve hükümeti ayırdıktan sonra, hâlâ niçin şer'iyye vekâletini ve şer'î mahkemeleri kapatmadı? Hem laik yaşamak istiyorum, hem de aile konumumuzda hâlâ dört evlilik var. Hep din ve dünya işlerinin ayrılmasını konuşuyoruz, bunun tam tersini yaparak, tezat içinde yaşıyoruz.

Birçok fedakarlıklara katlanarak, tehlikeleri göze alarak, cesaret örneği sergileyerek oluşturduğumuz anayasaya bakalım. Orada göze çarpan ilk tezatlar: (1) Devletin dini İslâm'dır (2) Türkiye vatandaşları Türk olarak isimlendirilir. (3) Türkiye Cumhuriyeti'nde vicdan özgürlüğü vardır.

Şimdi bu maddelere bakalım: Önce yönetimi halifeden alıyoruz, hâlâ resmî bir dinden bahsediyoruz. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!

Geçmişte tezat, maslahat ve korkaklık üzere yürüyorduysak bile, artık Cumhuriyet döneminde böyle yapamayız. Yoksa dünya bize güler, ciddiyet ve samimiyetimize kimse güvenmez. Biz kendimizi mi, yoksa dünyayı mı kandırıyoruz?"

Bir yönetimin dini İslâm'dır demekle dini İslâm olmaz. Geçmiş ve hazır tüm işaretler, bu yönetimin İslâm'la hiçbir ilgisi olmadığını göstermektedir. Bir hükümetin dininin İslam olması demek, İslâm'ın o hükümet katında fonksiyon icra etmesi demektir. Daha önce defalarca isbat ettiğimiz gibi bu yönetim, hilâfeti işlevinden uzaklaştırarak, dinden çıkmıştır. Ümmetin dinine iki açıdan bakmak gerekir: 1) Ümmete mensup fertlerin kendi özgür iradeleriyle İslâm'ı seçip, Müslüman olmaları. Yani ümmeti oluşturan bireylerin Müslümanlığı. 2) Müslüman bireylerin oluşturdukları ve yönetimin Müslüman olması. Zira, İslâm, birey ve toplum arasını ayırmamıştır; bilakis sosyal olgularla çok yakından ilgilidir. Dolayısıyla bir ümmetin Müslüman sayılabilmesi için, fertlerinin yanı sıra, cemiyetlerinin de Müslüman olması, İslâm şeriati hükümlerine bağlı kalması lazımdır.

Ümmet bireyleri, İslâm şeriatına boyun eğdiği halde, bu bireylerin oluşturduğu cemiyet ve devlet boyun eğmiyorsa o ümmetin İslâm'ı sahih olmaz. İttihatçıların imamı, Kemalist Cumhuriyetin mimarı Ziya Gökalp ve Halk Partisi'nin programında açıkça ifade ettikleri gibi yeni Türk yönetimi şer'î hükümlerle bağlı değil, tamamen özgürdür. Herhangi bir dini kontrol tanımamaktadır.

Eğer ümmet, böyle bir hükümeti seçip hoşnutlukla kabullenirse, bana göre kesinlikle dinden çıkar. Bundan şüphe eden de dinden çıkar. Mürted olmuş olur. Tevbe edip, dini hüküm ve dini yönetime dönmedikleri sürece Müslüman sayılmazlar. Bir yıl önce el-Maktam ve el-Ehram gazetelerinde bu görüşümü yazmıştım, bugün de tekrar ediyorum.

Kemalist yönetimin, dinî kayıtların murakabesi altında olduğunu söylemek, tam bir körlük ve basiretsizliktir.

İslâm dini, Müslümanların velinimeti, dünya ve ahiretlerinin mutluluk kaynağıdır. İslâm, Müslüman halkların kimliğini ve ruhi meziyetlerini temsil eder. İslâmî bir yönetim, halkın hürriyet ve istiklâlinin korunmasının garantisi olduğu gibi, ölçülü milli duygu ve vatanseverliğe de aykırı değillerdir.

Burada çok önemli bir meseleye işaret etmek istiyorum. Bizim hürriyet anlayışımız ve maksadımız, halkın devlete karşı hür olmasıdır; devletin halka karşı değil. Zira devletin vatandaşlarına müdahale hürriyeti, gereğinden fazla olduğu takdirde, vatandaşın hürriyeti zarara uğrar ve kısıtlanır. Asl olan halkın devlete karşı korunmasıdır; devletin halka karşı değil. Dolayısıyla devletin vatandaşlarıyla ilişkilerinde kanunlar çerçevesi içinde hareket etmesi zorunludur. Kanun hakimiyeti, gelişme ve medeniyetin en önemli göstergesidir. Hükümet, halkla ilişkilerinde kesinlikle hukukun dışına çıkamaz ve kanunlarla oynayamaz. Hukuk hükümetten bağımsız bir organdır. Kanunlar sık sık hükümet görüşleri doğrultusunda değiştirilerek halkın hürriyeti zedelenemez Aksi takdirde, kanun dışına çıkmakla, sık sık kanun değiştirmek arasında bir fark kalmaz. Kanunlar hükümetin âleti olmamalıdır.

Ayrıca kanunların halkı temsil eden milletvekilleri tarafından değiştirilmesi dahi, bu konudaki mahzur ve tehlikeleri gidermez. Çünkü çoğunlukla, milletvekillerinin görüşleri, halkın görüşlerini tam olarak yansıtmaz; özellikle de Türkiye'de. Zira bunlar gerçekte halkın vekili değillerdir. Ben gerçek milletvekillerinden bahsediyorum. Onun için bazı hallerde parlamentodan çıkan kanunların halkoyuna sunulması zaruridir. Bununla beraber halkın kendisi de irşad ve eğitime muhtaçtır. Halkın kanunlarını yaparken hata ve kaymalardan korunması için belli bir ilmi duygu ve vatanseverliğe de aykırı değildir ve fikri olgunluğa erişmesi gerekmektedir.

Böyle devamlı üzerinde oynanan kanunlar vatandaşlar tarafından da dikkate alınmaz ve gereği gibi uygulanamaz. Burada Ankara yönetiminin kanunlarından bir örnek vermek istiyorum. Yönetimin bazı ilkelerini eleştirmesi suçundan Lütfi Fikri Bey'in yargılanarak mahkum edilmesi olayı. İstanbul Barosunun başkanı olan Fikri Bey dahi durumu şaşkınlıkla karşılamıştı. İstiklal Mahkemelerindeki savunmasını, kanunun konuşma hürriyetini men etmediği tezi üzerine kurmuştur.

Şuna dikkat çekmek istiyorum: Hükümetin dilediği gibi kanun yapmakta özgür olduğunu savunanlar, fikir özgürlüğünü yasaklıyorlar.

Bir hükümetin veya halkın kendisine dilediği gibi kanun yapabilme yetkisi vermesi, tüm hataların başıdır. Kanunun amacı, yönetim veya halkın hevasına sahip zulmetmesini önlemektir. O halde, hükümetin dilediği an, dilediği kanunun yapabilmesi, bu amaca çok ters ve garip bir olaydır.

Hem herkesin kanunun emir ve hükmü altında olması gerektiğini savunuyorsunuz, hem de kanunları insanlara yaptırıyoruz. O halde hangisi hangisine hükmediyor? İnsan mı kanuna, kanun mu insana hükmediyor? Yoksa, herkesin uymak zorunda olduğu kanunları yapanlar insan cinsinden değil midirler?

Kanun yapmanın bir sınırı olmalıdır. Başka bir deyişle, kanun yapıcıların aşamayacakları, değiştiremeyecekleri esas kanunlar olmalı ve diğer fer'i kanunlar bu esas kanunlara muvafık olarak hazırlanmalıdır. Bu esas kanunların da en mükemmelleri semavi olanlardır. Zira insanların hevaları doğrultusunda değiştiremeyecekleri kanunlardır.

Semavî kanunların beşerî kanunlara üstünlüğü, Allah'ın kullarına üstünlüğü gibidir. İnsanlardan ve yaptıkları kanunlardan kaynaklanan fesat ve bozgunculuk ancak semavi kanunlarla giderilir.

Semavî kanunlardan sonra, sevap ve ceza gibi desteklerden yoksun olmasına rağmen ikinci mertebede tabiî kanunlar gelir. Semavî ve tabiî kanunlardan sonra üçüncü mertebede ise halkların yaptıkları anayasalar gelir. Anayasalar değiştirilmeyecek şekilde yapılırlar. Bizim ülkemizde olduğu gibi, anayasa on beş yılda on beş kere değiştirilmez. Anayasa gibi, diğer kanunların da sık değiştirilmesi önlenmelidir. Görüyoruz ki, en mutlu, huzurlu ve emniyetli ülkeler, kanun güvencesi olan ve kanunları üzerinde oynanmayan ülkelerdir. Bizim ülkemizde ise kanun anarşisi yaşanmaktadır.

Kemalistler halkı yüceltme ve idareyi geliştirme iddialarıyla halk hürriyetini, halk egemenliğine, meşrutiyet idaresini ise cumhuriyet idaresine çevirdiler. Hürriyet ve ilerlemek, gelişmek onların en önemli duaları ve iddiaları oldu. Sonra öyle bir vatana ihanet kanunu getirdiler ki, tüm düşünce hürriyetini kökünden kazıdılar.

Saruhan milletvekili ve istiklâl Mahkemeleri Genel Hâkimi Vasıf Bey'in, Lütfi Fikri Bey'in muhakemesi esnasında söylediklerini okudum. Vasıf Bey, TBMM'nin bu kanunu yapma sebebini açıklarken Lütfi Bey'in, "Eğer kanunun mânâsı hâkimin anladığı gibi olsaydı, düşünme, tartışma ve söz söyleme hürriyeti nerede kalır?" şeklindeki sorusuna cevaben şöyle diyor:

“Türk vatanında yaşayan herkes bu devletin kanunları altındadır. Bu meselede söz söylemeye hakkı yoktur. Hürriyetler kanunla çelişmediği müddetçe kutsaldırlar."

Yani madem bu kanun düşünme hürriyetini, tartışma hürriyetini ve söz hürriyetini yasaklıyor, o halde bu ülkede bu tür şeylerden bahsedilemez.

Kemalist mahkemenin baş hakimininin sözlerinden anladığımıza göre, hürriyet davası hükümetin dilediği an kanun yaparak yasaklamasından sonra, düşüşe ve yokluğa mahkum edilmiştir.

Baş hâkim şöyle devam ediyor:

"Bu kanunu yapanlar, hürriyet davaları sonucu ülkenin başına gelen hadise ve musibetleri görerek bu kanunu çıkarmışlardır."

Bu sözleri işiten zanneder ki, İttihatçı ve Kemalist dönemler tasvir edilmektedir. Çünkü bu hadise ve musibetler bu iki dönemin eseridir. Ve bu dönemlerde "hürriyet" kavramı aşırı bir tarzda işlenilmekteydi. Kemalist yönetimin başsavcısının iddia ettiği gibi, eğer hürriyet ülkeye zarar vermişse, o halde mutlakiyet hükümetlerinin suç ve günahı neydi?

İnsanların cumhuriyet yönetiminden başka bir yönetime dönmelerini engellemek, korkutmak için kurulmuş bu istiklal mahkemelerinin varlığı, hürriyetle oynamak değil midir? Belanın başı ve hilenin kaynağı; halk hürriyetinin hükümetçe gasp edilmesi zavallı halkın egemenliğinin belli bir zümrenin elinde olmasıdır.

Bazı insanlar gaflet ve cehaletlerinden ötürü, İslâm'ın sabit kanunlar içermesini anlayamıyorlar. Dini Müceddidler isimli kitabımda, bu konuda Haşim Nahid'in iddialarını uzun uzun tartıştım ve gerekli cevabı verdim. Bu kimselerin iddialarına göre, İslam sabit kanunlar içermesinden dolayı, insanların kanun yapma hürriyetini kısıtlamaktadır.

Halbuki azgın insan serbest bırakıldı mı, öyle kanun yapar ki, tüm hürriyetleri kökünden keser. Hürriyet onun elinde oyuncak ve yalancı bir davadan ibaret kalır. Bu azgın insanın önünde mutlaka bazı sabit kanunlar olmalıdır ki, onun ile azgınlığı arasına geçsin, zulmüne engel olsun. Sonra ben bu laikleri çok iyi tecrübe ettim ve gördüm ki, onlar insanların kulaklarına hoş gelen her vaadlerinde olduğu gibi, hürriyet davasında da yalancıdırlar. Din ehli hürriyet davasına ve hak kanuna itaate çok daha layıktır.

Tekrar İzmir meselesine dönelim. İzmir'in fethinin ümmet için olduğunu söylesek bile, bu fethin sonuçları Müslüman Türklerin aleyhine olmuştur. Zira Kemalistler tüm kalpleriyle dinine sarılan Müslümanlardan nefret ederler. Ülkeyi dindar Müslümanlardan ve dinin etkisinden arındırmak yolunda planlar tasarlayıp uygularlar. Onlara göre dinin yok edilmesi, dindarların bertaraf edilmelerine bağlıdır. İzmir'in fethi, onları güçlendirmiş ve cüretlendirmiştir. Böylelikle dindarlara karşı fiilî taarruzlarını başlattılar. En çok nefret ettikleri kimseler iyiliği emredip kötülüğü nehyeden ulemaydı.

Ey kardeş! İzmir'in alınmasından önce ve sonra nice ulemanın kanı döküldü. Allah'tan korkanların tüyleri ürperir. Dindarlara karşı savaş, hilâfet ve hükümetin birbirinden ayrılmasıyla ve İzmir'in alınmasıyla doruğa ulaştı.

Müslümanların yurdunun selâmeti, Müslümanların selâmeti için mi, yoksa kahır ve eziyetleri için midir? Dinlerinden dolayı Müslümanlara düşman olmaktan daha büyük bir düşmanlık olur mu? İslâm'ı tehdid eden İngiliz veya Yunanlılar, Müslümanları dini nüfuz ve yönetimlerini ilga etmeye zorlamışlar mıdır?

Veya esaretleri altındaki halkları buna zorladılar mı? Cenab-ı Hakk'a tüm Müslüman halkları esaretten kurtarması için yalvarıyorum. Bununla beraber, İttihatçılar ve devamlarının Müslümanların din ve dünyalarına verdiği zararı, İngilizler esaretleri altındaki Müslümanlara vermemişlerdir. İngiliz sömürüsü altındaki ülkelerin gelişme, zenginlik ve nüfus artışının bizi geçtiğini görüyoruz. Türkiye dışında yaşayanlar, diğer milletlerin baş döndürücü zenginlik ve gelişmelerini yakînen müşahede etmekteler. Bizim ülkemiz ise laik yönetimler altında yoksulluk ve yıkıma mahkum edilmiştir. Harb-i Umumi Osmanlı'yı maddi ve manevî olarak bitirirken, Mısır'a fayda vermiş, gelişmesine ve bir devlet olmasına katkıda bulunmuştur. Eğer Mısır da bizimle beraber bu olumsuz değişimleri yaşasaydı bugünkü zenginlik gelişme ve refahın yerini, harap bir yurt ve perişan bir halk alırdı. Bugün Mısır'ın nüfusu 15 küsur milyon, bütçesi milyonlarca sterlindir. Daha dün bir eyaleti olduğu devleti, bugün kat kat geçmiştir. Halk geçim sıkıntısı çekmiyor. Ülke huzur ve emniyet içinde yaşıyor.

Dünyaları böyle. Dini bakımdan da bizden daha üstün durumdalar. Dinleriyle bağları kopmamış. İtikat ve amel olarak dinlerinin gereklerini yerine getirmekteler. Din ve dindarlara saldırılmıyor. Ülke yönetiminde hâlâ dinin önemli bir etkisi mevcut.

Bağımsızlık meselesine gelince, bu gerçekten çok önemli bir mesele. Ancak Türkiye'de bağımsız olan azınlık bir gruptur. Halk ise bu azınlık grubun esareti alında yaşamaktadır. Eğer devletimiz bağımsız olacak diye laiklerin yönetimini seçip, hilâfet ve dini başkanlığı atacaksak, bu gerçek bir bağımsızlık olmaz. Bu şartlarda bağımsızlığın hiçbir kıymeti yoktur. Bilakis olmaması daha ehvendir. Zira o halde, laik yönetimin günahı başkalarına ait olur. Halk mazur olur. Bağımsızlığın tekrar kazanılması durumunda, kendi nizamımızı aynen uygulayabilme imkanına kavuşuruz.

Burada şunu da itiraf etmeliyim ki, Türk hükümeti İttihatçı ve Kemalistlerden önce de tam olarak doğru yolda ve şeriat yolu üzere yürümüyordu. Devlet birçok alanda Allah'ın indirdikleri ile değil, Avrupa'dan taklit edilen hükümler ile yönetilmekteydi. Bununla beraber hiçbir zaman devlet yönetimine laiklik hakim olmamıştı. Şeriat İttihatçı ve Kemalistler döneminde olduğu kadar ihmal edilmemiş, taklit bu denli yaygınlaşmamıştı. Bilakis devletin resmi dini İslâm'dı ve hükümdarın görevi şer'i hükümleri koruyup uygulamaktı.

İtiraf etmek istediğim ikinci gerçek, son dönem Osmanlı hükümetlerinin, Avrupa hükümetlerinin baskı ve kontrolleri altında olduğu gerçeğidir. Uzun dönemlerden beri halk, mutlak yönetimin baskısı altındaydı. Böylece hükümetin bir, halkın ise iki mazereti vardı.

Bağımsız ülkelerde ise, ülke yönetimi yabancı devletlerin kontrolünde olmadığı gibi, halk da yönetime karşı bağımsızdır. Zira egemenlik hakkı seçtiği parlamento üyeleri eliyle halk tarafından kullanılır. Hükümetin uygulamaları halkı memnun etmeye yöneliktir. Halk beğenmediği hükümeti seçim sandığında düşürür.

Fakat halkın bu özgürlüğü, beraberinde sorumluluk getirir. Zira her nimetin bir külfeti vardır. Benim bağımsızlık konusundaki görüşüm şudur: Bağımsızlığın kaybı, dinin kaybından daha ehvendir. Yeni Halk Partisi hükümetinin ülkede laikliği hakim kılmasından, vatandaşları ve özellikle de gençleri İslâm dışı bâtıl inançlar üzere eğitme çalışmalarından sonra, din kayıp mı oldu diye sormak  ahmaklıktır.

Ey Mısırlı ve Hindli okuyucu! Kemalistler hakkındaki sözlerimin, onlara duyduğum öfkeden ve hüküm vermedeki ifratımdan kaynaklandığını sanma! İşte sana el-Ehram gazetesinin Kemalistlerin kimlikleri hakkındaki yazısını sunuyorum! Gazete daha önce savunduğu Kemalistleri bilinçsizce ele veriyor. Yazıyı aynen naklediyoruz:

 

İslami Açıdan Türkiye’deki İki Parti

“Bugün Türkiye de iki siyasi parti vardır. Bunlardan birincisi liberal görüşleriyle tanınır. Bu partiye göre, Türkler her Avrupa ve Amerika halkı gibi mutlaka Frenkleşmelidir. Bunların dışındaki her konuda, âdetleriyle, yaşam tarzıyla, ev hayatıyla, ahlâkî ve sosyal yapısıyla Türk erkeği ve kadını, tam bir Batı erkeği ve kadını gibi olmalıdır. Mesela, Türklerle Fransızlar arasındaki fark, İspanyollarla İtalyanlar arasındaki dil ve etnik köken farkı mesabesinde olmalıdır. Bu görüşte olanlara göre, Türkiye'nin ilerlemesinin ve kalkınmasının tek yolu, her şeyiyle tam bir Avrupalı olmasına bağlıdır.

İkinci siyasî görüş ise, Doğu'yu Doğu, Batı'yı da Batı olarak görür. Gelişme ve ilerleme kaynakları sadece Batı'ya has değil, genel ilme mebnidir. İlmin ise doğusu-batısı olmaz. Doğu kendi özelliklerini koruyarak, dilediği yerden ilim ve tekniği alabilir. Böylece Doğu, kendinden ve milli geleneklerinden uzaklaşmadan güçlenip ilerleyebilir.

Bu görüşler Mısır, Şam ve Hind'de de var. Fakat Türkiye’nin Doğu ülkelerinden farkı şu, Batıcılık akımının Türkiye'de erkek ve kadınlar arasında birçok destekleyicileri var. Ayrıca, bugünkü Türk yöneticilerinin büyük bir kısmi Batıcı düşünceyi temsil ederler. Böylece düşüncelerini devlet eliyle diledikleri gibi yayma imkânına sahiptirler. Devlet gücü onların hizmetindedir. Görüşlerini yaymak için tüm resmi vasıtaları kullanırlar.

Bunların karşısında ise, basite alınamayacak ikinci görüşü savunan yazarlar, edipler ve fazilet ehli var. Zaman zaman seslerini yükselterek, Türk halkını Batıcıların fikirleri ve yol açabileceği tehlikeli sonuçları konusunda uyarıyorlar.

Tevhid-i Efkâr gazetesi 23 Aralık 1923 sayılı başyazısında, liberal partinin hedeflerine yer vermiştir. Bu parti daima şunları söyler: Hedefimiz, ülkede laik bir yönetim oluşturarak din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak, ülkeyi ve halkı Batılılaştırmak ve ülkenin sosyal yapısını çağdaşlaştırmaktır. Ancak çağdaşlaşmak ülkümüzün önündeki en önemli engel, muhafazakârlardır. Ülkeyi uygarlaştırmak için attığımız her adımda, din gücüyle karşımıza dikilen gericilerle karşılaşıyoruz. Geleneklere yapışan bu geri kafalı mürtecilerden kurtulursak, ancak o zaman hakiki mânâda ülkeyi geliştirebilir, sosyal seviyemizi yükseltebiliriz. Ancak, bu gericilerden, hacılardan ve şeyhlerden yakamızı kurtarabilirsek...

Tevhid-i Efkâr Batıcıların saldırdığı muhafazakârların ise İslâm medeniyetinin Batı medeniyetinden çok daha üstün olduğu nu savunduklarını bildiriyor. Ülke, İslâm medeniyeti kaidelerine uyarak ve faydalı geleneklerimizi koruyarak gerçekten kalkınabilir. Eğer tüm gelenek ve âdetlerimizi terk edersek, o zaman tüm milli özelliklerimizi ve üstünlüklerimizi kaybederiz. Mili karakter ve kimliğimizi yitiririz, diyorlar. İşte bu düşüncedeki muhafazakârların, laiklik ve çağdaşlık iddialarıyla kendi kültür ve değerlerinden kopan Türk kadın ve erkekleri gördükçe, yürekleri yanıyor." (el-Ehram, 3 Ekim 1923)

Tevhid-i Efkâr'ın, Batıcı düşüncelerinden şikâyetçi olduğu birinci görüşün, şu anda Türkiye'yi yönettiğini ifade eden el-Ehram'ın bu tespitini biraz açmak istiyorum: Şu anda bu görüşün liderliğini Mustafa Kemal yapıyor. Daha önce de belirttiğim gibi, Tevhid-i Efkâr şu anda Türkiye'de muhafazakârları savunan yegâne gazetedir. Türklerin kahir ekseriyeti ise muhafazakâr ve mütedeyyindir. Fakat, Mustafa Kemal bu kesimi zayıflatmış ve mustaz'af konumuna düşürmüştür. Ülkedeki tüm güçler laik azınlığın lehine bozulmuştur. Devlet, hükûmet ve basın onların kontrolündedir. İslâm âlemi ise muhafazakârlara yardım edip destekleyeceğine, maalesef büyük bir gaflet ve cehaletle bu laik azınlık grubu desteklemektedir. Yazık Müslüman Türklerin haline ki, laik azınlık onları yönetiyor ve gün be gün, halkı kendi bâtıl düşünce ve ideolojilerine çekiyor. Halk ise bunu hissetmiyor veya hissetse bile gereği gibi önemsemiyor.

Yazık İslâm aleminin haline ki, bilinçsizce Müslüman kardeşlerine karşı laikleri destekliyorlar. Onların yaptığı her şeyi iyi göstermeye, din usûlüne aykırı söz ve eylemlerini tevil etmeye yelteniyorlar. Yardım ettikleri bu laikler ise aralarında kendi elleriyle evlerini yıkıp iyi iş yaptıklarını sanan bu Müslümanların hallerine gülüyorlar. Oysa hakikatleri bilenler -ki onlar çok azdır- buna ağlamaktalar. Allah, bu gafletin cezasını dünya ve ahirette verecektir. Ülkemizde bu tavrı iki grup insan savunur:

1. Onlarla aynı görüşleri paylaşanlar (laikler),

2. Dünyevî çıkarları karşılığı dinlerini satanlar.

Onları savunan Mısırlılar ve diğerleri ise, ne onların görüşlerini paylaşıyorlar, ne de ganimetlerden pay alabiliyorlar. Böylece ahiretlerini başkalarının dünyalığı için satarak, çok kötü bir tüccar olduklarını gösteriyorlar.

 

ŞEYHU'L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ

DARU'L HİLAFETİ'L ALİYYE MEDRESESİ


YAZI KÖŞESİ

Hilafet-i İslamiyye

SAYAÇ

Bugün 379
Toplam 150528
En Çok 855
Ortalama 253